Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

52. Bölüm 52

Çevirmen: Klepton / Editor: T4icho

Anılarında annesi hep güçlü ve yardımseverdi. Gülümsemesini hatırlıyordu. Artık o gülümsemeyi göremiyorlardı ancak gülümsemesinin hatırası hep Tim’in ve Emily’nin kalplerinde yaşıyordu. Bu onlara umut veriyordu.

“Kötü durumdayız ve yalnızca Başlangıç Labirenti’ndeyiz.”

“Bu konuda açık konuşayım. Bu bir kazaydı. Bay Sungyoon da böyle söyledi.”

“Biliyorum. Ama böylesi bir senaryonun Büyük Labirent’te yaşanmayacağını garanti edemeyiz.”

İşte o zaman muhtemelen ölürlerdi.

“Dürüst olmak gerekirse biraz kuşkuluydum. O da bizim gibi Büyük Labirent’i hedefleyen aptalın teki mi diye düşündüm. Diğer şirketlerden Bağlayıcılarla konuştuğumda Büyük Labirent’e gitme fikrini elediklerini duymuştum. Sadece para kazanmak ve rahat yaşamak için Kişisel Labirent edinmekten bahsediyorlar.”

Böyle şeyler aklına geldiğinde Sungyoon’la konuşuyorlardı.

“Öz güvenim dibe vurdu. Yanılıyor muyum, yanılmıyor muyum öğrenmek istedim. Bu yüzden ona sordum.”

“Bana sorabilirdin.”

“Sen de benimle aynı düşünüyorsun. Ayrıca onun özel bir yeteneği olduğuna inanıyorum.”

Sungyoon’un Koca Ayak’a son darbeyi indirdiği an aklında dönüp duruyordu. Sungyoon anında silah değiştirmiş ve Koca Ayak’ın yüzünü ezmişti o zaman Tim hala yarasını iyileştiriyordu, bu nedenle bilinci dengesizdi. Fakat yine de o manzarayla karşılaştığında omurgasındaki elektriklenmeyi hissetmişti.

“Peki istediğin cevabı aldın mı?”

“Sanırım.”

Herkes bunun tehlikeli ve aptalca bir hedef olduğunu söylese de Büyük Labirent’ten vazgeçmeyecekti.

“Yine de onunla bir kez daha konuşmak istiyorum.” dedi Tim.

* * *

Sungyoon’un son iki günü sıkıcı geçmişti. Labirente gidemiyordu ve yapacak hiçbir işi yoktu. Tabii Armstrong sıkıcı bir şehir değildi ama çok pahalıydı.

Alkol, kumar, kadınlar… akla gelebilecek her türlü eğlence buradaydı.

Elbette hepsi “sahip olanlar” içindi. Sungyoon ise “sahip olmayanlar”dandı ve Ay’da resmen dilenci gibiydi. Süslü tesislerin hiçbiri ona göre değildi. Onun için ulaşılabilir olan tek şey sokaklarda yürümekti.

En azından yakın yerlere aşina olabilmişti, o yüzden hiçbir şey yapmamış değildi. Destek merkezi ve Büyük Labirent vardı. Ara sıra Chelsea ile buluştukları park vardı. Çok fazla olmasa da etrafında neler olduğunu biliyordu.

Tabii bu ihtiyaç duyduğu bir şey değildi.

Kalkanı olmadan ilk kata gitmeyi düşündü. Ancak bu fikirden hemen caydı. Hala ekipmansız labirente girmekten endişe ediyordu.

Zaman öldürmeye çalışmak dayanılmaz bir şeydi. Sonunda belirlenen zaman geldi.

“Geldik.”

Tim’in söylediği yere varmıştı. Kardeşler halihazırda orada onu bekliyordu.

Öncekinin aksine ikisi de temiz görünüyordu. Birbirlerini son gördükleri zaman mücadele yüzünden kanla, tozla kaplıydılar. Kısacası berbat haldeydiler. Ayrıca Tim’in miğferi vardı ve Emily’nin rahibe cübbesi kapüşonu vardı. Bu nedenle Sungyoon ilk defa onları doğru düzgün görüyordu.

Tim dar bir kot giymişti ve kareli gömleğinin ilk birkaç düğmesi açıktı.

Kıvırcık kahverengi saçları, yüksek bir burnu, iri gözleri vardı ve klasik bir yabancı gibiydi. Boyu 192 santimdi. Nitekim, Sungyoon’dan on santim daha uzundu. Omuzları genişti. Yakışıklı denemezdi ama havalı görünüyordu.

Sungyoon’a göre Tim açıkçası yakışıklı bir ayı gibiydi.

Sungyoon’la Tim tokalaştılar.

“Yaralarınız nasıl, daha iyi mi?”

