Elinize sağlık. Ahaha adamın arkasinda yardim edenleri var kim acaba onlar :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
139. Bölüm Mücadelenin Sonu
Zend, arkasını döner dönmez kendini bir anda geri attı ve çıkabildiği en yüksek hıza çıkarak; hala ağaca gömülü durumda olan çocuğun kolunu tuttuğu gibi hayatta kalmaları en yüksek olan yere, yani sık ağaçların arasına kaçmak için arkasına doğru döndü.
Zehirli Güneş Akrebi, bir o yana bir bu yana tehditkar bir şekilde salladığı iğnesini Zend'e doğrulttu ve kıskaçlarını açıp kapamaya başladı. Bunlar, saldırmak üzere olduğunun belirtileriydi, Zend o kıskaçların sesini ta Pounz'dan bile duyabilirdi artık, akrebin ne zaman saldıracağını kestirmek için öyle dikkatli dinlemişti, öyle odaklanmıştı ki o kıskaçların sesi zihninin içinde derince yankı bulmuştu. Zend'in kaçmak için en fazla yarım saniyesi vardı.
Zend can havliyle sağ ayağını yere vurarak kendini ileri attı ve koyu saçlı çocuğun kolunu sıkı sıkı tutarak, delici ve öldürücü olan, sadece ufacık bir çizik atmasıyla bile onu öldürebilecek güce sahip olan iğnenin, Zend'in hemen arkasındaki havayı kestiğini duymuştu o an, bir saldırıyı atlatmayı başardığını düşünerek hafifçe rahatladı, tek umudu olan ağaçların arasına doğru son hızıyla ilerleyişini sürdürdü. Öyle çabuk karar vermişti ki o anda, neden biraz önce savaştığı kişiyi yanına aldığının farkında bile değildi.
Zehirli Güneş Akrebi hala bir teknik kullanmış değildi, Zend onun yatışması ve geri yerine dönmesi için dua etmekteydi o anda, çünkü Zehirli Güneş Akrebi bir tekniğini kullanmaya karar verirse, işte o zaman Zend'in şansı biraz önceki gibi yaver gitmeyecek, daha ne olduğunu bile anlayamadan ölmüş olacaktı.
''Siz iki velet, bizim arazimize gelip birbirinizle savaşabileceğinizi mi sanıyorsunuz?!'' Zehirli Güneş Akrebi'nin kibirli ve üstün olduğunu belli edecek şekilde çıkan sert, baskıcı sesi, Zend'in kalbinin oracıkta durmasına yol açıyordu neredeyse. ''Siz ölümünüzü çağırdınız ve o geldi! Bugün burada ölmek sizin kaderiniz!''
Zend onun çoktan sinirlenmiş olduğunu ve bu sinirin kolay kolay geçmeyeceğini fark etti, o ciddileştiği zaman zaten kaçma imkanları olmayacaktı. İçinde olduğu durumu değerlendirmek için bile bir vakti yoktu neredeyse, arkasında öfkeli bir Zehirli Güneş Akrebi vardı onun! Bu kadar kısa alanda, birkaç saniye içinde yakalanması işten bile değildi. Kaybetmesi sadece zaman meselesiydi. Kendini hızlıca ağaçların en sık olduğunu gördüğü yere doğru yolladı Zend, Rüzgar Tanrısının Nefesi'ni kullandığı için Zehirli Güneş Akrebi onun nereye gittiğini görmemiş olmalıydı, en azından bir süreliğine düşünebilmek istiyordu.
''Kaçamayacaksın, aptallık yapma. Onunla anlaşmaya çalış.'' Zend kendini bir ağacın daha arkasına atmış ve henüz iki kere nefes alıp verebilmişken, başı Zend'in göğsünün önüne doğru sallanmakta olan koyu saçlı çocuk, ağzından dökülen birkaç damla kanı tükürdü ve sağ eliyle ağzını hızlıca sildi. ''Şu an bu tek çıkar yolun.''
''Senin arkadaşın nerede? Onu engelleyemez mi o?'' Zend onun konuştuğunu görünce vakit kaybetmemek için hemen açıkça sordu.
''Benim arkadaşım mı?'' Koyu saçlı genç, hafifçe kafasını kaldırdı ve kendini Zend'in omzundan arkaya doğru iterek indirdi, konuşmaya devam etti.
''Evet, şu sana benimle savaşmanı söylemiş olan kişi.'' Zend hızlı bir şekilde sorusuna cevap almak istediği için hızlıca cevap vermeye devam ediyordu. Bir yandan da arkasına doğru bakmaktaydı, şu an kendini bir şekilde bir ağacın arkasın atmıştı, Zehirli Güneş Akrebi ağaçlara birer birer iğnesini ve kıskaçlarını savurarak onları yok ediyor ve Zend ile o çocuğu arıyordu. Zend ilk adımıyla kendini iyice ileriye atmayı başarmıştı ilk başta, şu anda oldukları yerde bir süre güvende olmalıydılar.
