eline sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
160. Bölüm Eksik Şeyler?
''Tigrund Malikanesi'ne mi davet edildim?'' Zend Emma'nın mavi gözlerine bakarak konuştu. Emma'nın bunu ona bu şekilde söylemesi onu birazcık daha utandırsa ve biraz daha kızarmasına neden olsa da, zaten esmer olduğu için bunun belli olmayacağını düşünüyordu ve kendini toparlayarak konuşmaya devam etti. ''Tigrund Ailesi'nin başı beni malikanesinde görmek istiyorsa, elbette geleceğim, bu benim için bir onur olur.''
Zend böyle söylese ve gülümsemesini yüzüne yerleştirse de, tabii ki tüm düşünceleri böyle değildi. Sonuçta Tigrund Ailesi'nin başı, aynı zamanda Emma'nın babası olan adam, daha önce Zend onun kızını kurtarmışken, ona, onun öldürülmesini emrederek teşekkür ediyordu. Zend küçükken yaşadığını unutmayacaktı, o gün hafızasından silinmeyecekti ve gün geldiği zaman, bir şekilde Tigrund Ailesi'nin lordundan intikamını alacaktı. Her ne sebeple olsun, kendi çocuğunu kurtaran birini öldürtmeye çalışması, ancak onun acımasızlığını ve acınasılığını gösterirdi! İçinden soğukça gülse de, dışarıdaki sıcak gülümsemesi, Emma'yı mutlu etmiş gibi görünüyordu. Ve Emma, onun soğuk gülümsemesini asla göremeyecekti. Çünkü Zend, artık hislerini gizlemekte bir usta olmuştu. Eğer o istemezse, ne düşündüğünü bilemezdiniz. O isterse de, onun bilmenizi istediği şeyi hissettiğini sanardınız. Tabii üstün bir gözlem yeteneğiniz varsa durum değişirdi. Ancak bu şartı sağlamadan, Zend'in ne düşündüğünü ve ne hissettiğini kolay kolay bilemezdiniz.
''Bu beni çok sevindirdi!'' Emma mutlu bir şekilde ellerini göğsünün önüne çekti. ''Öyleyse, Zend, burada kalacak mısın? Hemen sana bir yer ayarlayabilirim.''
''Hayır, teşekkür ederim ama gitmeliyim. Bugün çok yoruldum ve kendi mağaramda kalırsam ancak yeterince dinlenebileceğimi düşünüyorum, başka yerlerde uyumak beni yeterince tatmin etmeyecektir. Hem Era da öyle ister, değil mi Era?'' Zend arkasındaki büyülü yaratığın gövdesine elini attı ve onun tüylerini hafifçe okşadı.
''Benim için fark etmez, hey, neden burada kalmıyorsun? Belli ki kız gece seninle birlikte vakit geçirmeyi istiyor...'' Eralkavender düz bir sesle konuştu. Burada, ilgisini çeken herhangi bir şey yokmuş gibiydi.
''ÖHÖ!'' Zend sesli bir şekilde öksürdü ve Era'ya sert bir bakış attı. Çünkü Era'nın bu söylediği, Zend'in iyice utanmasına ve kızarmasına neden olmuştu ve bu kızarıklığının dışarıdan belli olduğundan kesinlikle emindi genç adam.
Emma'ya döndüğünde ise, kızın, kendine göre çok daha fazla kızarmış olduğunu fark etti. Emma'nın teni beyaz renkli olduğu için, tenindeki renk değişimleri direkt belli oluyordu. Şu an onun Zend'den daha fazla kızarmış olduğu da göz önüne alınınca, kız adeta bir domatese dönüşmüştü. ''Ona aldırma Emma,'' Zend durumu toparlamaya çalışırmışçasına konuştu. ''Era bana katılmasa da ben kendi evimde daha çok rahat edeceğimi düşünüyorum, bu yüzden, ayrılmam en güzeli olur... Enerjimi çabucak toplamam lazım sonuçta, değil mi?''
