Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

142. Bölüm İlk Kılıç (2)

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Zend'in gözleri bir iki dakika kadar kapanmayı başaramadı, çünkü Zend gördüğü nesne karşısında dehşete düşmüştü! Açık bir şekilde söylemek gerekirse Zend'in aklında bir ağır kılıç görüntüsü oluşmuş değildi, zaten geçmişte gördüğü tek ağır kılıç o garip adamın o gece Zend'e vurduğu ağır kılıç olduğu için her ağır kılıç dediğinde aklına o kılıç gelmekteydi. Elinden geldiğince kendine göre görünüşünü belirlemeye çalışmıştı ama, pek fark ettiği söylenemezdi. Yine de gözüne çarpan birçok değişiklik vardı. 

Yere serili olan devasa kılıca bakmaya devam ederken, hemen içinde ona yaklaşma isteği belirdi ve istemsizce kılıca doğru yaklaşıp düşecekmişçesine eğilerek onu incelemeye koyuldu. Bu sırada güneş yavaş yavaş gökyüzüne çıkıyor ve Chibui'nin görkemi, güneşin ışıkları altında artmaya başlıyor ve etrafındakileri ona tekrar tekrar hayran bırakmaya devam ediyordu. Güneşin kendini göstermesiyle birlikte Zend'in önündeki kocaman kılıcın havası da iyiden iyiye değişmeye başlamıştı, Zend onu gün yüzüyle görmek için sabırsızlanıyordu o an, çünkü güneş henüz tam olarak ortaya çıkmamış olsa bile o parlamaya ve adeta o bölgeye, etraftaki her şeyden farklı olduğunu gösterirmiş gibi bir hava yaymaya başlamıştı. Güneşin doğmaya başlamasıyla birlikte, etrafta günün başlamakta olduğunu herkese haber veren kuşlar zevkle ötmeye başlamış, Zend'in keyfinin fazlaca artmasına neden olmuşlardı. 

Zend elini yavaş bir şekilde kılıcın gövde bölgesindeki yatay yüzeyine sürdü ve sağ işaret parmağıyla bir kere ona tıklattı. Çıkan sert ve tok sesle birlikte elini hemen geri çekti ve onu incelemeye, bu anı hafızasına kaydetmeye devam etti. 

Kılıcın rengi siyahtı, Zend'in Siyah Gökyüzü ile oluşturulmuş bir kılıçta olmasını beklediği üzere. Zaten böyle olmasaydı, büyük bir ironi olmaz mıydı? Göz kararı ile kılıcın genişliği Zend'in gövdesinin genişliği kadar vardı, boyu da Zend'in boyu kadar olmasa da, Zend'den en fazla bir karış daha kısaydı. Çok kalın olduğu söylenemezdi, ama bir şeyleri kesmeye yarayacak gibi de görünmüyordu, Zend hemen onun yan tarafına eğilmiş ve bakmıştı, gördüğü üzere kılıç çok kalın olmasa da en azından üç ya da dört parmak civarında bir kalınlığa sahipti. Aslında bu normal bir kılıç için çok kalın olarak nitelendirilebilirdi, Zend bu yorumu, kafeste o büyülü yaratığa ve o adama karşı ilk kez kullanmış olduğu, daha sonra da Gri Engerek'in ona verdiği, ama Gri Engerek'ten aldıktan sonra hiçbir zaman onunla birlikte o sahnedeki hislerini elde edemediği, sanki Zend'in onu almasıyla sıradanlaşmış olan o kılıç ile önündeki kılıcı karşılaştırarak yapmıştı. 

