Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

140. Bölüm Astraclar

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Ayağını büyülü yaratığın kafa kısmına basarak kılıcını sertçe çekmiş olan adamın bakarak konuşmuş olduğu taraftan çalılıklardan geldiği belli olan bir hışırtı, ilk olarak Zend'in dikkatini çekmiş olan şey idi. Zend o adamın seslenmiş olduğu kişiye doğru bakmak için hızlıca o adamın baktığı, bir hışırtı sesinin çıkmış olduğu, kendisinin biraz sağ tarafında kalan ağaçlara doğru baktı. Birkaç saniye sonra, karanlıkta, bir insan silüetinin olduğunu ve o silüetin ağacın üzerinden yavaşça ilerlediğini, daha sonra da bir çırpıda aşağı atladığını gördü.

Birkaç saniyelik bir süre sonra o silüetin sahibi olan kişi ağaçların engellediği ay ışığının ona ulaşamadığı o karanlık bölgeden yavaş yavaş ilerleyerek, zarif bir şekilde kendini ay ışığının onu bulabileceği; Zend'in ve oradaki diğer kişilerin onu görebileceği, ağaçların arasında aydınlık kalmış olan bir yere doğru ilerleyerek kendini Zend'lere yakınlaştırdı ve oradaki herkesin onu görebilmesini sağladı. Onlara doğru ilerlerken kafası hafifçe yere eğikti ve birine bakmadığı anlaşılıyordu. Kafasını tıpkı biraz önceki eylemleri gibi yavaşça kaldırarak ilk olarak Zend ile göz göze geldi, Zend'in samimiyet ve güven duygusunu bir anda hissetmesini sağlayan bu gözler, yarım saniye kadar sonra Zend'in gözleri ile buluştuğu pozisyondan hızlıca kaçındı.

''Demek yaşlı adam seni de görevlendirmişti.'' Elindeki kılıcı etrafa doğru hızlı bir hareketle sallayarak kılıcın üzerindeki kanın çoğunluğunun, yerde, büyülü yaratığın biraz önce sürdürmüş olduğu Zend ve diğer çocuğu bulmaya çalışması olayından nasibini almış, birçok yerde ezilmiş ve büzülmüş olan çimenlerin üzerine sıçramasını sağlayarak kılıcının büyük bir kısmının temizlenmesini sağladı ve onu çevik bir hareketle sırtındaki kına koydu. Kılıç biraz önce büyülü yaratığın kafasına saplandığında oldukça küçük görünüyordu; bunun sebebi büyük ihtimalle büyülü yaratığın vücudunun oldukça büyük olmasıydı. Adam onu sırtına yerleştirdiğinde, aslında pek de küçük olmadığı, hatta normal kılıçlara göre oldukça iri, geniş ve uzun olduğu anlaşılabiliyordu. Adam onu beline takmış olsaydı, büyük ihtimalle tam olarak yan durmadığı takdirde yere sürünüyor olurdu.

''Evet, benden de birinin bir süre boyu güvenliğini sağlamam için bir ricada bulunmuştu.'' Biraz önce bir ağacın dallarından birinden atlamış olan, şu an ay ışığına çıkmış ve yüzünü gözler önüne sermiş olan kişinin ağzından çıkan ince, bir o kadar da ahenkli ve aynı zamanda da güçlü olan ses, rüzgarın uğultuları eşliğinde yumuşakça Zend'in kulağına ulaştı. ''Daha doğrusu, rica değil, üstü kapalı bir emirdi de diyebiliriz. Elbette bu emirden şikayetçi olduğum söylenemez.''

Zend son konuşmuş olan kişiye baktığında, gözlerinin ve hatta ağzının şaşkınlıkla açıldığını en azından on beş saniye boyunca fark edememişti. Tekrar kendine geldiğine ağzını hemen kapattı ve utançla, kadının yüzüne kendi kendine odaklanmış olan gözlerini hızlıca kaçırdı ve başını eğdi. Kulağına taşınan hafif, biraz öncekiyle aynı ses tonuna sahip olan küçük bir gülüşün sesini de duymuştu, bu, Zend için havanın iyice ısınmasına ve çocuğun esmer teninin dışarıdan belli olacak şekilde kızarmasına neden olmuştu.

