Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

46. Bölüm Korkutucu Saldırı

Çevirmen: Tomato / Editor: Venus

"Alexander..."

Sonunda surun üstüne çıkmasının ardından Fei'yi aşağı zıplarken görmüş olan Angela'nın yüzünden gözyaşları aşağıya damlamaya başlamıştı.

Fei'nin miğferinin altındaki parıldayan gözleri, genç adam son bir kez dönüp ona baktığı zaman Angela'nın kalbinde bir iz bırakmıştı. Genç kız, bu anı hayatı boyunca unutabileceğini düşünmüyordu.

''Alexander... Geri döneceksin, değil mi?.. Evet, döneceksin... Dönmek zorundasın... Büyük bir kral olacaksın ve Chambord seninle gurur duyacak... Ve... Azeroth Kıtası'ndaki bir efsane olacaksın sen!.. O günü bekleyeceğim!''

Ruhunu kaybetmişçesine mazgallı sipere yaslanmıştı Angela, böylece surdan düşmeyecekti.

Surdan aşağıya kayan adamı izliyordu. Kısa bir süre içerisinde diğer güçlü adamların arasına katılmış ve düzeni yeniden oluşturarak, yılan benzeri olan düşmanlara yapılacak saldırıyı yönetmek üzere ilerlemeye başlamıştı o adam. Genç kızın okyanusvari gözleri kapanmıyordu, göz bile kırpmıyordu Angela. Yalnızca Fei'yi sıkı sıkıya takip ediyordu.

''Sakın öleyim deme!''

***

Zuli Nehri'nin güney yakası.

Sonbaharın rüzgarları ağaçlardaki sarı yaprakları uçuruyordu. Ayaklarının üstünde duruyor olan, şirin kürküyle birlikte bir sincap oldukça tetikteydi ve etrafına bakınıyordu. Etrafının temiz olduğunu gördükten sonra rahatlamış ve binbir güçlükle elde ettiği çam kozalağını dişlemeye başlamıştı. Masmavi gökyüzünde kuşlar vardı, kanatlarının altına tüm dünyayı almış; yüksekten yüksekten uçuyorlardı.

Sonbaharın muhteşem manzarasıydı bu.

Ama aniden...

''Pat-küt, pat-küt!''

Toynaklar art arda vuruyordu toprağa. Epey bir ses çıkıyordu bununla birlikte ve yer titriyordu. Minik sincap panikleyerek elindeki çam kozalağını fırlatmış ve ağaca tırmanmıştı, kuşlar korkuyla uçuşmuştu uzaklara doğru.

Uzaktan yüksek sesli at kişnemeleri gelmişti.

Kaos durulduktan sonra, gümüş maskeli şövalye ve onun kara şövalyeleri Zuli Nehri'nin güney yakasında görülmüşlerdi.

Gümüş maskeli şövalye, kabaca zamanı kontrol etmek için gökyüzüne bakmış ve Chambord'un surundaki askerlerin durumunu gözlemlemek için bir "Kartal Gözü" çıkarmıştı. ''Kartal Gözü'' duyarlı bir büyülü eşyaydı. Küçük bir teleskop gibiydi ancak sahip olduğu iki kristal lens, Kartal Gözü büyüsü tarafından büyülü hale getirilmişti ve onunla birlikte, epey uzak yerler yakınmışçasına görülebiliyordu. Bir karıncanın antenleri bile bir kilometre uzaktan net bir şekilde görülebilirdi.

''Kartal Gözü'' aracılığıyla, yorgunluk ve korku nedeniyle deforme olmuş askerlerin yüzünü görmüştü. Savunmalarını eksiltmişlerdi. Hatta bazı askerler tembelce zırhlarını çıkarıyor, savunma pozisyonlarını paramparça ediyorlardı... Her şey beklediği gibi gitmişti, alaylı bir gülümseme oturmuştu yüzüne.

''Emrimi iletin, herkes hazır olsun, kısa bir süre içerisinde k--''

Bir anda durmuştu; 'kuşatma' kelimesini söylemeye fırsat bile bulamamıştı. ''Kartal Gözü'' sayesinde suru gözlemlerken, yirmi ya da daha fazla iri yapılı, ağır zırhlarla kaplanmış adamın surun üstünden halatlarla indiğini görmüştü.

''Bu...'' Gümüş maskeli şövalye bir anlığına şaşkınlığa gözlerini açtı.

Ama düşmanın klasik çivi hücumu düzeni içerisinde olduğunu gördükten sonra, onların niyetini tam olarak anlamıştı. Kısa bir gerginlik anından sonra yüzüne bir küçümseme ve alayla dolu bir ifade gelmişti. Biraz şaşkındı hala tabii, ''Haha, Chambord Kralı, sanırım seni epey gözümde büyütmüşüm. Ne salak ama! İyi fikir, ama sen yirmi civarındaki adamla birlikte benim düzenlerimi aşabileceğini düşünüyor musun?''

