Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

141. Bölüm İlk Kılıç

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

''Tabii,'' Azar yan taraflarında belirmiş olan adama bir bakış fırlattı ve omuzlarını silkti. ''onunla bir işimiz yok. Yiyeceği dayağı yedi zaten.'' dedi kısık bir sesle kıkırdayarak. 

''Yer tabii, o kadar hile yaparsanız...'' Adam normal adımlarla hala ağacın arkasından kıpırdamamış olan koyu saçlı çocuğa doğru ilerledi. Üzerinde siyah, palto benzeri bir şey ve yüzünde de koyu saçlı çocuğunkine benzeyen bir örtü vardı. Onun yüzü de tam olarak seçilemiyordu, üstelik Ay'ın ışığının Güneş'inkilere oranla ortalığı daha az aydınlatabilmesi yüzünden, onun yüzü iyice görülemeyecek bir hale giriyordu. Kafasında da tıpkı üzerindeki diğer şeyler gibi, siyah renkteki bir kapüşon vardı.

''Hile mi? Ne hilesi?'' Zend ayrıntıda ne olduğunu tam olarak kavrayamamış olduğu için masum bir şekilde sordu ortaya doğru. Cevabını ise, buraya yeni gelmiş olan adamdan aldı. 

''Sence fısıltılar kendi kendine mi kayboldu, karşına o zayıf büyülü yaratık rastgele mi çıktı ve Kral Modu'nu kapatmanı sağladı? O yağmur nasıl oluştu, yağmaya başlamasıyla birlikte nasıl fısıltıların etkisinden kurtuldun?'' Adam da tıpkı Azar'ın biraz önce yaptığı gibi sessizce güldü. 

Elaheh, ''Kuklacının Fısıltıları'nın kullanıldığı bir yerde hileden bahsetmek biraz saçma olmuyor mu? O tekniği kullanmak da başlı başına bir haksızlık oluşturmuyor mu zaten?'' dedi, kollarını göğsünde birleştirerek. 

''Haklılık payınız var, ancak burada bahsettiğimiz şey kendi gücü ile oluşturmadığı bir şey sayesinde onun kazanmış olması,'' Adam koyu saçlı gencin, arkasında bulunduğu ağaca doğru ilerlerken bir yandan da konuşmaya devam ediyordu. 

''Fısıltılar kesilmeseydi bile, o çocuk zaten kazanamayacaktı ki,'' Azar bir yandan sırıttı ve bir yandan da akrebin dev vücuduna doğru kendini bırakarak ona yaslandı. ''sence onun yapacağı saldırılar Zend'i etkileyecek miydi?'' 

''Kesinlikle!'' Adam o anda ani bir şekilde yolunu değiştirdi Zend'e keskin bir bakış fırlatarak ona döndü. ''Bu çocuğun bir Yarı Tanrı Tekniği'ni nasıl öğrendiği de bir merak konusu! Tanrı Tekniği'ni öğrenebilirsin, sorun yoktur, eğer kavrayabilirsen iş biter. Ancak bir Yarı Tanrı Tekniği'ni kullanmak, Yarı Tanrı olmadıkça imkansızdır, bunu bilmeyen biri mi var?! Onun kullandığı teknik, bir Yarı Tanrı özelliği idi! Hem de öyle sıradan bir Yarı Tanrı Tekniği değildi!'' Adam Zend'e doğru hızlı bir şekilde ilerledi ve bu, Azar'ın kılıcına elini atmasını, daha sonra da Zend'in önüne doğru hızla geçmesine neden oldu. 

Adam Azar onun önüne çıktığında Zend'e doğru atmış olduğu hızlı adımlarını sonlandırdı ve yavaşça konuşmaya devam etti. ''Genç, bunları nereden öğrendiğini bizlerle de paylaşmak istemez misin?'' 

''Neyden bahsediyorsun?!'' Zend de o an adamın söyledikleriyle son derece şaşırmıştı. ''Ben Yarı Tanrılar hakkında büyük bir bilgiye bile sahip değilim ki!'' 