Kadını ilk olarak gördüğü ve onun yüzünün tamamı ile karşı karşıya kalmış olduğu o an, Zend'in gözlerinin önünden gitmemişti hala. Ve bir süre boyunca da gidecek gibi görünmüyordu, zira Zend hayatındaki nadir anlardan birini yaşamıştı o an. Kalbi birden göğsünü delecekmiş gibi atmaya başlamış, Zend'in heyecanlanmasını sağlamıştı. Ama bu da pek uzun sürmemişti tabii, Zend gözlerini ondan çektikten beş saniye kadar sonra heyecanını dindirmiş ve kalbinin sakinleşmesini sağlamıştı. Zend duygularını kontrol etmekte o kadar zorlanmıyordu artık, geçen üç yıldan sonra, hislerini tutmayı öğrenebilmişti. Tabii belirli bir sürenin altında onları kontrol etmekte zorlandığı oluyordu, ama uzun süreli bir şekilde istenmeyen duyguların içine girmekten kaçabiliyordu artık Zend.

Kadının yüz hatları çok belirgindi, Zend'in ilk olarak dikkatini çeken şey bu olmuştu. Elmacık kemiklerinden çenesinin yan kısımlarına kadar olan kısımlar içeriye doğru rahatsız etmeyecek derecede çöküktü, çenesi dışarı doğru birazcık çıkmıştı ve alnı, oldukça ince ve zarif bir görünüme sahip olan ellerinden birinin yandan uzunluğunu geçmeyecek kadardı. Omzuna dökülen kahverengi saçları, şeftali rengini adeta benimsemiş dudakları ve kahverenginin açık tonlarına kaçan gözleri ile birlikte oldukça göze hitap eden bir görünüme sahipti. Üzerinde mavi bir kıyafet vardı ve bu kıyafet, onun üstüne düşen ışığın onunla iyice uyum sağlamasına, karanlık olan ortamda adeta mavi bir çiçek gibi parlamasına neden oluyordu. Zend dünya üzerinde, onu görmekten haz almayacak tek bir kişi bile olmadığını düşündü bir anlığına.

Zend gözlerini çekmesiyle birlikte yüzüne vuran rüzgarın ona normalden daha soğuk geldiğini fark etti ve o an gerçekten kızarmış bir durumda olduğunu kendine kanıtladı. Neden kızardığını bilmiyordu açıkçası, sadece bir aptal gibi o kadının suratına bakarak yaptığının onu rahatsız edip etmeyeceğini hiç düşünmemesinden kaynaklanan bir utanca sahipti. Kimseye fark ettirmemeye çalışarak derin bir nefes aldı ve kılıcını sırtındaki kına sokmuş adama doğru bakmaya başladı. "Siz kimsiniz?" diye kısaca sordu, o kadının biraz önce kendi isminden bahsettiğini açıkça duymuştu, onların kim olduğu ile ilgili tahminleri olsa da, bunları kesinleştirmek gibi bir isteğe sahipti.

"Ah, doğru, sana kendimi tanıtayım küçük dostum," Biraz önce tek saldırısıyla Zehirli Güneş Akrebi'nin canını alan ve Zend'in o lanetli durumdan kurtulmasını sağlayan kişi, sırtındaki kılıca yaraşır bir diklikle gözlerini bir süre önce ağaçtan aşağı atlamış olan kadından çekerek Zend'e odakladı. "Bana Azar diyorlar, ikinci nesil bir Astrac'ım. Savaş Kolu'nun bir üyesiyim aslında, biraz ayrıntıya inmek gerekirse. Büyüğüm olan Maızk'ın benden istediği gibi, gelişimini engellemeden senin can güvenliğini sağlıyorum." Adam yüzünün üstüne düşmüş olan siyah saçlarını bir çırpıda yukarıya doğru yolladı ve derin olduğu anlaşılan birkaç yarayı gözler önüne serdi. Zend ilk bakışında onun gerçekten muhteşem bir savaşçı olduğunu anlamıştı, adamın sadece o tehlikeli görünüşü bile etrafa tehditler savurabiliyor gibiydi. Adeta, 'Ben üstün bir savaşçıyım!" diye bağırıyordu onun oldukça keskin olan bakışları. O konuşmasını bitirince, Zend'in biraz önce gözlerini kaçırmış olduğu kadın Zend'in bulunduğu konuma doğru ilerleyerek tıpkı diğer adam gibi kendini tanıtmaya başladı.