''Eğer böyleyse, gerçek kuşatmadan önce bir aperatif alalım o halde.'' diyerek gülmüştü gümüş maskeli şövalye. At kırbacıyla ''aptal'' düşmanları işaret etmiş ve konuşmuştu, ''[İki], [Üç], Sığınak Düzeni'ni yeniden ayarlayarak onu bir savunma pozisyonuna çevirin. Şu heykelvari ağır kıçlıların daha yakına gelmesine izin verin. Daha sonra da on saniye içinde kafalarını kesip ayırın!''

''Moo-!''

Bir borunun sesi gökyüzünü doldurmuştu. Chambord insanlarının etrafını sarmış olan nefes kesici sessizlik sonunda yok olmuştu.

Bu boru, askeri bir emri işaret ediyordu. Oluşumlar kusursuz makineler gibiydi ve hemen dönüşmeye başlamışlardı.

''Tap, tap, tap, tap!''

Oluşum, göz korkutucu ve tekli bir düzendeki ayak seslerinin gürültüsünde dönüşmüştü. Kalkan Sığınağı Oluşumu Chambord'a en yakın olanıydı ve pek fazla değişmemişti. Ancak yan tarafları biraz ileri gitmiş ve ortası birazcık geriye doğru ilerleyerek, bir içbükey savunma pozisyonunun oluşmasını sağlamıştı.

"Tink, tink, tink-!"

Ağır metalin hareket sesleri her bir düzenden yükseliyordu. Üç metrelik yüksek Kalkan Sığınakları’nın üstündeki beş metrelik metal, ejder mızrakları genişletilmişti. Işıldayan güneşin altındaki parlak ve yoğun mızraklar, Azrail'in gülümserken görünen dişlerine benziyordu. Tüm mızraklar ileriyi, düşman oluşumunu sessizlik içerisinde hedef almıştı; tüm bir oluşum, şu anda devasa ve çelik bir kirpiye benziyordu. Eğer bir fil bu düzene hücum ederse, muhtemelen döner kebaba dönerdi.

Diğer bir yandan, yirmili sayılara sahip olan tam zırhlı askerler, ölümden biraz bile korkmuyormuşçasına saldırıya geçmişti.

Orantısız bir savaştı bu.

Gökyüzünden bakıldığında, birkaç karınca küstahça bir fili kızdırıyormuş gibi görünüyordu. Böyle bir durumun devamında ise, doğal olarak karıncalar filin ayağının altında ezilip köftelere dönecekti.

Mızraklardan gelen ölüm tadı, parlak güneşi bile karartıyordu.

Hiç kimse, herhangi bir zırhın delinmesi bakımından mızrakların etkililiğini sorgulamamıştı. 5 santimetre kalınlığındaki demir plakalar bile, onları destekleyen 10 santimetre kadar gövdeleri bulunan bu sivri uçlu mızraklar tarafından kolayca delinebilirdi..

Ancak, 'V' şekilli saldırı oluşumuna sahip olan 'karıncalar', biraz bile yavaşlamamıştı. Bu ölümcül mızrakları vücutlarıyla kırmak istiyormuşçasına daha da hızlanmıştı.

Hiç kimseden ses çıkmıyordu. Havada ölüm sessizliği vardı. Herkes, kendi kalp atışlarını duyabiliyordu o anda.

Surun üstündekiler, savaşı tam olarak izleyebilmek için vücutlarını mazgallı siperlere dayamaktan kendilerini alıkoyamamışlardı. Angela'nın gözleri endişe ve göz yaşları ile doluydu; elleri kıyafetlerinin kenarlarını sıkıca tutuyordu ve neredeyse onu yırtacaktı. Emma da Angela'yı sura kadar takip etmişti. Kollarını onun göğsünün önünde tutmuş durumdaydı, nefesini tutmuştu.

Zuli Nehri'nin diğer tarafındaki gümüş maskeli şövalye, 'Kartal Gözü'nü çoktan bir kenara koymuştu. Hala alaylı bir şekilde gülüyor ve haddini bilmez 'karınca'lara bakıyordu.

''Bir köpek nasıl bir ejderha ile savaşmaya cüret edebilir?''

Gümüş maskeli şövalyenin arkasında duran bir düzine kara şövalye vardı ve yüzlerinde, zalim ifadeler belirmişti. Gece vakti lezzetli bir av bulmuş aç kurtlar gibi, alayla gülüyorken dudaklarını yalıyorlardı.

Köprünün yakınında.

''Karıncalar'' ile ''demir kirpi''nin arasındaki mesafe hızlıca azalıyordu.

20 metre...

16 metre...

13 metre...

10 metre...

Gümüş maskeli şövalye atının üstünde biraz daha doğrulmuştu. Kavisli gülümsemesi sürekli ve sürekli büyüyordu. Rakiplerinden fışkıran kanları ve onların yıkılışını hayal ediyormuş gibiydi.