''T-Tamam o zaman.'' Emma daha fazla uzatmamaya karar verdi, çünkü o eğer daha fazla ısrar ederse, gerçekten de durumun etraftakiler tarafından yanlış anlaşılma ihtimali vardı. Emma, kendi kampındaki insanların yanlış fikirlere kapılmasını istemezdi ve onun, bu kampta bir otoritesi vardı. Bunun yıkılmasına müsaade etmesi olanaksızdı. Böyle bir durumda da, tabii ki başında olduğu kamptaki insanlara göre, otoritesi zayıflamış olurdu.
''Öyleyse ben gidiyorum, hah, bunu da yolladığınız kişiler için size vereyim,'' Zend at arabasında olan altın torbalarından bir tanesini aldı ve Emma'ya verdi. Bu torbanın içerisinde en azından yüz elli altın vardı, bu da o savaşçılar ve büyücüler için yeterli bir ücretti. ''buyur, burada yüz elli kadar altın vardır. Sanırım yeterli gelir.''
''Yüz elli mi? Yok artık, yolladığım kişilerin en lüks şartlardaki ücreti bile elli altın eder!'' Emma da kendini utanmış olduğu durumun içerisinden çıkarmayı başarmıştı.
''Zaten Hırsız Çağı'ndan bir sürü aldığım için, bende bol bol altın var, o yüzden biraz fazla vermem sorun olmayacaktır.'' Zend böyle bir durumda cömertlik yapmaktan kaçınacak değildi. Fazlasıyla altını varken, yüz altın fazladan vermesi onun canını hiç sıkmazdı. ''Öyleyse ben kaçıyorum, hadi görüşürüz.'' diyerek Emma'ya veda etti.
''Pekala, görüşmek üzere. Bizim kampımızın yerini biliyorsun, arada sırada uğra.'' diye Emma da Zend'i cevapladı. ''Seni ağırlamak bizim için bir onurdur.'' diyerek de Zend'in biraz önce kullandığı kelimelerden alıntı yaptı ve hafifçe gülümsedi.
Zend derince nefes aldı ve Emma'yı başıyla onayladı. Daha sonra da arkasına döndü ve Era'ya seslendi: ''Eralkavender, hadi gidelim. Derin bir uyku çekmeliyim ben.'' Zend her yerinin ağrıdığını fark etmişti. Kaslarını, Hırsız Çağı ile mücadele ederken çok kullanmış olduğu için, biraz zaman geçtikten sonra onlardaki yorgunluğu iyice fark etmişti.
Era, Zend'in seslenmesiyle birlikte hemen ayağa kalktı. ''Ben önden gidiyorum o halde.'' dedi ve kamptaki insanların hayranlık dolu bakışlarına aldırmadan, asil bir şekilde ilerleyerek insanların yol oluşturduğu, muhtemelen kampın çıkışı olan tarafa doğru yöneldi.
Zend hemen eline at arabasının iplerini aldı ve hızlıca arkasını döndü. Biraz daha kalsaydı Emma muhtemelen ona bir at vermek isteyecekti, ama Zend'in buna ihtiyacı yoktu ve Emma'nın ona önereceği bir şeyi tekrar reddetmek istemiyordu. Çünkü onu bugün yeterince reddetmişti, daha fazla buna devam ederse genç kız kırılabilirdi, bunu istemezdi Zend. Sonuçta onun babasının yaptığı şeyleri hala unutmamış ve intikamını aklına kazımış olsa da, burada Emma'nın bir hatası yoktu. O, babası Zend'i öldürmeye çalışırken bile ağlamış ve onun ölümünü engellemek istemişti, ama o zamanlardaki küçük vücudu ve zayıf büyüleri ile hiçbir şey yapmayı başaramamıştı. Ancak öylece izleyebilmişti... Ama Zend, ne yapıp edip hayatta kalmayı başarmıştı. O gün neler olduğunu tam olarak kimse bilmese de, Zend hayatta kalmışsa sorun yoktu. Çünkü Zend... Emma'nın ilk kurtarıcısı ve ilk, sevdiği kişiydi.