"Ben de Elaheh." Kadın Zend'e bakarak gülümsedi. "Azar gibi bir Astrac'ım, üçüncü nesilim, ama yakında iki olacağım, endişen olmasın. Ben onun gibi epeyce yanlış yöntemlere başvuran Savaş Kolu'nun bir üyesi değilim tabii, ben bir büyücüyüm, Büyü Kolu'nun içindeyim. Astrac'ın ismini yüceltmeye tüm kalbimle istekliyim, ama Büyük Maızk'ın istediği şekilde Azar'ın dikkat etmeyebileceği yerlerde de sana büyük bir zarar gelmemesi için Astrac'ta yükselmemi duraklatıp buraya geldim. Memnun oldum!" Kadın elini Zend'e uzattı ve Zend hemen karşılık vererek onun bir tanrıçanınkini andıran elini sıktı. Öte yandan diğer adam ona elini uzatmamıştı, ama bunu saygısızlık için değil de, bu hamleyi Zend'den beklediği için yaptığını tahmin ediyordu Zend. Biraz sonra kendi ismini söylemesi gerekeceği zaman gelecekti, o sırada o adamın elini sıkacağını kendine tembihlemişti. Kadının elini bıraktıktan sonra, onların kaçıncı seviye olduğuna bir göz atmak istedi ve tüm enerjisini odaklayarak buradaki insanların kaçıncı seviyede olduğuna bir baktı. O adam İmparator Seviyesi'ndeydi, enerji seviyesi ise oldukça şaşırtıcıydı. O adamın vücudundan sızan enerjilere bakarak, Zend rahatça söyleyebilirdi; o adamın enerjisi Karkan ve Fun'un toplam enerjilerinden daha fazlaydı! Zend o anda o adama saygı duymaya başlamıştı.

Kadına baktığındaysa, onun da Dünya Seviyesi'nde olduğunu gördü. Yine onun da, tıpkı diğer adam gibi enerji seviyesi Zend'in gördüğü Dünya Seviyesi mensuplarına göre oldukça fazlaydı. Daha doğrusu onun enerjisi biraz daha kararlı gibiydi, sanki normalde olması gerekene göre daha sağlam ve dayanıklı bir durumdaydı. Enerjisi farklı bir yapıdaymış gibiydi aslında. 

Chibui'nin, birinden kaçarmış gibi bir hızla etrafta koşuşturan, Zend'in ter damlaları süzülen alnında dans eden ve Zend'in her bir saç tanesi ile tek tek ilgilenerek; onların yerini değiştirerek karışmalarını, Zend'in onlarla uğraşması gerektiği bir konuma girmelerini sağlıyordu. Gökyüzünde kısacık bir zamanda toplanmış, bir müddettir yeryüzünü taşlıyor olan yağmurları aşağıya yollayan devasa bulutlar, hızlı bir şekilde ayrılmaya ve gökyüzünde yıldızlarıyla birlikte naif bir şekilde süzülen Ay'ın tekrar kendini sahneye sunmasına izin vererek dağıldı ve Chibui'nin ucu görünmeyen zirvesiyle birlikte, gökyüzündeki muazzam manzarayı gözler önüne serdi. 

Zend, bir anda gözle görülebilecek hızla yok olmuş olan o koca koca bulutların gitmesiyle birlikte hafifçe şaşkınlığa uğradı, havanın biraz önce yağmurluyken şimdi bir anda açılmasını beklemiyordu.

''Şaşırtıcı, değil mi?'' Orada son olarak konuşmuş kişi olan Elaheh, Zend'in şaşkınlık içerisinde gökyüzüne baktığını fark ederek yavaşça ona doğru biraz daha yaklaştı ve elini onun omzuna atarak sessiz bir ahenkle ağzından düşürmeye başladı kelimeleri. ''Bir anda onları dağıtabilecek, toplayabilecek, onların yağmurunu kontrol edebilecek güçler... Akılalmaz bir şey bu değil mi, sanki gerçek olması imkansızmış gibi.'' Elaheh, şu anda tıpkı Zend gibi gökyüzüne doğru şaşkınlık ve hayranlık içinde bakıyordu. ''Bulutları kontrol etmek, gökyüzüne hakim olmak! İşte bu, büyü! Bize bu yetenekleri veren şey...'' Kadın derince bir iç çekti. ''Büyü gerçekten hayran olunacak bir şey, haksız mıyım? Ah, senin anlaman pek mümkün olmayabilir tabii Zend, sen bir savaşçısın değil mi? Sizler büyünün zerafetini anlamakta biraz zorlanabiliyorsunuz.'' Elaheh, Zend'in omzunu bir kere nazik ve yavaşça sıktı ve hafif bir alay içerecek bir şekilde gülümsedi, konuştu. 