Son basitti gözlerinde, içbükey Kalkan Sığınağı Oluşumu, tıpkı bir meyveli kek dolduruyormuşçasına sadece düşmanları ortada sıkıştırmaya ihtiyaç duyuyordu. Bu ağır zırhlı salaklar, muhtemelen mızrakların birkaç saldırısının ardından 'kebaplara' dönmüş olacaklardı.

Bu 'karıncalar'ın Kalkan Sığınağı Oluşumu’nu bozacaklarına dair biraz bile endişesi yoktu.

Her biri 3 metre uzunluğunda uzunluğunda üç tane kalkan sığınağı katmanı vardı. Her kalkan elli kilodan daha ağırdı ve elit askerler ile sayısız ek demir çubuk tarafından destekleniyorlardı. Böylesi bir oluşum, ağır süvarilerin taarruzlarını en önde 10 dakikadan fazla tutardı.

Gümüş maskeli şövalye gerçekten de durumu her yönünden düşünmüştü ve öylesine çaresiz bulmuştu ki onları, yüzündeki alaycı gülümsemeyi gizleyemiyordu bile.

Ancak, bir sonraki saniyede sanki görünmez bir yıldırım onu çarpmışçasına donmuştu. Göz bebekleri kocaman olmuştu ve neredeyse göz yuvalarından fırlayacaktı.

Solukların kesilme sesleri, arkasındaki kara şövalyelerden geliyordu.

Normalde, ağır yaralanmalara sahip bile olsalar tek tek yürüyor olan askeri atlar, şimdi kontrolsüz bir şekilde kişnemeye ve geri çekilmeye başlamışlardı...

Çünkü iki ya da üç saniye kadar önce, gök gürlüyormuşçasına bir kükreme duyulmuştu taş köprünün öteki tarafından-

''Aman Tanrım!''

'V' saldırı düzenine liderlik ediyor olan 'baş karınca' baltasını güçlü bir şekilde ileri fırlatmıştı kükremesinin ardından.

''Vızz, vızz, vızz!..''

Balta gri bir gölgeye dönüşmüş ve olağanüstü bir hızla dönmeye başlamıştı. Etraftaki havayı, hatta boşluğu dahi kesiyordu!

''Boom!''

Birçok kükreme aynı anda duyulmuş ve kanlar, gökyüzünden aşağıya doğru bir 'kan yağmuru' gibi ilerliyordu. Devasa siyah balta, işlenmiş demir Kalkan Sığınakları’na çarpmıştı!

Bir parça iyi bifteğin içinden geçen keskin bir bıçak gibi, gökyüzünden inmiş ve bir ağacı parçalamış Tanrı'nın yumruğu gibi, ağır sipahileri rahatça engelleyebilecek olan sığınak kalkanları metallerin çarpışmasıyla çarpık çurpuk bir hale gelmiş, yamulmuştu. Ancak, kısa bir duraksamadan sonra baltanın gücü ondan fazla devasa kalkanı, kar fırtınasındaki yapraklar gibi havaya uçurmuştu.

Durdurulamaz!

Kesinlikle durdurulamaz!

Kocaman balta bir balta gibi bile değildi, daha çok öfkeli Savaş Tanrısı'nın cezası gibiydi. Durdurulamaz bir momentum ve açığa çıkan muhteşem güçle, eğer burada olsaydı heybetli Tangolian Dağı'nı bile yerle bir edebilirdi.

Balta, bir duvar kadar sıkı olan Kalkan Sığınağı Oluşumu’nda iki metrelik, kanlı bir aralık oluşturmuştu. Kopmuş uzuvlar gökyüzünden düşüyor ve diğer kalkanları 'süslüyordu'. Oluşum kaosa sürüklenmişti.

Kalkanların arkasındaki elit askerler, savunmalarının bu şekilde yarılacağını en çılgın rüyalarında dahi görememişlerdi. Zalim gerçeklik onları şaşkına döndürmüştü. Bir askerin sert disiplinlerini ve uygun eylemlerini unutmaları son derece hayret vericiydi. Düşmanlarının, oluşumlarını kanla dolu bir aralık ile birlikte yarmalarına izin vermişlerdi.

Biraz önceye kadar, kendilerine hücum eden rakiplerini yirmili salak domuzlar olarak görüyorlarken, göz açıp kapayıncaya kadar, o aptal domuzlar eski, zayıf kimliklerini yırtmış ve oluşumun içerisine, baskıcı şeytanlar gibi girmişlerdi. Silahları, sanki onlar Azrail'in temsilcileriymişçesine orak gibiydi. Gittikleri her yerde altlarındaki zemin kandan ayağın kayacağı bir hale geliyor, ölüm dolu ve acılı çığlıklar duyuluyordu. Askerlerin ön kısmı kalkan korumalarını kaybetmiş ve 'oraklar' altındaki ekinlere dönüşmüşlerdi. Bir kişi bile bir saniyeden fazla sürmüyordu.

Karınca ve fillerin arasındaki savaş, tek taraflı bir fil katliamına dönmüştü.

İki tarafın rolleri, bir saniye içerisinde akılalmaz bir şekilde değişmişti.