Ooo tatlı tatlı kızlar geliyor habire seriye bu seri kadınsız kalmaz ya :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
82. Bölüm Karanlığın Gözü
Han Shuo acı içinde uludu ve bedeninin alt kısmını tutarak, Fanny’nin üzerinden çekildi. Zihni tamamen normale dönerken acı içinde kıvrılmıştı.
Fanny ayaklandı, üzerini düzeltti ve sanki hiçbir şey olmamış gibi yataktan kalktı. Han Shuo’ya kibirli bir bakış attı ve hafifçe homurdandı, ‘’Pekâlâ, artık gücümü kabul ediyor musun?’’
‘’Usta Fanny, bu kadar vahşi olmanıza gerek yoktu değil mi?’’ Han Shuo acı içinde karnını tutarken yüzünü ekşitti.
‘’Lanet olsun, hâlâ konuşmaya cüret edebiliyor musun? Gölette olanları unuttum ama sen...sen yine benden yararlandın! Canını almayarak zaten iyi davranıyorum!’’ Fanny konuştuğu esnada az önce yaşananları hatırladı ve yine hiddetlendi.
Han Shuo ustaca yataktan kalktı ve Fanny’nin yanına oturdu, tamamen ciddi bir ifade takınmıştı, ‘’Eskide olanlar eskide kalsın. Senin için bir büyü yapacağım.’’
Fanny Han Shuo’nun ciddileştiğini gördü ve ilk başta konuyu değiştirmeye çalıştığını düşündü. Bu nedenle içinde bir öfke kabardı ve tam ağzını açıp Han Shuo’yu azarlayacaktı ki, aniden büyülü sözleri duydu. Başlangıçta Fanny bu sözleri önemsemedi, lakin Han Shuo sözleri bitirdiğinde şaşkına döndü. Gence odaklanırken berrak gözlerinde, şaşırtıcı derecede heyecanlı bir ışık yandı. Titreyen sesiyle sordu, ‘’Bu nekromansi büyüsü...hissedebiliyorum ama bu büyüyü daha önce hiç duymadım.’’
‘’Bu ileri seviye bir büyü olan Ölüm Seması. Bu büyü yıllardır kayıptı. Ben de şans eseri elde ettim.’’ Han Shuo Fanny’nin keyifli ifadesini görünce durumu yavaşça açıkladı.
‘’Neler dönüyor, açıkça anlatsana yahu! Başka kaybolmuş nekromansi büyüsü var mı? Çabuk ol ve anlat!’’ Fanny nekromansi büyüsüne kendini adayan bir büyücüydü ve antik büyülü sözleri duyunca önceki öfkesini unutmuştu. Tam tersine, Han Shuo'yu deli gibi sorgulamaya başladı.
İçinden rahat bir nefes veren Han Shuo ilk olarak sakince düşüncelerini topladı ardından onayladı, ‘’Ayrıca Ceset Dirilişi adında şeytani bir büyü daha var. Bu büyüye de tesadüfen denk geldim. Usta Fanny, bunların Nekromansi Bölümümüzün uzun zaman önce kaybolan büyüleri olduğunu bilmeniz lazım, dolayısıyla geçici olarak bunu bir sır olarak saklamalısınız.’’
Fanny aptal değildi ve Han Shuo’nun ne demek istediğini anlamıştı. Mısır yiyen bir tavuk gibi kafasını salladı ve gözleriyle genç adamı acele ettirdi.
Han Shuo Ceset Dirilişi ve Ölüm Seması büyülerinin el mühürlerini ve büyülü sözlerini detaylarıyla Fanny’ye anlattı. Daha sonra tam olarak anlayamadığı konuları öne sürdü ve Fanny’yle onları bir bir incelediler. Fanny son derece keyifliydi ve Han Shuo’nun cüretkâr hareketlerini unutmuş gibiydi. Sabırla genç adamın sorularına cevap vermeye başladı ve Han Shuo’nun takıldığı bilgileri detaylandırdı.
Han Shuo bu büyüleri eninde sonunda kullanacağını biliyordu fakat yeterince güçlenmeden sırlarını başkalarının öğrenmesine izin verme niyeti yoktu.
Ne var ki, Han Shuo âşık olduğu kadından bu sırları saklamayı planlamıyordu. Özellikle de kendisini oldukça önemsediğinden gerçeği saklayamazdı. Sonuçta, nekromansi büyüsünü tamamen anlaması için Fanny’ye ihtiyacı vardı.