''Çocuk mu kandırıyorsun?'' Adam Zend'e doğru iyice dikkatli bir şekilde baktı ve bakışlarıyla neredeyse onu deldi. Zend üç yıl boyunca böyle auralara ve enerji içerikli saldırılara maruz kalmış ve alışmış olmasaydı, şu an diz çöküyor olabilirdi. Ama bu tür şeylere çoktan alışmış olduğu için şu an vermiş olduğu en büyük tepki sağ gözünün iki kere hafifçe seğirmesi olmuştu. Adam devam etti: ''Sana bir saldırı yapıldığında vücudunun etrafını kaplayan o kristalimsi yapı, kendi kendine oluşmuyor sonuçta! O bir Yarı Tanrı Tekniği çocuk, onu Yarı Tanrılar bile rahat bir şekilde kullanamaz!''

''Her neyse, Zend bunu anlatmak isteseydi zaten çoktan anlatırdı, değil mi? Ne yazık ki bu sorularının cevaplarını alamayacaksın gibi görünüyor, bu yüzden o çocuğu da yanına alıp bir an önce gitmen daha iyi olacak!'' Azar sesini yavaşça yükselterek konuştu. Eli kılıcına dokunduğu zaman vücudunda korku adına hiçbir zerre kalmıyormuş gibiydi o adamın. 

Kapüşonlu adam bir cevap vermedi ve koyu saçlı çocuğa doğru ilerleyerek onu omzundan tuttu, Zend'e doğru döndü. ''İsmin Zend, değil mi çocuk? Bekleyeceğim, ileride bu soruların cevabını almayı bekleyeceğim, bir Yarı Tanrı olarak, senin bu tekniği nasıl öğrenebildiğinin cevabını almak için sabır göstermem gerekiyorsa sorun yok! Ayrıca, katılacaksın, değil mi? Fungyuo'nun temsilcisi büyük ihtimalle sen olacaksın, Dört Büyük Krallık Turnuvası'nda bu çocuk ile tekrar rövanşınız olacak! O zaman herkesin içinde o Yarı Tanrı Tekniği'ni kullanabilecek misin, göreceğiz...'' Adam konuştuktan sonra bir anda kayboldu ve Zend onun enerjisini hissedememeye başladı. Pişmanlıkla dudağını ısırdı, o adam buradayken onun seviyesine göz atmayı unutmuştu! 

Hemen sonra, Chibui'de bir arazi.

''Gerçekten de o beni hile yaptığı için mi yenebildi?'' Koyu saçlı bir genç, soru işareti dolu bakışlarını hemen yanındaki siyah giyimli, kapüşonlu adama yöneltti.

Adam birkaç saniye bekledi ve gökyüzünü inceliyormuşçasına kaldırdığı kafasını yanındaki çocuğa doğru indirerek onu cevapladı. 

''Tam olarak hile yaptığı söylenemez, sonuçta savaşınıza etki eden taraflı faktörlerin oluşmasına o neden olmadı, ama adil bir şekilde kazanmadığı da bir gerçek.'' 

''Peki... O yağmur yüzünden mi fısıltılar beni hedef aldı?'' Çocuk hemen ikinci sorusunu yöneltti.

Adam derin bir nefes aldı ve ellerini kıyafetinin ceplerine sokarak konuşmasını sürdürdü. ''Beni yiyip bitiren asıl şey de bu...'' 

''O çocuğun kullandığı teknik bir Yarı Tanrı Tekniği idi, bir soru işareti bu. Ama asıl soru işareti şu ki, o çocuk büyük ihtimal yaptığını bile fark edemeden, nasıl Kuklacının Fısıltıları'nı etkisi altına aldı?! Kuklacının Fısıltıları'nın yön değiştirebilmesi için gerekli şartı biliyorsun!'' 

''...''

***

''Ne rövanşı ya, niye kendi kendine böyle triplere girdi bu?'' Azar kılıcının kabzasına yolladığı elini geri çekti ve bir nefes verdi. ''Ama sormadan edemeyeceğim, gerçekten, nasıl oldu o?'' 

