Prensesin yaptıkları güzel oldu
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
71. Bölüm Merhametsizce Öldürmek
Prenses Susan'ın hatırlatmasını pek umursamış gibi görünmüyordu. ''Neden onun bunun üstünün kolayca kapanmasına müsaade edip etmeyeceğiyle alakadar olayım ki? Zhirkov'un, Semak'ın, Tropinski'nin peşinden gitmesini sağlarken iyi niyetleri olduğunu mu düşünüyorsun? Semak'ın şimdi ölmesi benim için daha iyi; bu, beni Şövalye Kaptanı Romain'den bunu yapmasını istemekten kurtarır. Hehe, dahası, Semak'ı öldürecek olan ben değilim; Chambord Kralı Alexander!''
Kadın Şövalye Susan, duyduklarından sonra biraz sersemlemişti. ''Demek o yüzden benim Kral Alexander'ın karşısına çıkmama izin vermediniz, anlıyorum... Düşündüğüm gibi, onu alt edebilirdim. Sonuçta, Semak'ı yenmesi çok güçlü birisi olduğunu göstermiyor.''
Prenses onu tekrardan görmezden gelmek yerine, bu sefer Susan'a net bir cevap vermişti. ''Susan, kişinin gücü eğer birisininkiyle kıyaslanacaksa, önemli olan sonuç değil; savaş sürecidir. Sonuçta bir kaplan da bir fareyi yenebilir. Peki sen, kendisi de fareyi yendi diye kendisini kaplanın rakibi ilan eden bir kedi gördün mü?''
Prenses'in ağzından dökülen kelimeler, Şövalye Susan için yeterli bir cevap olmuştu.
***
Meydanın ortasında.
Prens'e yaklaşan ölümcül ve keskin his, adeta delikanlının somut bir şeyin yaklaştığını hissetmesine neden oluyordu. Küçük Prens Tropinski böylesine bir baskıyla karşı karşıya kaldığını gördüğünde şok olmuş ve İki Yıldız Seviyesi'ndeki bir savaşçı olmasına rağmen, ayakta zar zor durabildiğini fark etmişti. Ancak; hala dişlerini sıkıyor ve pozisyonunu koruyordu, nefes alırken dahi zor zaman geçiriyor olsa bile geri adım atmıyordu.
Fei yavaş yavaş yaklaşmaya devam etmişti.
O anda herkesin görüşü aniden bulanıklaşmıştı. Bir sonraki saniyede ise uzun bir figür yuvarlağın içerisinde belirmiş ve Fei ile Küçük Prens'in arasında durmaya başlamıştı.
''Kimsin sen?''
Fei kaşlarını hafifçe çatmıştı. Barbar içgüdüleri, tahmin edilebilir bir tehlike hakkında uyarmıştı onu. Sarışın, gülümseyen ve bir anda ortaya çıkmış olan savaşçı onun inanılmaz bir baskı hissetmesini sağlamıştı. Bu herif en kötü ihtimalle bile Üç Yıldız Seviyesi'nin altına düşmezdi.
''Zenit İmparatorluğu'ndan Şövalye Kaptanı Romain Pavlyuchenko.'' Sarışın savaşçı bir yandan gülümsüyorken cevaplamıştı. Semak ve diğer süvarilerin sahip olduğu kibre ya da egoist görünüşe sahip değildi, konuştuğu anda başını eğerek selam vermiş ve krala olan saygısını gözler önüne sermişti. Bu hareketi, herkesin onun sıcakkanlı ve arkadaş canlısı birisi olduğunu düşünmesini sağlamıştı.
Fei de gülümseyerek karşılık verdi: ''Oh, siz büyük Kraliyet Kaptanı Romain Pavlyuchenko'sunuz yani... Öyleyse, beni durdurmak için mi buraya geldiniz.''
Pavlyuchenko, hala yüzündeki gülümsemeyi koruyordu, kaşlarının yükselmesiyle birlikte cevap vermişti adam: ''Kral Alexander, dürüst olmak gerekirse sizinle savaşmak istemiştim. Diğer imparatorluğa bağlı krallıkların tamamındaki kralların içerisinde en çok saygımı hak eden kişisiniz... Ancak, prensesten gelen bir emrim var. Sizinle savaşmak için burada değilim. Yalnızca, Majesteleri'ni götürmek için buradayım.''
''Oh?''
Fei cevapla birlikte şaşırmıştı. Epeyce terlerken hala kendi ölümcül baskısının altında dayanmaya çalışıyor olan Küçük Prens Tropinski'ye bakmıştı. Daha sonra da aklına bir şeyler gelmişti. ''Ben manyak falan değilim, elbette onu alıp götürebilirsiniz... Ama şu Semak denen böcek burada kalacak. Chambord'a hakaret etti, cezası kesinkes ölüm olacaktır!''