“Evet. Hepsi iyileşti.”

Bunu kanıtlamak istercesine Sungyoon’un elini bıraktı ve omzunu döndürdü. Bu hareketi yapmak ona acı vermemişti.

Sungyoon sonra Tim’in yanında duran Emily’yi selamladı.

“Merhaba.”

“Evet, evet, merhaba.”

Biraz utangaç cevap verdi. Sungyoon bunu garip bulmuştu. Kısık sesle konuşmuştu ve gözlerini kaçırıyordu. Onu iki gün önce gördüğünde bu kadar çekingen değildi.

Tim, Sungyoon’un kafasının karıştığını anlar gibi acı bir kahkaha patlatıp elini kız kardeşinin omzuna koydu.

“Normalde böyledir. Labirente girdiği zaman hayatını tehlikeye attığı için azimli olur. Normalde yabancılara karşı utangaçtır. Enteresan bir karakteri var.”

Puhk!

Emily Tim’e yumruk attı.

“… Tabii yakın olduğu kişilere karşı zalim.”

Tim, yumruk yediği yan tarafını ovaladı.

Emily, gösterişli işlemeleri olan volanlı dantel bir bluzla uzun, siyah bir etek giymişti. Tim gibi o da uzun boyluydu. Yaklaşık 173 santimetreydi ve dalgalı kahverengi saçları sırtından iniyordu. Sungyoon onun yüzünü inceleyince biraz surat astı.

‘Güzel bir kadın.’

Dikkatli bakınca, göz alıcı bir güzelliği olduğunu fark etti. Porselen gibi beyaz bir cildi vardı. Ayrıca Tim gibi yüksek bir burnu ve iri gözleri vardı. Uzun kirpiklerinin altındaki iri, kahverengi göz bebekleriyle etrafı süzüyordu. Hareketleri hem utangaç hem tereddütlüydü. Yaptığı her şey insanda onu koruma isteği uyandırıyordu. Öyle güzeldi ki utangaçlığı ona artı bir değer katıyordu.

‘Bugünlerde ben neden…’

Sungyoon içten içe düşündü. Neden birden böyle kadınlarla kutsanmıştı? Hayır. Bu Sungyoon için kutsanmadan çok korkunç bir lanetti.

“Hadi girelim.”

Tim kapıyı açtı. O anda Sungyoon dönüp gitmek istedi ancak onlara yemek sözü vermişti. Endişelerini bir kenara bırakarak Tim’in peşinden gitti.

Mağazada çok sayıda müşteri vardı, bu nedenle içeride birçok yuvarlak masa ve sandalye bulunuyordu. Duvardaki bir cam kapı büyük buzdolabına açılıyordu. Ve uzun bir rafta dizili birkaç mikrodalga fırın vardı.

“Üzgünüm. Parasal durumumuz pek iyi değil, bu yüzden sizi ancak böyle bir yere getirebildik.”

Tim utanarak Sungyoon’dan özür diledi. Ama Sungyoon mağazayı sevmişti. Etrafı inceledi.

Mağazada çalışan yoktu, sadece müşteriler vardı. Bir mutfağa açılan kapılar da yoktu.

‘Burası sadece donuk yiyecekler satıyor.’

Tüm yiyeceklerin Dünya’dan getirilmesi gerekiyordu. Muhtemelen böyle hazır yiyecekler satmak, yemeği Ay’da yapmaktan ucuza geliyordu. Üstelik bu mağazada kasiyer yoktu, böylece maaş giderlerini minimuma indirebilirlerdi. Ay’da yaşam pahalılığının en büyük faktörlerinden biri işçi maliyetleriydi. O maliyeti ortadan kaldırmak iyi bir fikirdi.

“Lütfen bir yemek seçin. Çok fazla bir şey değil ama ben ödeyeceğim.”

Tim onu buzdolabına yönlendirdi. İçinde donuk pizza, sosisli, börek, kızarmış tavuk vs. vardı. Buzdolabında her türlü donuk yiyecek vardı. Üçü de sevdikleri yiyecekleri seçti ve mikrodalgada ısıttılar. Ardından oturacak bir yer buldular.

Yemeğin buharı üzerindeydi ve çok lezzetli görünüyordu. Esasında hepsi Dünya’da herhangi bir dükkanda kolayca bulunabilecek ucuz hazır yemekti. Ancak Ay’da böyle şeyler çok kıymetliydi. Lezzetli kokular Sungyoon’un iştahını kabarttı. Ay’a geldiğinden beri Chelsea’nin arada sırada getirdiği patatesleri ve destek merkezinin verdiği vitaminleri tüketiyordu.