Elaheh konuşmayı kesmek istediğini belli edecek şekilde bir kere öksürdü ve araya girdi. ''Zend'i sorularla boğman için Büyük Maızk seni buraya göndermedi, değil mi? Dediğin gibi, Zend anlatmak isterse kendisi anlatacaktır.'' 

Azar kısa bir of çekti ve Zend'e döndü. ''Öyleyse işim bitti, görevi tamamladım. Ben gidiyorum; yaşlı adam seni sadece bir kere kurtarmamı söylemişti. Gerisi sana kalmış, iyi şanslar.'' 

''Tahmin ettiğim gibi,'' Elaheh Azar'ın konuşmasının bitmesinin hemen ardından konuşmaya giren kişiydi. ''Büyük Mazık sadece bir kere sana yardım etmem ve geri dönmem için bana görev vermişti, o geri dönmemi tembihlemeseydi burada kalıp seninle vakit geçirebilirdim ama maalesef görevim bunu gösteriyor. Daha sonra görüşeceğiz büyük ihtimalle, Chibui'den çıkınca yanıma gelmeyi unutma.'' 

''Al benden de o kadar. Gerçi, büyük ihtimalle Büyük Maızk geri dönmemi tembihlememiş olsaydı da geri dönerdim, işim gücüm var benim yahu!'' Azar gülerek konuştu ve Zend'e doğru dostça el salladı. ''Sonunda görev bittiğine göre ben bir fırlayayım, görüşürüz.'' dedikten sonra, aniden oradan kayboldu ve Zend onun enerjisinin de kendi hissetme bölgesinden çıktığını fark etti. 

''Nasıl gideceksiniz ki? Chibui'de kapıların açılmasına henüz dört yıl yok mu?'' Zend sorusunu Elaheh'e yöneltti.

Kadın küçük bir şekilde gülümsedi ve konuştu. ''Kapılar tek giriş ve çıkış yolu değil, gerekli şeyler için yeterli olan herkes buradan kapılar açılmadan çıkabilir.'' 

Zend bunu bilmediğinden dolayı birazcık utandı, ama belli etmedi ve kafa sallayarak gülümsedi. ''Pekala öyleyse, beni koruduğunuz için teşekkürler, biraz garip oldu ama...'' 

''Haha, sorun değil,'' Elaheh küçük bir kahkaha attı, ''sen de ayrıl buradan, ses çıkardık, birazdan Chibui'nin etrafındaki diğer Kutsal Seviye yaratıklar gelebilir, dikkatli ol. Görüşmek üzere!'' dedi ve o da, diğerleri gibi bir anda ortadan kayboldu. 

O da gidince, Zend yavaşça seslendi. ''Ranon?'' 

Ranon'dan hızlı bir cevap geldi, sonunda konuşmaya devam edeceklerdi anlaşılan. ''Evet, buradayım.'' 

Zend'in içinde ilk başta sitem etme isteği doğmuştu, ama aslında bunu kendisi de istemiş olduğu için bir şey söylemedi ve sessiz kalmayı tercih etti. 

''Gayet iyiydin Zend, o Astraclar'ın işin içine girmesi durumu eşitlemiş oldu. Kuklacının Fısıltıları zaten başlı başına adaleti bozan bir şeydi, bu yüzden sıkıntı yok. Pek de taraflı bir savaş değildi yani.'' Ranon yavaşça devam etti. 

''Eh işte, pek iyi olduğum söylenemez, ortalama hareket ettim. Birkaç tane yanlışım ve açığım oldu, şimdi düşününce daha rahat anlayabiliyorum. Her neyse, hemen kılıcı oluşturayım bari. Ne yapmam gerekiyordu şimdi?'' Zend aslında yapması gerekenleri aşağı yukarı biliyordu, ama yanlış bir şey yapma korkusu yüzünden Ranon'dan yapacaklarını dinlemeyi mantıklı buluyordu.