Genç adam Fanny’nin odasında kaldı ve ikisi de farkında olmadan gece yarısına kadar konuştular. Başlangıçta heyecanlı olan Fanny bir süre sonra esnemeye başladı ve saatin geç olduğunu fark etti. Esnerken ağzını kapattı ve peşi sıra tembelce Han Shuo’ya söylendi, ‘’Geç oldu, dinleneceğim. Sorularını açıkladım, yurda dönüp sen de dinlenmelisin. Oh doğru, sana hazırladığım yurtta hiç kalmadın değil mi?’’
Onaylayan Han Shuo ayaklandı ve kapıya yürüdü. Tam Han Shuo kapıyı açıp çıkmak üzereyken, Fanny ansızın seslendi, ‘’Bryan, yaptıklarını unuttum sanma. Eğer kendini derslerine odaklayıp Nekromansi Bölümünden mezun olabilirsen, seni belki o zaman affedebilirim!’’
Han Shuo afalladı, kapının önünde durdu ve kendisine beklentiyle bakan Fanny’yi görmek için kafasını çevirdi. Güzel kadın ciddiyetle konuşurken katı bir ifade takınmıştı, ‘’Bryan, sahip olduğun yetenekle bu senin için zor olmamalı. Sıkı çalışmaya devam edersen ilerde çok güçlü bir ruh çağıran olacağına eminim. O zaman geldiğinde istediğin her şeyi elde edebilirsin!’’
‘’Bu sizi de içeriyor mu, Usta Fanny?’’ Han Shuo farkında olmadan sordu.
Fanny kendisine göz atan Han Shuo’ya bakarken kalbi titredi. Yanakları birden kıpkırmızı kesildi ve öfkelenerek söylendi, ‘’Defol! Kaybol, seni seks delisi serseri!’’
İçi tamamen keyifle dolan Han Shuo Fanny’nin kendisine biraz da olsa ilgi duyduğunu hissetti. Belli ki Fanny’nin kendisinden bazı beklentileri vardı. Dikkatle düşündü ve aniden her şeyi anladı. Şu anki gücü ve konumuyla Fanny’nin kalbini kazanmak gerçekten biraz hayalperestlik olurdu.
‘’Endişelenme, sıkı çalışacağım. Yakında göreceksin!’’ Han Shuo kapının önünde durduğu esnada fısıldadı ardından hızlıca karanlıkta kayboldu.
Fanny’nin odasından ayrılışının ardından genç kadının ayarladığı yurt odasına dönmedi, zira kapıları koruyanlar vardı ve bazı odaların kapıları birbiriyle bağlantılıydı. Han Shuo Gölge Tayfı ve Grover’in adamları tarafından keşfedilmek istemiyordu.
Özellikle de Fanny’nin son zamanlarda takip edildiğini yeni duymuşken, daha da ihtiyatlı olmuş ve göz önüne çıkmama konusunda daha da dikkatli olmaya karar vermişti.
Genç adam belki de okulun dışından bir ev alması gerektiğine karar verdi, aksi halde gelecekte İmparatorluğa döndüğünde kalacak bir yeri bile olmayabilirdi. Eğer bir ev alabilirse aktarım düzenini aktifleştirmek istediği her seferde akademinin arkasındaki mezarlığa gitmesine gerek kalmazdı.
Bu konuya dalmış bir halde Kara Büyü Bölümünün kütüphanesinin önünden geçmekte olan genç adam aniden sayfa çevirme sesleri duydu. Bu kalbinin şaşkınlıkla teklemesine neden oldu ve kendini ses çıkarmadan kütüphanenin bir köşesindeki gölgelere gizledi.
Üç has iblis içinden çıktı ve sessizce uçarak, derin gecenin örtüsü alında kütüphaneye sızdı. İki figür ellerinde solgun ışık tutuyorlardı ve Han Shuo bu zayıf ışık kaynaklarının yardımıyla figürlerin yüzlerini gördü. Kütüphanedekiler ihtiyar büyücü Dük ve kıdemli şövalye Erick idi.
Han Shuo ölüm mezarlığını açan yeşil küreyi bu ikiliden elde etmişti. Kendine güvenen Erick savaşçı aurasıyla Han Shuo’ya vurduktan sonra öldüğünü düşünmüştü. Bu yüzden, gencin bedenini kontrol etmemişti. Han Shuo bu ikiliyi Kara Büyü Bölümünün kütüphanesinde görmeyi beklemiyordu.