Zend'in önündeki kılıç, tıpkı Gri Engerek'in ona vermiş olduğu kılıçtaki gibi keskin bir tarafa sahipti. Daha doğrusu keskin değil de, diğerine göre daha incelmiş olan ve tek tarafı keskin bir kılıca benzer bir görünüm kazandığı söylenebilirdi. İnce gibi görünen taraf, kılıcın yukarısına doğru çıkıldıkça dikkatli bakılmadıkça fark edilmeyecek şekilde kalın olan tarafa doğru kavis almaktaydı, kılıcın en üst bölgesi de ince olan kısma uyum sağlayacak şekilde kalın olan tarafa doğru usulca yatmış ve bir yalman, yani yukarı doğru iki taraftan da incelen ve rakibi dik olarak delebilmeyi sağlayan kısmı oluşturmamıştı. Kılıç oldukça göze hitap ediyordu aslında. 

Kılıcın geniş kısmının ince tarafa doğru yakın olduğu bölgesinde kılıcı boydan boya kaplıyor olan bir çizgi vardı, Zend oraya yavaş ve ürkekçe dokunduğunda orasının içeriye doğru kesilmiş gibi olduğunu, bir uzunca bir çiziğe benzediğini fark etti. Kılıcın güzel görünmesini sağlayan bir şey gibiydi daha çok, onun bir işlevi olduğunu sanmıyordu Zend. 

Zend Siyah Gökyüzü'nün bir taş olduğunu düşünüyordu, onunla oluşturulacak kılıcın da taşımsı bir yapısı olacağını tahmin ediyordu. Ama böyle olmamıştı; Zend ona dokunduğu her an sanki bir metale dokunuyormuş gibi hissediyor ve ona tekrar tekrar tıklattığında çıkan metalik sese her defasında şahit oluyordu. Kılıç aslında metalden yapılmış gibiydi, Siyah Gökyüzü'nün oyunlarından biri olsa gerekti, Zend bunu fazla düşünmedi ve önündeki muazzam aleti incelemeye devam etti. 

Kılıç, kabzasına doğru inildikçe azar azar kalınlaşıyordu. Üzerine vuran ışığı yansıtmasıyla birlikte Zend'in gözlerini kırpıştırmasına neden olan kılıcın parlak yüzeyinin bittiği yerde, kılıcın oraya kadar ulaşmış olan tüm tabanını içine alan, tıpkı kılıcın metal kısmı gibi oldukça büyük olan kabza başlamaktaydı. Kabzanın koyu yeşil bir rengi vardı, ama Zend bundan tam olarak emin değildi, güneş tam olarak açmadığı için onun rengi normalde olduğuna göre daha koyu görünüyor olabilirdi. Yine de bunu umursamadı, böyle gayet güzel görünmekteydi. Kabzanın kılıcın metal kısmının tabanını işgal ettiği kısımlardaki bazen yuvarlak, bazen de uzadıkça uzayan, kabzanın etrafını dolaşan işlemeler ilk olarak dikkat çekiyordu. Zend'in tutacağı yerin üzerinde de yıldıza, topa, Güneş'e, hatta Ay'a ve yıldızlara bile benzeyen birçok motif vardı. Zend ona ilk baktığı andan itibaren gözlerine hakim olamamaktaydı, aşık olmuştu resmen! Kılıcın tamamında çok ayrı bir hava vardı, öyle ki, Zend sadece ona bakmasıyla bile ondan gelen asaleti ve eşsizliği teninde hisseder olmuştu. 