''Sen onu nereden biliyorsun?'' Çocuk gözlerini sonuna kadar açarak Zend'e sordu. Belli ki şaşırmıştı, ama daha fazla vakitleri olmadığını o da biliyordu. Hemen bunu aklından atarak Zend'in bir önceki sorusuna cevap verdi. ''O buralarda, ama onun ne yapacağını hiç bilmediğimi söyleyebilirim. Onun kişiliği ve hareketleri hakkında tamamen bilgisizim. Ama biraz önce ben fena dayak yerken, senin beni öldürüp öldürmeyeceğin belli değilken müdahale etmemişti, şu anda da müdahale etmeyebilir. Ne yapacağı belirsiz olan biri o.''
''Lanet olsun.'' Zend bir lanet savurdu ve yıkılan ağaçların yeri art arda sarstığını görmeye devam ederek ne yapacağını bilemeyen bir hale girdi.
''Bu yüzden sana anlaşmaya çalışmanı söylüyorum. Normalde ben yapardım ama benim gibi şu an zar zor hareket eden birinin söyleyeceği şeyler onu daha da çok kızdırabilir. O Kutsal Seviye bir yaratık, dilimizi anlayıp konuşabiliyor, değil mi? O halde onunla anlaşabiliriz. Git ve onun huyuna gitmeye çalış, üstün olduğunu falan söyle ve hayatta kalmaya çabala.'' Koyu saçlı çocuk güçlükle nefes aldığını belli edecek bir şekilde ciğerlerini havayla doldurarak yavaşça eğildi ve göğsünü Zend'in onları getirmiş olduğu ağaca yasladı. ''Tabii beni bırakıp o beni nasıl öldüreceğini falan düşünürken kaçıp gitmek de bir seçeneğin. Rüzgar Tanrısının tekniğini kullanarak buradan uzaklaşman çok zamanını almayacaktır. Hala biraz enerjinin kaldığını biliyoruz, Savaş Tanrısı'nınkini bile kullanabilecek durumda olmalısın, yanılıyor muyum? Onu senin için oyalarım. Beni yendin, bunu kabul ederek senin dediğine uymak, gururumu korumanın tek yolu. Ne yapacağına çabuk karar ver ve yap. Yoksa geç olacak.''
Zend hayatındaki zor anlardan birini yaşadığını fark etmişti o an, sessiz olmaya çalışarak yutkundu. Biraz önce savaştığı birini ölüme terk etmesi oldukça doğal karşılanabilirdi; hatta onu direkt olarak kendisinin öldürmesi bile çok şaşılacak bir şey olmazdı. Ama şu an içinden bunu yapmak geçmiyordu, bu durumda Zend hiçbir şey düşünememişti ve kendini sakinleştirmek için yeterince hızlı olamamıştı. Koyu saçlı çocuğun ona verdiği fikirleri uygulamayı düşünüyordu sadece, ve bunlardan birini yaparken, fikri aldığı kişiyi ölüme terk edecekse, bu Zend'in gururunu çiğnemesini gerektiren bir durum olurdu. Büyük ihtimalle yapması gereken sadece Rüzgar Tanrısının Nefesi ile buradan uzaklaşmaktı ama kim bilir, eğer o yaratıkla anlaşabilirse belki de o kaplanın cesedini alma fırsatı da olabilirdi. Şu zamana kadar kiminle anlaşamamıştı da, onunla anlaşamazdı? Kendine güvenmesi gerektiğini biliyordu.
Nereden bulduğunu bilemediği bir cesaret ile saklandığı ağaçtan çıkarak onlara doğru epey yaklaşmış olan Zehirli Güneş Akrebi'ne bir bakış yolladı, kendini belli etti.
''Demek kendini ötekinin kaçması için feda edeceksin!'' Zehirli Güneş Akrebi tiksindirici bir şekilde kükredi, direkt olarak sesini yükseltmişti ve anında Zend'in üzerinde baskı kurmaya çalışan bir moda girmişti. ''Öyleyse öldükten sonra gittiğin yerden izlersin, senden sonra onun da nasıl öldüğünü!''
''Şey, aslında ben onun kaçmasını sağlamaya çalışmıyordum.'' Zend bir kere daha yavaşça yutkundu ve konuşmaya başladı. Ne diyeceğini hiç bilmiyordu, tek bildiği, biraz sonra yaptığı doğaçlamada eğer yeterli şeyler söyleyemezse ölmüş olacağıydı. Böyle bir durumda ne denirdi ki!