***
Zend mağarasına döner dönmez, Emma'nın daha önce ona vermiş olduğu yer yatağına doğru ilerledi.
''Zend, bekle.'' Eralkavender bir anda sert ve hızlı bir şekilde konuştu, tehditkar biçimde dışarı ulaşıp mağaranın girişinde olmasına rağmen mağarada yankılanan hırlayışı, Zend'i hafifçe ürpertmişti.
''Buraya biz yokken birisi gelmiş.'' diye mırıldandı kedi, daha sonra da devam etti: ''Eşyalarını kontrol et bakayım, gelen kişi bir şeyini çalmış olabilir.''
Zend o an alelacele bir şekilde, öz sularına doğru ilerledi. Onlar burada değilken mağarada bir koruma yoktu ve isteyen kişi dilediğince girebilirdi. Ancak bu mağara Chibui Dağı'na çok yakın olduğu için buralarda çok fazla büyülü yaratık oluyordu, bu yüzden de buraya ne öz suyu avcıları, ne de büyülü yaratık avcıları pek fazla gelmiyordu. Bu yüzden Zend burayı terk ederken endişe duymamıştı ve rahatça gidebilmişti, ama buraya biri gelmişti! Zend, o an yüzüğünden çıkarıp mağaraya koyduğu hiçbir şeyin çalınmamış olması için dua ederek, mağarayı araştırmaya devam etti.
Öz sularında hiçbir eksik yoktu, Zend onları kontrol ederken aynı zamanda da enerjisini salmış ve etraftaki herhangi bir yabancı enerji kalıntısını bulmaya çalışmıştı. Ama başaramamıştı. iki ihtimal vardı; ya buraya gelen kişi enerjisini gizlemede ustaydı ve Zend'in burayı daha bir saat kadar önce terk ettiği göz önünde bulundurursa, bu kişi bir saat içerisinde bulunduğu bir yerde enerjisini bırakmamayı başarabilmişti ya da Zend şu an yorgun ve enerji olarak eksik bir durumda olduğu için buradaki enerji kalıntılarını göremiyordu. İki seçenek de oldukça mantıklıydı, Zend bunu daha fazla düşünmedi ve öz sularında eksik olmadığından tam olarak emin olunca, yüzüğünü boşalttığı yere doğru ilerledi.
Görünüşte bir eksik yokmuş gibiydi, Zend orayı nasıl bıraktıysa öyle görüyordu şu anda. Beyaz Taç'tan aldığı teknik el kitapları orada yığılıydı. Yeşil Şeytan Taşı da oradaydı ve herhangi birinde bir yanlışlık varmış gibi görünmüyordu. Tabii ki bu, oradakilerin tam olduğunu göstermezdi. Örneğin birisi, gelip bu el kitaplarının sayfalarından birini koparıp gitmiş olabilirdi. Ama Zend'in zaten tek önemli el kitabı, daha önce Karkan'ın, yüzükten çıkmış olduğu için Zend'e verdiği altın yapraklı teknik kitabıydı.
Bu kitabı o zaman okuyamamıştı, daha sonra Ranon ile birlikte onu detaylı bir şekilde incelediklerinde ise fark etmişlerdi ki, o kitapta bir şey yazılı değildi, o boştu. Ve fazlasıyla değerli bir kitaptı, içi boştu ama içine bir şeyler yazılabilirdi, içine enerji hapsedilebilirdi ve kuvvetli bir teknik ona sokulabilirdi. Ranon da bu durumu değerlendirmiş ve bu boş el kitabının altın yapraklarına, büyü diliyle, Zend'in Ağır Kılıç kullanmasını sağlayacak olan tekniğin ayrıntılarını yazmış, bir teknik olarak işe yarar duruma gelmesini sağlamıştı. Zend, içerisine gereken her yazı yazıldıktan sonra ondan gelen enerjiyi, mağarada otururken bile hissedebiliyordu artık. Şu anda da hissedebiliyordu, ve görünüşte eşyalarında hiçbir eksik olmadığı için birazcık da rahatlamış durumdaydı. Eğer buraya bir hırsız girseydi, ilk olarak etrafa enerji taşıran bu kitabı alıp giderdi diye düşünüyordu. Ama ondan hala enerji alabiliyorsa, demekti ki buraya gelen kişi bir şey çalmamıştı. Sonuçta çalsaydı, çalacağı şey ilk olarak bu teknik kitabı olurdu.