Kılıcın oldukça uzun olan metal gövdesinde kendi yüzünün yansımasını görebiliyordu Zend, o yüzey oldukça karanlık olmasına rağmen adeta parlaktı da. Zend uzun zamandır ilk defa kendi yüzüne bakma fırsatı yakalamıştı o an, kendini uzun bir aradan sonra tekrar görmüştü. Görmesiyle birlikte de ufak çaplı bir şoka uğradığı söylenebilirdi aslında, Chibui'de kendini görebileceğin bir şey bulmak pek kolay değildi ve geçen üç yılda da kendi yüzünü bir kez bile görememişti. Şu an onu her an yutabilecekmiş gibi görünen siyah, derin yüzeyin üzerindeki, yüzeyden bile daha siyah olan iki göz, sanki ona ait değildi. Zend karşısında gördüğü iki göz karşısında donup kalmıştı, çünkü sadece onlara bakmasıyla bile içinde bir ürperti yükselmiş, tüyleri diken diken olmuştu. Sanki karşısında duran iki siyah boncuğu andıran gözler, hiçbir duygunun esiri değildi. Kaşları daha kıvrımlı bir hal almış, çenesinde yüzünün iki tarafında da olmak üzere kemikleri kendini iyice belli etmeye başlamış, kirpikleri hatırı sayılır derecede kendilerini belli edebilecek seviyeye gelmiş, burnu hafifçe büyümüş ve ileri doğru çıkmış, şakak kemikleri belirginleşmiş, sürekli eliyle kafasının üstüne veya yanlarına attığı tıpkı karşısında duran siyah kılıç gibi olan kapkara saçları uzamış ve omuzlarına doğru ilerlemeye, esmere yakın olan teninin rengi de açılmaya başlamıştı. Zend bu renk değişimini simsiyah bir yüzeye bile fark edebilmişti, bu da demek oluyordu ki; düzgün bir aynaya baksa şu an gördüklerinin daha açık bir rengini görecekti. Zend'in karşısındaki şu an Zend değildi, başka biriydi. Anlaşılıyordu ki, artık fiziksel olarak da eski Zend'den eser kalmamıştı. O normalde olsa buna daha da çok şaşırırdı, ama şu an önündeki büyük kılıç onun ilgisinin büyük bölümünü çektiği için başka pek şeye şaşıramamaktaydı. 

Bir müddet daha kılıcı inceleyip hayranlığını sürdürdü, kılıcın her ayrıntısını, her işlemesini ve motifini, her kavisini ve metalin -veya en azından metal olduğunu tahmin ettiği şeyin- kıvrımlarını kafasına kazımış, onu tamamen ezberlemişti. O, şu ana kadar elde etmiş olduğu en güzel şeydi sonuçta...

Zend bir an önce onu kullanabilmeye başlamak ve onu yüzüğüne koymak için bir hamle yaptığında, Ranon onu sesiyle durdurdu: ''Zend, onun enerjisini hissedebiliyor musun? Senin yüzüğün, size Beyaz Taç'ta verdikleri yüzüklere göre üstün olsa bile, onu içine sığdırabileceğinden emin değilim. Çünkü bildiğin üzere o yüzüklerin tamamı aslında eşyayı değil onun enerjisini hapsediyor ve eşyayı geri almak istediğinde istediğin eşyayı tekrar enerjisinden maddesel haline çevirerek sana iletiyor. Onun enerjisini taşıyabilecek bir yüzüğe sahip olup olmadığından emin değilim, üstelik şu kabus gördüğün gece elde ettiğin kağıdın yüzükte kapladığı yer acayip fazla, senin yüzüğün hem o kağıdı, hem de kılıcı birden depolayabilecek alana sahip değil. Büyük ihtimalle şu an denesen bile onu yüzüğe sokmayı başaramayacaksın, bu yüzden yüzüğünün içindekileri boşalt ve kılıcı öyle içeri almaya çalış.'' 

Zend Ranon'un söylediklerine sonsuz bir güvenle uyarak hemen yüzüğündeki her şeyi boşalttı ve bu şekilde önündeki müthiş görünümlü kılıcı yüzüğüne sokmaya çalıştı.

İlk denemesinde başaramamasına rağmen ikincide kılıcı yüzüğe sokmayı başarabilmişti, bununla birlikte anında yüzüğün tüm kapasitesinin dolduğunu hissetmesi hiç zor olmamıştı. Tam olarak ucu ucuna yettiğini fark ederek derin bir oh çekti ve önünde olan birkaç parça eşyayı, kucağına, ceplerine doldurup bir mağara bulmak için ilerlemeye başladı. Hollis ile birlikte kaldıkları mağaraya gitmek istiyordu aslında, orada ustasıyla birlikte kaldığı için orası onun için özeldi, ama şu an o bölgeye oldukça uzak bir konumda bulunuyordu ve oraya kadar gidecek enerjiye sahip olduğundan emin değildi. Belki daha sonra gidebilirdi, şu an onun için önemli olan buraya yakın bir yer bulmaktı. Gece yapmış olduğu savaştan ötürü enerjisi oldukça azalmıştı, belki de uyandıktan sonra enerjisinin tamamını doldurmak için oturup meditasyon yapması gerekebilirdi. 