Akrep Zend'in söylediklerine bir cevap vermemiş, ama onun en azından bir cümle daha kurması için ona izin verdiğini Zend'den iğrenircesine takındığı ifadesiyle belirtmişti. Bir akrebin yüzünü görürken bunu anlayamayabilirdiniz tabii, zaten Zend de onun yüzünün tam olarak nerede olduğunu anlayamamıştı. Sadece onun açılıp kapanan ağzını ve ağzının üzerinde her biri tümsek şeklinde olan beş adet gözünü görüyordu. Birkaç şey daha söylemesine izin olduğunu nasıl anladığını açıklayamazdı, bir enerji ile falan, bir şekilde biliyordu işte. Zaten açıklayamayacağı ama bildiği binlerce şey yok muydu?
Kuşku ve korkuyla konuşmaya devam etti Zend. Sesinin seviyesini olabildiğince yukarı çıkarmaya çabalıyordu. Büyülü yaratığın, bir de onu duyamadığı için sinirlenmesini istemiyordu. ''Bizim amacımız sizi rahatsız etmek değildi!'' Zend'in aklına, ölmemek için söyleyebileceği gerçekten hiçbir şey gelmiyordu. O an bir yandan konuşup bir yandan düşünmek zorunda da olduğu için, aklı iyice tıkanmıştı ve dilinden yanlış bir kelimenin kaçmasının ölümü olacağı düşüncesi onu sıkıştırıyordu. Ranon bir kere yardım etmeyeceğini söylemişti, etmeyecekti, biliyordu Zend. Şu an içinde bulunduğu tehlikeye rağmen Ranon'un bir ses çıkarmadığını da ele aldığında, Ranon'un gerçekten hiçbir şekilde Zend'e ufacık bir yardımda bile bulunmayacağını anlamıştı. İçinden birkaç küfür savurdu, akrebin arka bacaklarını havaya doğru kaldırarak gökleri delmek istermişçesine yukarı çıkan iğnesi, tamamen yay şekli almış kuyruğunun ucunda Zend'e doğru hala korkutucu bir şekilde sallanmaktaydı. Zend bu sefer gerçekten çaresiz hissediyordu.
''Ama beni rahatsız ettiniz! Bunun olacağını bilmeliydin küçük çocuk, söyleyeceğin hiçbir şey seni şu an buradan kurtaramayacak!'' Büyülü yaratık tıslarcasına öfkeyle konuşmaya devam ediyordu.
Zend ne kadar düşünürse düşünsün, aklına söyleyeceği, onu bu durumdan kurtarabilecek tek bir söz bile gelmemekteydi. Yan tarafında ağaca yaslanmış vaziyette bekliyor olan çocuğun, 'Ahmak,' diye mırıldandığını duymuştu, kendisi, kendisini dışarıdan izliyor olsa aynı tepkiyi verirdi. Karşı çıkmak da istiyordu, ama yapamayacağından haberdardı. Boğazı düğümlenmişti sanki, vücudu da onun emirlerine uymayacak ve hareket etmeyecekmiş gibiydi, tüyleri çoktan diken diken olmuştu ve elleri yavaşça titriyordu.
Beklendiği üzere, Zehirli Güneş Akrebi atik ve hızlı bir şekilde iğnesini Zend'in karnına doğru gönderdi. Zend bu saldırıyı beklediğinden dolayı pek şaşırmamıştı ama yerinde durmak istemiyordu, kaçmak istiyordu, çok istiyordu ama yapamıyordu. Çünkü adeta donmuş gibiydi, genellikle onu koruyan pek çok şey olurdu, bir şekilde kendini güvenceye almayı başarırdı ama, şu an onu hayatta tutabilecek hiçbir şey yoktu. Zend'in bu denli bir karmaşanın içinde kalması da bu yüzdendi. Akrebin zehri onun canını pek sıkmazdı büyük ihtimalle, çünkü o üç yıl boyu birçok zehre maruz kalmış ve bağışıklığı bu sayede oldukça gelişmişti. Ancak zehir onu öldürmese bile o büyülü yaratık fiziksel olarak ondan çok daha güçlü ve üstündü, Zend'i kolayca yakalayıp parçalara ayırabilirdi, bu onun için hiç zor olmazdı.
Akrebin iğnesi, havayı yararak Zend'in karnına doğru ilerledi ve Zend'in ıslanmış kıyafetinin hemen önünde durdu, ince ve sivri kısmıyla Zend'in kıyafetinin alt kısmından tutarak yukarı doğru kaldırdı ve Zend'in gövdesini açığa çıkardı. Zend ne olacağının farkında olmadığı için ancak izleyebiliyordu. Kalbi göğüs kafesini kırmak istermişçesine çarpıyor, elleri titriyordu. Biraz önce dikkatsizce hareket ettiği için kendine lanet ediyordu ve söyleyecek hiçbir şey bulamadığı için kendine, içinde bulunduğu duruma defalarca kere daha lanet ediyordu.