Şövalye Kaptanı Romain omuzlarını silkmiş, daha sonra arkasına dönmüş ve Küçük Prens'i omuzlarının üstünden kavramıştı. Vücudu bir anda titremiş ve herkes, gözlerinin önünde altın bir ateşin parıldadığını hissetmişti. Gülümseyen savaşçı ve Küçük Prens Tropinski bir anda yok olmuşlardı; ikisi de hiç ortaya çıkmamışçasına, arkalarında tek bir iz bile bırakmamışlardı.
Fei'nin göz bebekleri büzülmüştü . 12. Seviye bir Barbar'ın gücüne sahip olmasına rağmen Pavlyuchenko'nun hareketlerini birazcık bile görememişti. Ayrıca Pavlyuchenko'nun ellerinin arasında birisi vardı bu sefer. ''Görünüşe göre, tahmin ettiğim güç açısından yanılmışım. O, düşündüğümden bile daha korkutucuymuş. Üç Yıldız Seviyesi'nden çok daha ileride, en az Dört Yıldız Seviyesi'ndedir o.''
O anda, Fei gücünü artırmasının ne kadar acil olduğunu tekrardan fark etmişti.
''Tüm bu problemleri çözdükten sonra, Diablo Dünyası'na geri dönüp yükselebildiğim kadar seviye yükselmeliyim. Ana İmparatorluklar bildiğin şaka gibi görünüyor, sırf İki Yıldız Seviyesi'ndeki Şövalye Kaptanı bile, bağlı bulunan bir krallığın içindeki bir partide geleceğin kraliçesiyle utanmazca flört etmeye cüret etti. Eğer daha yüksek seviyeliler de böyle açgözlüyse, bu, krallık için bir felaket olacaktır... Bu kıtadaki insanların yaşadığı gibi yaşayıp hayatta kalmak için orman kurallarına uymak gerekiyor. Güç, şüphesiz en esaslı ve zorunlu şey!''
Fei hemen bir karar vermişti. Elini kaldırarak yüzündeki alaylı gülümsemeyle birlikte, Şövalye Kaptanı Semak'a yavaş yavaş yaklaşmaya devam etmişti. Onu öldürmek için acele etmemiş, bunun yerine yavaşça ilerlemeye devam ederek adım seslerinin, zaten Semak'ı delirtmeye yetecek bir hale gelmesine izin vermişti. Net ve otoriter tempolu adımlar Semak'ın kalbine vuruluyordu. Fei, bu pervasız ve haysiyetsiz lavuğa sessizliğin sahip olduğu dehşete düşürücü işkenceyi son nefesini vermesinden önce iyice tattırmak istiyordu.
''Hayır... Hayır! Ben, Zenit İmparatorluğu'nun bir Şövalye Kaptanı ve Prens Zhirkov'un sağ koluyum. Ben ölemem, sen, beni öldüremezsin!'' Tek kurtarıcısı Küçük Prens'in ve Şövalye Kaptanı Pavlyuchenko'nun da onu ve kendisine doğru ölümü temsil ederek yavaş yavaş yaklaşıyor olan kralı hiç takmadan buradan ayrıldıklarını görünce, Semak, umutsuz hissetmişti. Bu onun ölüme bu kadar yakın olduğu ilk seferdi. Bu yüzden baskıya dayanamıyor, duygularına hakim olamıyordu. Çığlık atıp delicesine bağırarak rakibini korkutmak ve kendini korumak isteyen köşeye sıkışmış bir sırtlan gibiydi.
Ancak, ilerlemeye devam ediyor olan figür biraz bile yavaşlamamıştı.
''Hayır, hayır, hayır... Özür dilerim, özür... Dur, dur, Yüce Kral, lütfen diz çöküp botlarınızı öpmeme... Hayır, yalamama izin verin... Yalvarıyorum, lütfen gitmeme izin verin, Yüce Kral'ın sonsuz merhametine güvenmek istiyorum... Ne olursunuz bana acıyın. Ben değersiz, haysiyetsiz herifin tekiyim, lütfen... Bu hayatı zerre kadar değer taşımayan, sizinle konuşmak gibi bir lütuf için dahi hayatı boyunca çabalaması gereken aşağılık, küçük bir böcekten başka bir şey değilim... Lütfen bu böceğin canını bağışlayın...''
Semak diz çökmüş ve ağlaya ağlaya bağırmaya devam etmişti.