Tam ormanın içine doğru dalıyordu ki, bir anda bir şey unuttuğunu fark etti ve arkasına dönerek kuyruk bölgesi ile kılıç yapmış olduğu Zehirli Güneş Akrebi'ne doğru ilerledi. 

''Az daha hatırlayamayacaktım!'' dedi ve Gri Engerek'in ona verdiği kılıç hariç elindekileri bir kenara bırakarak Zehirli Güneş Akrebi'nin vücudunda birkaç çalışmaya daha başlamak için bir nefes çekti. Sonuçta Kutsal Seviye bir büyülü yaratığın öz suyu her zaman bulunabilen bir şey değildi ve acayip değerliydi! Kutsal Seviye büyülü yaratıkların her şeyi değerliydi aslında, Zend Zehirli Güneş Akrebi'nin diğer bölgelerini burada bırakmak, hatta Sanzirna, Dealdor ve Xienao ile birlikte, aslında Üstün'ün büyük katkılarıyla öldürmeyi başardıkları büyülü yaratığın vücudunu bırakmak zorunda olduğu için içten içe üzülüyordu bile. Elinde imkanı olsaydı hepsini yanına alırdı, Ranon onlardan binlerce etkili hap yapabilirdi sonuçta. O adamın tıbbi yetenekleri oldukça gelişmişti, Zend ondan gelecek bir iksiri ya da bir hapı asla reddetmezdi. Ama ondan bunlardan birini yapmasını da istemiyordu çünkü öyle bir durumda kendini Ranon'a karşı çok borçlu hissederdi, şu an bile Ranon'un onun için yaptıklarını düşündüğünde utançtan ölüyormuş gibi hissediyordu, eğer Ranon'dan hap veya iksir yapmasını isterse nasıl utançtan yerin dibine girerdi, tahmin bile edemiyordu, etmek de istemiyordu. 

Bir sürelik uğraşın sonunda Zend koluyla alından gözlerine doğru hücuma geçmiş ter damlalarını silerek büyülü yaratığın öz suyunun içinde bulunduğu yuvarlak görünümlü keseyi aldı, onu yüzüğüne koyamayacak bile olsa yanında taşımaya razıydı, onu oracıkta bırakmaktansa yanına alıp onunla hiçbir şey yapmamayı bile tercih ederdi. Emek vardı onda emek! 

Yüzüğünden çıkardığı tüm eşyaları geri kucağına almasıyla tekrar düşürmesi bir oldu. Bir anda başı dönmeye ve gözleri kararmaya başlamıştı çünkü, dün gece savaştığı kişinin ona saldırmasını söyleyen kişiyle yaptığı Zend'in saldırıya uğramasını içeren konuşmayı duyduğu andaki his, yine onu tekrar yakalamıştı. Ama bu sefer çok daha tanıdık gelmişti, sanki daha önce de yaşamıştı bunu... Bir anda, aklında belirdi. bu hissi daha önce yaşadığı an, Qouen'in bir aileyi öldürdüğünü gördüğü andı! 

Bu seferde de, gözleri yeni yeni doğan güneşin Chibui'ye yolladığı ışıklardan mahrum kalmaya, dizleri çimeni hissetmeye başlamış, ellerini yere atıp tüm vücudu ile birlikte düşmemek için beklemeye başlamıştı. Biraz sonra bu lanet şeyler geçecek ve bir şey görecekti çünkü, tahmin edebiliyordu. Gördüğü şeyi merak da etmekteydi tabii, bu yüzden şu an sabrediyordu. Ama bilmiyordu ki, uzun bir zaman, rüyalarında biraz sonra göreceği şey, tekrarlanıp duracaktı...

İki yıl sonra.

***

1740