‘’Dikkatli ol. Babil Büyücülük ve Savaşçılık Akademisi’nde güçlüler her yerde. Diğerlerini tetiğe geçirme, yoksa başımıza büyük bela alırız.’’ Dük, Erick’in abartılı hareketlerle sayfaları çevirdiğini görünce hemen fısıldayarak adamı azarladı.
‘’Hâlâ bulamadık, Kara Büyü Bölümünün kütüphanesinde Karanlığın Gözü’yle alakalı hiçbir şey yok. Erick daha yumuşak hareketlerle sayfaları çevirirken kısık sesle söylendi.
‘’Huh. Karanlığın Gözü ölüm mezarlığının anahtarı. Büyük bir çabanın ardından sonunda izini bulmuştuk ama kim birden kaybolacağını düşünürdü ki? Dylan can verdiği esnada Karanlığın Gözü’nü üzerinde taşımıyordu. Öldüğü yere geri gittik ve her yeri aradık ama elimiz boş döndük. Neden birdenbire kaybolur ki? Bu gerçekten garip. Babil Büyücülük ve Savaşçılık Akademisi’nde nekromansiyle alakalı birçok kitap var. Belki bazı ipuçları bulabiliriz. Aksi halde üst yönetimin suçlamalarını karşılayamayız.’’ Dük Erick’e göz attı ve fısıldadı.
Genç adam has iblisler sayesinde ikilinin konuşmalarını ve ifadelerini tamamen gözlemleyebiliyordu. Nihayet eline geçen kürenin Karanlığın Gözü adında bir nesne olduğunu öğrenmişti. Görünüşe göre bu ikili inceleme yapmak için gecenin köründe Kara Büyü Bölümünün kütüphanesine gelmişlerdi.
Kütüphanede bir şey bulamayan ikili kısa bir süre sonra, keyifsizce kütüphaneyi terk ettiler. Akademinin arkasına giden küçük bir yolu kullanarak hızla ayrıldılar.
Han Shuo konuşmaları nedeniyle ikilinin bir tür organizasyondan olduğu sonucuna varabilmişti. Artık yeşil kürenin adının Karanlığın Gözü olduğunu öğrendiğine göre, kürenin sırlarını keşfetmek ve kendisine bir tehdit oluşturup oluşturmayacağını anlamak istiyordu. Üç has iblis ikiliyi takip etmeye devam ediyordu ve ikili akademinin arkasındaki dağlara doğru gidiyorlardı.
İkili dağlardaki mezarlıktan geçmedi, bunun yerine akademi bölgesinden çıktıktan sonra yönlerini değiştirdiler. Şehrin kuzey kısmına yöneldiler ve bir süre sonra ıssız bir avluya girdiler.
Üç has iblis ikiliyi takip etmek için içeri sızacaktı ki, genç adam aniden has iblislerin bir şeye çarptığını hissetti. ‘’Kim var orada?’’ Anında avludan bir ses yükseldi.
Han Shuo afalladı ve anında avlunun etrafına bir tür bariyerin yerleştirildiğini fark etti. Aksi halde, şekli veya formu olmayan has iblisler asla keşfedilmezlerdi. Genç adam şaşkınlığını atlattığı sırada has iblisler tehlikeyi hissetmişe benziyorlardı. Han Shuo’nun hızlı yönlendirmesi sayesinde çabucak geri çekildiler ve üç farklı yöne mümkün olan en yüksek hızlarıyla kaçtılar.
Bir süre sonra, has iblisler bedenine geri döndüler, bu da genç adamın rahat bir nefes almasını sağladı. Avluyu aklına kazıdı. İçeride güçlü bir uzman olduğunun farkındaydı ve orayı geçici olarak gözlemlemekten vazgeçmişti.
Aniden ikilinin girdiği evin Phoebe’nin kaldığı yerden çok da uzak olmadığını fark etti. O sırada gökyüzü hafif hafif aydınlanıyordu. Han Shuo cücelere verdiği erzak sözünü hatırladı ve yolda bir gümüş sikkeyle kahvaltı yaptıktan sonra Phoebe’nin kaldığı yere doğru ilerlemeye başladı.
Han Shuo Phoebe’nin evine vardığında, binanın etrafındaki muhafızların sayısının öncesinden kat kat fazla olduğunu fark etti. Kapının arkasından da son derece yumuşak nefes sesleri geliyordu. Görünüşe göre içeride uzmanlar pusuya yatmıştı. Bunun haricinde, Han Shuo’nun hava akışı hissedemediği bir yer de vardı. Belli ki içeriye bir tür bariyer kurulmuştu.