Ama bunlar işe yaramazdı.
Fei soğuk bir şekilde, hiçbir şey duymuyormuşçasına ileriye doğru adımlar atmaya devam etmişti. Etraftaki vatandaşlar bile, krallarının otoritesinden etkilenmişti. Yumruklarını sıkmış, öfkeli bir şekilde bağırıyorlardı: ''Öldürün onu, öldürün! Şu piçin canını alın!''
Semak hala yalvarıyordu. Sayısız öfkeli yüz şenlik ateşleri tarafından aydınlatılmaktaydı. Daha önce Semak'ın saygısızca dalga geçtiği, zayıf bir karıncalara benzeyen düşük sınıflı insanlar; şu anda ona eşi benzeri görülmemiş bir korku ulaştırıyor ve herifin, kontrolsüzce titremesine yol açıyorlardı.
Sonunda...
''Sikeyim, [Kaya Patlaması], öl!''
Köşeye sıkışmış Semak, astlarından birinin kılıcını çekmiş ve sarı bir toprak enerjisinin etrafında hızlıca dönmeye başlamasının ardından, aniden saldırmıştı. Enerji tekniği derhal kullanılmıştı. Ezici hız bir fırtına gibiydi ve saldırı, Fei'ye doğru bir ''Vızz!'' sesiyle uçuyordu.
''Hmph, çocuk oyuncağı!''
Fei elindeki [Fırtına Kılıcı]'nı salladı.
Sonuç sorgulanamazdı. Semak bir kum torbası gibi geriye uçmuş ve tekrardan büyük, taş Tanrı heykelinin içine tekrar girmişti. Anında ağzından kanlar akmaya başlamıştı, kemiklerinden gelen çatırdamaları sağırlar bile duyabilirdi. Bu sefer, son derece kibirli olan Şövalye Kaptanı daha fazla dayanamayacak gibi görünüyordu.
''Vızz!''
Fei'nin vücudu hafifçe titremiş ve kral, bir anda Semak'ın önünde belirmişti. Sabrı kalmamıştı artık, şövalyeyi saçından tutup hızlıca çekmişti. Kılıcını Semak'ın boğazına tutmuş ve adamın kulağına yaklaşarak fısıldamıştı. ''Ulan şerefsiz, bir yuvarlak masa dansı mı görmek istiyorsun? Git de anandan yapmasını iste o zaman!''
''Fışık!''
Semak'ın dehşete düşmüş bakışının karşısındaki [Fırtına Kılıcı], tereyağına giriyormuşçasına boğazına girmişti adamın. Kılıcın başından kan damlıyordu, Semak'ın boğazının arkasında belirmişti. Fei'nin kılıcını savurmasının ardından ise soğuk bir parlama ortaya çıkmış ve hemen sonra, kibirli Şövalye Kaptanı'nın kafası, artık omuzlarının üstünde değildi.
''Chambord'un kurallarına karşı gelen kim olursa olsun, sonu bu olacak!''
Baş, meydandaki tüm tanrı heykellerinin önünde bulunan sunağa atılmıştı. Fei kılıcını kaldırdı ve kükredi. Figürü bir Tanrı'ya aitmişçesine sağlam ve görkemliydi, ''Chambord'un kurallarına karşı gelen kim olursa olsun, sonu bu olacak!'' cümlesi, birçok vatandaşın kalbine dokunmuştu. Asker ya da vatandaş olmaları fark etmeksizin, heyecan içerisinde titremeye başlamışlardı. Bu savaş çağında, kendilerini ilk kez güvende hissetmişlerdi.
''Kral Alexander çok yaşa!''
Fei'nin arkasındaki Chambord'un tüm sakinleri, tevazu ile yere diz çökmüş ve eğilerek onu selamlamışlardı. Güneşi çevreleyen gezegenler gibi, hep birlikte ''Kralımız çok yaşa!'' diye bağırmış ve Fei'nin üstünde durduğu zemine, alınlarını koymuşlardı.
***
Uzaklarda, meydanın kuzey kısmındaki saray merdivenlerinde.
Yaşlı yakışıklı Bast ve Chambord'un bir numaralı savaşçısı Lampard yan yana duruyorlardı. İkisi de konuşmuyor olsa da, gözleri, yıldız dolu göğün altındaki şenlik ateşlerinin ışığıyla parlamaktaydı.