''Zend, normalde diğer büyülü yaratığı kullanacaktık, ama şu an elimizde Zehirli Güneş Akrebi var. Onun vücudu bir silah kaynağı olarak gerçekten güzel bir iş yapabilir, onun kuyruğu boyunca uzanan çelikten daha sert olan büyü dolu derisini birleştirirsek, elimizde etkili bir şey oluşacaktır. Onun kuyruğunu koparmaya çalış, iç hemen kuyruğunun bittiği yerde zehir keseleri olmalı. Gri Engerek'in sana verdiği kılıç ile bunu yapman mümkün olacaktır, ama bu biraz vakit alacağından biraz tehlike de arz etmiyor değil. Bu yüzden hızlı olmaya ve hemen işi bitirmeye çalış, şu an Kutsal Seviye diğer büyülü yaratıkların dikkatini çekmediğin için bir sorun yok. Ama dediğim gibi dikkatli olmalısın, şu an için bir tehlike olmaması hiç olmayacağını göstermiyor. Hızlı ol.'' 

Ranon'un söylediklerine uyarak Gri Engerek'in ona verdiği kılıcı yüzüğünden çıkaran Zend, hızlı bir şekilde Zehirli Güneş Akrebi'nin kuyruk kısmını kesmeye koyuldu. Büyülü yaratığın kuyruk kısmı bile o kadar büyüktü ki, Zend sadece kesmek için bile onu kaldırıp başka bir tarafa yatıramamıştı. Hatta bırak kaldırmayı, yerinden bile oynatamıyordu ki! Kuyruk akrebin gövdesine doğru kalınlaşmaktaydı, kuyruğun sadece orta bölgelerinin bile Zend'in tüm vücudunun kalınlığında olduğunu söylemek yanlış olmazdı.

Pek güzel geçmeyen yaklaşık bir saatin ardından, Zend, kesebilmek için Savaş Tanrısının Heyecanı'nı aktifleştirmek zorunda kaldığı kuyruğu sonunda kesmeyi başarmış, yere yığmıştı. 

Ranon'dan aldığı bilgilerle kusacak gibi hissetmesine aldırmadan akrebin zehir keselerini de çıkardı ve oldukça garip görünümlü üç adet keseyi, onları da kaldırmakta epey bir zorlandıktan sonra akrebin kuyruğunun üstüne koydu.

Şanslıydı ki onun bulunduğu bölgeye hiçbir büyülü yaratık gelmemişti, onu rahatsız etmemişti kimse. 

''Sonunda bitti...'' Zend yavaşça akrebin vücuduna yaslandı ve biraz soluklandıktan sonra sessizce mırıldandı. ''Ranon, peki şimdi ne yapacağım?'' Zend sıcak bir samimiyetle seslendi tekrar Ranon'a. Bir süre onunla konuşmamıştı ve onunla konuşmanın kendisinin üzerinde gerçekten çok büyük bir etkisi olduğunu fark etmişti. Ranon olmasaydı hali ne olurdu?

''Siyah Gökyüzü'nün kullanımının oldukça kolay olduğunu biliyorsun, tüm malzemeler burada olduğuna göre tek yapman gereken tam olarak durulmuş bir halde olan bir enerji ile Siyah Gökyüzü'ne enerji aktarımı yapman, daha sonra da hayal etmen. Gerisini o büyülü eşya kendi kendine halledecektir, oldukça zahmetsiz bir kullanımı var. Zaten bir ağır kılıcın görünümü pek değişemiyor, bu yüzden ne olarak hayal ettiğinin etkisi minimum seviyede olacaktır, ağır kılıç istediğin için Siyah Gökyüzü bunu kendi kendine yapabilecek bir eşya. O gerçekten epey değerli, Hollis'e binlerce kere teşekkür etmelisin.'' Ranon epey rahat olduğu konuşmasını sürdürdü. 

Zend de onun dediklerine uyarak Ranon'un ağzından düşenleri harfiyen uyguladı. Enerjisinin vücudundan biraz çekildiğini hissetti, daha sonra gözlerini açtığında ise, kendini, karşısındaki muazzam şeye ağzı açık bakarken buldu.

***

1605