Büyülü yaratığın upuzun kuyruğunun ucundaki iğnesi Zend'in kıyafetini kaldırmasıyla birlikte, Zend'in göğüs boşluğunun biraz alt kısmında olması gereken, daha önce doğum lekesine ve biraz zaman geçtikten sonra dalları bükülmüş eğri büğrü bir ağaca benzeyen, hatta şimdi de Zend'in göğsüne ve oradan da kollarına doğru siyah, yamuk ve dengesiz şeritler halinde ilerlemiş olan siyah şeyler açığa çıktı. Bu Zend'i de acayip şaşırtmıştı çünkü daha bugün kıyafetlerini değiştirdiği zaman bu şey hala dalları bükülmüş bir ağaca benziyordu. Ama şimdi birdenbire onun değişik bir görünüm almış hali ile karşılaşmıştı Zend.
Zend, karşısındaki büyülü yaratığın kıskaçlarının yavaş yavaş geri çekildiğini gördü, üstelik onun aurasındaki korkutuculuğun ve tehditkarlığın da hatırı sayılır derecede azaldığını hissetti. Birkaç saniye sonra büyülü yaratığın kuyruğu da hızlıca geri çekilmiş ve o büyülü yaratık, Zend'i şaşkınlık üstüne şaşkınlığa uğratarak, ezilmiş, büzülmüş bir görünüm almıştı.
Yaklaşık iki saniye içinde, Zehirli Güneş Akrebi'nin sesi tekrar dışarıda yankılanmaya başladı. Ama bu seferki sesi, bir öncekinden farklı olarak tamamen uysallaşmış ve normal hale gelmişti sanki. Biraz önceki gibi baskıcı değil, düzgün ve resmen saygılı bir şekilde konuşmaya başlamıştı! ''Ben,'' diye başladı konuşmasına büyülü yaratık, sesinde bir titreme varmış gibiydi. Aynı şekilde, sesinin tonunu değiştirmeden devam etti: ''bilmiyordum, bana emredildiği üzere burayı koruyordum ve tek amacım burada...'' dedikten sonra, birkaç saniyeliğine sesi kesilmiş gibi oldu. Zend'in ve kafasını yaslandığı ağacın kenarından çıkarmış olan iki gencin şaşkınlık dolu bakışlarına aldırmadan devam etmeye çalışıyormuş gibiydi, onun sesi neredeyse tizleşmişti! ''Ben onunla karşılaşacağımı tahmin bile edememiştim, benim hatam...'' dedi ve tam olarak Zend'e odaklandığını ona hissettirircesine bir yandan geriye doğru çekilerek bir yandan da biraz önce kaldırmış olduğu bacaklarını, tıpkı iğnesi ve kıskaçları gibi indirerek geriye doğru çekti. Şimdi boyu da epeyce kısalmıştı onun. Kısa bir süre sonra konuşmasını sürdürdü. ''Sizinle karşılaşacağımı tahmin edememiştim, e--''
Parlak ve geniş bir kılıç, akılalmaz bir hızla adeta gökten indi ve etrafa bir şok ve enerji dalgası yayarak, akrebin gözlerinin tam ortasına ve ağzının üstüne düştü, büyülü yaratık anında sertçe yere çöktü ve bununla birlikte onun ağır vücudunun yere çarpmasından dolayı etrafa müthiş bir toz kalktı. Zend tozların arasından, bir ''Sanırım bu kadarı yeterli. Fazla konuşuyorsun, büyülü yaratık.'' konuşmasının geldiğini duydu ve gözlerini zaten çekmemiş olduğu yere, büyülü yaratığa doğru iyice dikmeye başladı. Kalbinin yavaşça sakinleşmesiyle birlikte, sıkarak neredeyse kanatacağı ellerini serbest bıraktı. Toz, yağmur sayesinde kısa sürede bitti ve Zendlere görüş açısı sağladı. Zend kalkmış olan tozun yok olmasıyla birlikte, büyülü yaratığın üzerine düşen şeyin sadece kılıç olmadığını, o gökten aşağıya doğru inerken parladığı için sadece onu fark edebildiğini, aslında onu tutan birinin olduğunu gördü. Bu kişi, kılıcını sokmuş olduğu büyülü yaratığın baş kısmına ayağını basarak kılıcının kabzasını sıkıca kavradı ve çekti. Kılıcın çıkmasıyla birlikte tıpkı patlayan bir volkan gibi yukarıya doğru Zehirli Güneş Akrebi'nin kanları yükselmeye başladı. Adam kılıcını çekmesiyle birlikte ormanın içine doğru baktığını belli edecek şekilde bir pozisyon aldı ve tekrar konuştu. ''Şu yağmuru da bir durdursan mı, ıslandık yahu!''
***
1932
Magnec