Kraliyet Ailesi'nin kahyası ve Angela'nın babası olarak, Bast, sorun gerçekleştiği anda oraya gidip onu çözmeliydi. Ancak Fei'nin ortaya çıktığını gördükten sonra, acelesinden biraz ödün vermişti. Daha sonra da Fei'nin kılıcını kaldırıp bir İmparatorluk Şövalyesi'ni öldürmesiyle şok olmuştu. Neredeyse hiçbir şey düşünemeyecek bir konuma gelmiş olsa da; aklına, Zenit İmparatorluğu'nu incitmenin korkutucu sonuçları canlanmaya başlamıştı. Koşturmaya başlayıp Fei'nin pervasız eylemlerini durdurmak istemiş, ama iki ya da üç adımdan sonra aniden bir şey hakkında düşünmeye başlamış ve daha önce durduğu yere geri dönmüştü.
O an, Bast'ın zihni tamamıyla sakinleşmişti.
Meydanın uzaklarında, Küçük Prens Tropinski ve Şövalye Kaptanı Pavlyuchenko'nun yanındaki iki gizlenmiş figürü görmüştü. Kaliteli bir kahya olan Bast'ın gözleri parlamıştı tabii… Bu iki kişinin kim olduğunu biliyordu. Kraliyet Taç Giyme Töreni Lejyonu ile birlikte Chambord'a dönüş yolundaki hizmetini düşündüğü sırada kadınların niyetini anlamaya çalışıyordu... Ama o anda, Bast, daha fazla hoşbeşe gerek olmadığını düşünerek doğrulmuş, daha da uzun bir hale gelmişti.
''Bast, bu sefer çok çalıştın.'' Sessiz olan Lampard, aniden sessizliği bozmuştu. ''Vatandaş ve askerler sana dair yanlış anlaşılmalara sahip olsa ve sana karşı pek arkadaş canlısı olmasalar da, Alexander'ın er ya da geç senin iyi niyetini anlayacağına inanıyorum.''
Bast arkasına döndü ve gülümseyerek cevap verdi: ''Frank, bu sefer yanılıyorsun, bu er ya da geç olmayacak. Alexander'ın benim niyetlerimi en başından beri anladığına inanıyorum ben!''
***
Meydanın uzak bir köşesinde.
Meydanın ortasında duran, Semak'ı gebertmek için biraz bile tereddüt etmemiş ve tüm kalabalığın ayaklarına kapanmış olduğu figürü görüyorken, sessiz prenses aniden bir iç çekmiş ve arkasına dönerek yürümeye başlamıştı.
''Ayrılma vakti... Bu hadise hiç yaşanmamış gibi davranacağız. Lejyonun hiçbir üyesi, bu olaydan gizli bir şekilde bile bahsetmeyecek!''
Bu, onun bugünkü ikinci emriydi.
***
Kanlı bir olay yaşanmış olsa da, Chambord'un Savunma Savaşı'nın kutlama partisi sabaha kadar sürmüştü. Gökyüzü parlaklaşmaya başladığında ise asker ve vatandaşlar, istemeye istemeye de olsa evlerine geri dönmüşlerdi. Meydandaki karmaşık izler, karışıklıktan kalmış gibi görünüyordu. Her yerde bir şeyler vardı...
Fei, gördüğü herkesin ona şarap teklif etmesiyle birlikte iyice sarhoş olmuştu. Kralın Sarayına Angela ve Emma'nın destekleriyle ulaşmış ve kafası yastığa değdiği anda uyuyarak, hiçbir şey için endişe etmemişti...
Deneyimli ve ihtiyatlı olan Brook ise, kral kadar rahat olmaya cesaret edemiyordu. Dün geceki partide İmparatorluk Süvarileri'ni ve şövalyeleri katletmiş olmalarından dolayı oluşabilecek her türlü intikam formunu engellemek adına, Kraliyet Taç Giyme Lejyonu'nun konakladığı köşkü yüzlerce elit askerle bizzat korumaya başlamış, oranın etrafına yerleştirmişti.
Surun üstündeki gözcüler ve kalenin içerisinde devriye gezen gardiyanlar da ayrıca Brook'un emirlerine kesin bir şekilde uyuyorlardı. Pierce, Drogba ve diğer askerler vücutlarını gece nöbeti için surun üstüne sürüklemişlerdi. O an pek de yetenekli gibi görünmeyen tamamen sarhoş kralın dışında hiç kimse, savaşın başarısından dolayı rahatlayıp gevşememişti.
Sonunda güneş kalenin doğu tarafından, dağların arasından gökyüzüne yükselmişti. Işık her yeri kaplamıştı.
Yeni bir gün başlıyordu.
Kralın sarayında kıçının ısınıyor olduğunu hissetmiş Fei, yarı bilinçli bir şekilde gözlerini ovmuş ve uyanmıştı.
Magnec