''Sanırım,'' Zend de ona gülerek cevap verdi ve içinden geçirmeden edemedi: O kadın orada onun büyüsünü görse ne yapacaktı acaba? Zend Ranon'dan birkaç şey dinlemişti büyüsü hakkında, biliyordu ki onun büyüsü oldukça farklıydı. Üstelik o deli adam bile onun büyüsünü takdir edecek şekilde birkaç şey söylemişti, daha doğrusu söylememişti, birkaç kelimeyi gevelemiş durmuştu ağzında. Ama onun söyledikleri daha çok övme yönündeydi ve geveliyor olsa bile o adamın bir şey hakkında böyle şeyler söylemesi oldukça ilginç ve garip bulunabilecek bir durumdu. Son üç yılında onun yanında kalmak zorunda kalmış olan Zend, belki de dünya üzerinde bunu en iyi anlayabilecek kişiydi. ''savaşçılar olarak büyüyle pek içli dışlı değiliz sonuçta.'' dedi kendini yavaşça gülmeye zorlayarak ve yüzüne yapmacık bir gülücük yerleştirdi. 

''Hah!'' Azar, Zend'in yanına doğru ilerlemiş ve onun omzuna sertçe indirmiş, konuşmaya başlamıştı. ''Bir savaşçının tabii ki o büyü denen orta seviyeli şeyi aşağıda bulması normal, bizler kendi enerjimiz ile ölümsüz olabiliyor, birçok şeyi yapabiliyoruz. Büyü ile değil. Değil mi Zend? Bizim ona ihtiyacımız yok! Gökyüzünü kontrol etmek mi, bulutları dağıtmak mı?! Hmph, bunlar hiçbir şey değil! Önemli olan kılıcını alıp düşmanların arasına dalıp kısa sürede en büyük etkiyi yaratarak olayı bitirmektir! Sen kılıçsız kazanılan bir zafer gördün mü?! Tabii ki görmedin, çünkü öyle bir şey yok! Ama ben büyüsüz kazanılan savaşlar gördüm, doğal olarak gördüm, çünkü bu gayet mümkün!'' 

Zend kendini zorlayarak biraz daha gülmeye çalıştı. ''Hehe, evet, o da doğru.'' 

''Tch tch tch, bu barbarlık!'' Elaheh'in yüzüne yerleşmiş olan ifade durumu açıklar nitelikteydi, o gıcık olmuş yüz ile başka bir şey söylemesine gerek yoktu aslında. ''Zaten Büyük Mazık da o yüzden senin arkandan da beni görevlendirmiştir değil mi, senin arkanı toplamam için!'' 

''Neyse neyse, eminim Gri Engerek'in düşündüğü başka şeyler vardır.'' Zend şu an Azar'ın öfke katsayısının oldukça yükselmekte olduğunu ve sinirli bir şekilde Elaheh'in üzerine yürümeye başladığını görünce, hemen durumu yumuşatmak için bir şeyler söylemeye başladı. ''Birbirinizi görmemiştiniz Chibui'de, değil mi? Onun burada ilk söylediği şey bunu gösteriyordu.'' Zend Azar'ı işaret etti. ''Neden ikinizin görevi de aynı olmasına rağmen birlikte değildiniz?'' Zend aslında birden bu kadar samimi bir şekilde konuşmaya girmeyi rahatsız edici buluyordu, ama aniden konuşma buraya yuvarlanmıştı, ne yapacağına tam olarak karar verme imkanı olmamıştı onun da. 

Zend sorduktan hemen sonra Elaheh Azar'a doğru baktı ve ince, turuncu ve kırmızı karışımı bir renge sahip olan dudaklarını tekrar araladı: ''Doğrusunu istersen Azar'ın buralarda olduğunu birkaç ay önce fark etmiştim, ama başka bir görevde falan olduğunu düşündüğüm için herhangi bir eylemde bulunmadım.'' 

''Ne tesadüf ama! Ben de öyle.'' Azar, Elaheh'in bitirmesinin hemen ardından konuştu. 

Elaheh ekledi. ''O halde biraz önce neden 'Demek yaşlı adam seni de görevlendirmişti.' dedin?'' Azar'ın bir cevap vermediğini ve ağzında bir şeyler gevelediğini zaman bir kahkaha patlattı kadın. ''Aslında hiç fark etmemiştin değil mi? Hahaha...'' 

''Hayır, fark etmiştim dedim ya!'' Azar kendini savunmaya geçti hemen, dalga geçilmek gibi bir niyeti yokmuş gibi görünüyordu.

''Neşenizi bölmeyi hiç istemiyorum genç Astraclar, ama dostumu almam gerekiyor.'' Bir ses, orada yankılanıverdi. 

***

1851