Büyü diliyle yazılmış, son derece enerjiye sahip, mağaraya girildiğinde bile enerjisi hissedilebilen bu teknik kitabının değerli olduğu, her halinden anlaşılıyordu. Zend de doğal olarak, asıl çalınması gereken şeyin hala yerinde olduğunu hissettiği zaman birinin buradan bir şey çalmamış olduğunu düşündü. Böyle olsa iyi olurdu, çünkü Chibui'de Era'dan güçlü olma ihtimali olan birinin olması pek ihtimal dahilinde değildi. Eğer birisi ondan değerli bir şey çalmışsa, ne yapıp eder, kapıların açılma süresine kadar onu bulur ve malını geri alır, cezasını da keserdi. Ya da Era keserdi, sonuçta aynı kapıya çıkmış oluyordu bunlar.
''Bir eksik var mı?'' Eralkavender mağaranın girişinde tetikte bekleyip etrafı kolaçan ederken merakla sordu.
''Öz sularını kontrol ettim, bir eksik yoktu. Onuncu seviyenin üstündekiler de daha duruyor, onuncu seviyenin altındakiler de.'' Zend onuncu seviyeden sonraki öz sularının tamamen farklı bir kulvarda olduğunu bildiği için buna da değinme ihtiyacı hissetti. ''Şimdi yüzüğümden çıkarıp koyduğum eşyalarıma bakacağım.''
Era, Ranon ve Üstün ile tanışmıştı. Ranon'un, Zend'in ağır kılıç kullanabilmesini sağlayan, ona bunun için bir teknik hazırlayan kişi olduğunu biliyordu. Bu yüzden Zend'in neden yüzüğünü boşalttığını ve Ağır Kılıç'ı yüzüğünde taşıdığını da biliyordu.
''İyi ki Ağır Kılıç'ı burada bırakmamışım...'' Zend hafifçe mırıldandı. Eğer Ağır Kılıç'ı burada olmuş olsaydı, buraya giren kişin bir şekilde onu çalabilme imkanına sahip olursa, onu bir saniye bile beklemeden çalardı. Sonuçta o, dünyada eşi benzeri olmayan bir kılıçtı. Eğer varsa da, o çok değerliydi. Zehirli Güneş Akrebi'nin kuyruğundan yapılmıştı ve yapımında Siyah Gökyüzü kullanılmıştı. Bir kılıç daha ne kadar değerli olabilirdi ki?
Zend huzursuz bir şekilde eşyalarını incelemeye koyuldu. ''Ranon'un yazdığı teknikte bir sorun yok.'' Tekniğin sayfalarına tek tek baktıktan sonra konuştu Zend.
''Yeşil Şeytan Taşı da burada.''
''Bir sorun yokmuş gibi görünüyor.'' diye devam etti. ''Ama... Bir şeylerin eksikliğini hissediyor gibiyim...''
''Neylerin eksikliğini hissediyorsun?'' Eralkavender tekrar seslendi Zend'e.
''Bilemiyorum...'' diyerek eşyalarına bakınmaya devam etti Zend.
O an, gözlerinin önündeki kağıdı fark etti Zend. Eşyaları yığmış olduğu duvarın biraz kenarına yapıştırılmıştı ve şunlar yazıyordu: ''Öz sularına dokunmadım, eşyalarının büyük çoğunluğuna da. Sadece bu ikisini alıyorum, umarım bana kızmazsın; bir şey çalma amacım yok, sadece merak ettim. Eğer kader bir gün bizi karşı karşıya getirirse, bunların karşılığını sana öderim, güle güle!''
***
1651
Magnec