Han Shuo kapıya hafifçe tıklattı. Kapı çaldıktan sonra birisi hızlıca geldi fakat direkt kapıyı açmadı, aksine kapının arkasından yumuşakça sordu, ‘’Kim o?’’
‘’Bryan, Phoebe Hanım’ı görmeye geldim!’’ Han Shuo kapının dışında durdu ve yumuşakça yanıtladı.
‘’Lütfen bir dakika bekleyin!’’ Adım sesleri hızlıca uzaklaşmadan hemen önce içerideki figür karşılık verdi. Bir süre sonra, kapının diğer tarafından iki kişiye ait adım sesleri duyuldu.
‘’Bryan sen misin?’’ Fabian’ın sesi kapının arkasından geldi.
‘’Benim.’’ Genç adam yanıtladı.
Rahat bir nefes alan Fabian emretti, ‘’Kapıyı açın, gelen gerçekten Bryan.’’
Kapı açılınca, gümüş zırh giyen iki silahşorun yanında duran Fabian açığa çıktı. Silahşorların yüzlerinde yıllarca rüzgâr ve güneşin altında durmanın izleri vardı.
‘’Çabuk ol ve içeri gir! On gündür görüşmüyoruz. Phoebe sık sık senden bahsediyor ve yanımızda olduğun taktirde, olağanüstü reflekslerinle birçok sorundan kurtulacağımızı söylüyor.’’ Fabian’ın yüzünde bir gülümseme olsa da, oldukça tükenmiş olduğu belliydi.
‘’Görünüşe göre hayatın kolay geçmemiş. Geçen sefer burada olduğumda, güvenlik şimdi olduğu kadar katı değildi!’’ Han Shuo dostça sataştığı sırada Fabian’ı süzdü.
Hafifçe iç çeken Fabian söylendi, ‘’Hiç sorma. Loncadaki ziyafetten sonra, Phoebe Hanım’a geçen on günde üç kez suikast girişiminde bulunuldu. Her bir girişim öncekinden çok daha vahşiydi. Bu kişiler Savaşalevi Paralı Asker Grubu’na bağlılar ve onları kiralamak için Phoebe Hanım epey para harcadı. Şimdiye dek üçü yaralandı ve iki kişi ise can verdi. Görünüşe göre Grover endişelenmeye başlıyor ve durumumuz gittikçe daha da tehlikeli hale geliyor!’’
Konuşurlarken ana salona doğru yürüdüler. Han Shuo köşelerde iki büyücü ve bir savaşçı daha olduğunu hissedebiliyordu, görünüşe göre son derece güçlüydüler. Korumalık yapan bunca uzman ve Phoebe’nin kılıç ustası gücü, Grover ve Gölge Tayfı’nı dehşete düşürmüş olmalıydı.
Han Shuo’nun ensesinden üç has iblis bir kere daha sessizce dışarı çıktı. Savaşalevi paralı asker grubunun kurduğu engelden kaçındılar ve odanın üç farklı kısmına saklanarak, sessizce etraflarında olan her şeyi gözlemlemeye başladılar.
Bir süre sonra, Phoebe alev kırmızısı saçlarını atkuyruğu şeklinde toplanmış uzun bir güzellikle birlikte içeri girdi. Kız bronz bir tene ve uzun, atletik bir vücuda sahipti. Göğüsleri, kalçası ve bedeni büyüktü ayrıca sırtında büyük bir kılıç taşıyordu. Bu kız da kılıç ustası gibi duruyordu.
‘’Bryan, sonunda seni gördüğüme sevindim. Şahane!’’ Phoebe Han Shuo’ya baktığı sırada hayretle konuştu.
‘’Phoebe, bu bahsettiğin haşmetli Bryan mı?’’ Alev kırmızısı saçları olan atletik kız konuştuğu sırada şüpheyle gence baktı.
‘’Evet, Candice!’’
‘’Bakalım söylediğin kadar şahane mi!’’ Candice tek hamlede arkasından büyük kılıcını çekti ve hafifçe homurdanarak, ansızın Han Shuo’ya doğru kılıcını savurdu. Büyük kılıç kınından çıktığı anda, bıçağın yüzeyinden kızıl bir ejderhanın nefesi gibi alevler parladı. Görünüşe göre kadım kılıç ustalığı haricinde bir de büyücüydü.
Magnec