Tim’in ısmarladığı tek şey yiyecek değildi. Üçü için bira almıştı. Yiyeceklerin bedeli, Jimin’in Sungyoon’u götürdüğü güzel restoranla kıyaslanamazdı. Ancak Tim’in bu yemekler için de epey para harcadığını düşünüyordu.

“Lütfen yiyin.”

“Yemekler için teşekkürler.”

Yemek yedikleri sırada birbirleriyle konuşmaya başladılar. Önemli şeyler konuşmuyorlardı. Bu, ikinci görüşmeleri olduğu için derin muhabbetlere girmeyeceklerdi. Birbirlerini daha iyi tanımak için gündelik sohbetler yaptılar. Sohbeti yönlendiren Tim’di. Sungyoon’a bir soru soruyordu, Sungyoon da onu cevaplıyordu. Emily hala utangaç davrandığından sohbete pek dahil olmadı ama ilgilenmiyor değildi. Tek bir kelimeyi bile kaçırmamak için dikkatle dinliyordu.

Biralarının yarısına geldiklerinde ortamın atmosferi fark edilir şekilde rahatlamıştı.

“Bunu yeniden söylemek istiyorum: Bizi kurtardığınız için teşekkürler.”

Tim ellerini masaya yerleştirip başını eğdi. Alnı neredeyse masaya değecekti.

“Bu hesabı çoktan kapattık. Ayrıca bu anlaşmadan tek kazançlı çıkan sizler değilsiniz ki.”

“Bundan sonra konuyu bir daha açmayacağım. Ama teşekkür etmek istedim. Aslında kaçıp gidebilirdin. Ama kardeşimle kaçacağını söylediğinde gerçekten çok şanslı olduğumu düşündüm.”

Tim kötü bir sırrını açmış biri utandı.

“Aynısı benim için de geçerli. Ben de Koca Ayak’ı bana bırakıp kaçıp gitmenizden endişe ettim.”

“Oh, gerçekten mi? Anlaşılan benzer fikirlere kapıldık.”

Tim kahkahayı bastı. Her hareketi cömert karakterinin bir yansımasıydı. Biradan bir yudum daha aldı.

“Koo-oh! Ay’ın en can sıkıcı şeyi bu işte. Biraya ulaşma zorluğu. Çok pahalı olduğundan yudum yudum içiyorum; Dünya’da olsaydım bu küçük tenekeyi tepeme dikerdim.”

Dudaklarını yalayıp üçte biri boşalan bira kutusunu salladı. Sanki içtiği birayı geri getirmek için büyü yapmaya çalışıyordu. Ancak öyle bir büyü gerçekleşmedi. Tim, hayal kırıklığıyla kutuyu bıraktı.

“Büyük Labirent’e gitmek istediğini söylemiştin, değil mi?”

“Evet.”

Tim aniden konuyu değiştirdi. Sungyoon birasını yudumlarken cevap verdi.

“Bizimle bir canavara karşı savaşan birinin, bizim gibi bir ideali olmasını hiç beklemiyordum. Aslında güzel bir his. Etrafımızdaki çoğu insan ne zaman amacımızdan bahsetsek bize aptalmışız gibi bakıyor. Bize gerçeklerle yüzleşmemizi söylediler! Saçmalık. Hiçbirinin hayali yok!”

Bastırılmış birçok duyguya sahip gibiydi. Sanki onunla alay edenlere bağırıyordu. tabii ki mağazadaki herkes ona baktı. Birasını içen Emily, erkek kardeşinin bacağını tekmeledi. Tim acıyla bağırarak bacağını tuttu ancak sonunda ne yaptığını fark etmişe benziyordu. Etrafına baktı ve insanlardan özür diledi. Çok geçmeden kalabalık gürültüsü yeniden başladı.

“Susabilir misin?”

Emily sesini yükseltmedi. Tıslar gibi konuştu. Tim ise bacağını hala ovalıyordu. Emily başını yukarı aşağı salladı. Yanlış bir şey yaptığının farkında olmasına rağmen, onu dinlemesinin asıl nedeni kadının ona bir tekme daha atacak gibi bacağını sallaması gibi görünüyordu.  

“Ah! Nahoş bir şeye tanık oldun.”

Tim, acıdan yüzünü buruşturmamaya çalıştı.

“Eh, bu bizim hayalimiz ama bu hayali bir Bağlayıcı olan annemizden miras aldık.”

Son görüşmelerinde Tim hayallerinin yanlış yönlendirildiğinden bahsetmişti ancak Sungyoon’u anlamaya çalışır gibi bir hali vardı. Sungyoon güvenini kazandığında ise düşüncelerini anlatmaktan çekinmedi.

“Eee, hangi ebeveyniniz Bağlayıcı’ydı? Babanız mı, anneniz mi? Yoksa ikisi de mi?”

“Hiçbiri. Ben Birinci Nesil’im.”