Acaba şu has iblisler olmasa han shuo kaç kere can verirdi çok merak ediyorum. Elcağızlarına sağlık.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
104. Bölüm Bir Macera Takımı Kurmak
‘’Aslında ‘Dagmar Meyvesi’ni bulma konusunda çok umudumuz yok ve sadece Karanlık Orman’ın güney kısmının derinliklerinde şansımızı deneyeceğiz. Meyve hakkında tek bildiğimiz birinin bu meyveyi bir kereseinde ormanın güney kısmında gördüğü. Ne var ki, bunun gerçekten Dagmar Meyvesi olduğunu veya başkaları tarafından alınıp alınmadığını bilmiyoruz. Bilinmeyenlerle dolu bu macerada bize kayılmak istediğine emin misin?’’ Odysseus Han Shuo’ya baktı ve sormadan önce durumu ciddiyetle açıkladı.
Han Shuo Odysseus’un sözlerini duyduktan sonra, grubun Dagmar Meyvesi’ni bulma konusunda fazla umudu olmadığını anlamıştı ama şu an için yapması gereken acil bir işi yoktu ve ölüm mezarlığına da sadece eğitimine devam etmek için gidiyordu. Yani grupla beraber Dagmar Meyvesi’ni arayabilirdi. Eğer İlahi Beyin Meyvesi’ni elde edecek kadar şanslı olursa, beyin kapasitesini ve zihinsel gücünü büyük ölçüde geliştirebilirdi.
Han Shuo ciddiyetle ölçüp biçti ve Dagmar Meyvesi’nin alacağı riske değer olacağı sonucuna vardı.
Kafasını sallayan Han Shuo Odysseus’a baktı ve kararlı bir ifadeyle konuştu, ‘’Evet, sizinle Karanlık Orman’ın güney kısmının derinliklerine gitmek istiyorum. Eğer gerçekten Dagmar Meyvesi’ni bulabilirsek, bir tane de ben almak isterim.’’
‘’Bu kadar ısrar ettiğine göre, tamam. Ayrıca katılman bizi çok mutlu eder. Dagmar Meyvesi için sadece şansımı deniyoruz, dolayısıyla çok umutlanma. Asıl amacımız Karanlık Orman’ın derinliklerine dalmak, zira ormanın derinliklerinde oldukça çekici eşyaların saklı olduğu söyleniyor. Heh heh, ayrıca bize sadece bir tane Dagmar Meyvesi gerekiyor, dolayısıyla geri kalanı sen alabilirsin, bizim için sorun olmaz.’’ Odysseus gülümsedi.
Karanlık Orman’ın derinliklerine doğru gidildikçe, tehlike artardı. Derinliklerde daha güçlü büyülü yaratıklar, bazı mistik ırklar ve her türden ölümcül bitki türleri bulunuyordu.
Ne var ki, cezbedici eşyalar ve servet ancak tehlikenin ortasında bulunabilirdi. Bazı egzotik bitkiler sadece ormanın derinliklerinde büyürdü ve bu bitkiler yüksek fiyatlara satılırdı. Ayrıca seviye bir, iki ve üç büyülü yaratıkların bedenlerinde satılabilecek birçok kısım vardı, tabii bunun için öncelikle o yaratıkların canını almanız gerekirdi.
İki taraf anlaşmaya vardıktan sonra, daha fazla oyalanmadılar. Odysseus Han Shuo’ya diğer yoldaşlarını tanıttı ve yedili ormanın derinliklerine yöneldi.
Orman trollerinin kutsal bölgesi onlara çok da uzak değildi. Bölgenin hemen dışında trol savaşçılar bekliyordu. Kutsal bölgede bir servet yatıyor olsa da, Han Shuo artık orayı şahsi mekânı olarak görüyordu. Dolayısıyla Han Shuo bilerek grubu o bölgeden uzaklaştırdı ve yollarına devam ettiler.
Bir gün boyunca yürümelerine rağmen pek tehlikeyle karşılaşmamışlardı. Grup gece çöktüğünde nehir kenarında kamp kurdu. Çevredeki büyümüş çalılıkları biraz temizlediler ve Han Shuo boyutsal yüzüğünden birkaç çadır çıkardı. Herkes çadırını kurduktan sonra, kamp ateşi yakıldı ve yemek yapılmaya başlandı.
Yanlarındaki berrak nehirde yüzen tombul balıklar vardı. Bir usta su büyücüsü olan Afrodit ufak bir su büyüsü yaptı ve yaklaşık on balık yakaladı. Herkes balıkları kendi yaptıkları tahta şişlere taktı ve pişirmeye başladı.
Pişmiş balıklar mideye indirildikten ve kamp ateşinin etrafında yapılan kısa bir süre sohbetten sonra, herkes uyumak için kendi çadırına geçti. Kadın elf okçu ve usta su büyücüsü Afrdoit bir çadırda uyurken, dört erkek iki çadırı paylaşıyordu. Han Shuo hevesle nöbet tutmaya gönüllü oldu ve herkes çadırına girdikten sonra, büyü yuanını çalışmak için ıssız bir yer buldu.
Yanında üç has iblis olduğu için Han Shuo’nun etrafına çok dikkat etmesine gerek yoktu, ayrıca büyü yuanı eğitimi Han Shuo’nun geleceğinin temeliydi, bu nedenle tek bir saniye bile ihmalkârlık yapamazdı. Zihnindeki ani acı ve rahatlığın çarpışması yaşanırken sessizce eğitimine gömüldü.
Garip bir ses Han Shuo’yu eğitiminden uyandırdığında saat gecenin yarısı olmuştu. Alnındaki teri silmek için elini kaldırdığı sırada, has iblislerden birisi yerinden ayrıldı ve sesin kaynağına doğru uçmaya başladı.
Mesafede ikiz kafalı bir ejder sendeliyordu. Boynunun birinden taze, yeşil kan akıyordu ve görünüşe göre ağır yaralıydı. Ejder hızla onlara doğru uçuyordu. İkiz kafalı ejder gerçek bir ejderha olmamasına rağmen, yine de güçlü bir seviye iki büyülü yaratıktı. Han Shuo bu kadar güçlü bir yaratığın neden böyle acınası bir duruma düştüğünü bilmiyordu.
Has iblislerden birisi ikiz kafalı ejderin hareketlerini gözlemlerken, bir başka has iblis ayrıldı ve ikiz kafalı ejderin geldiği yöne doğru hızlanarak, bu korkunç ejderin kaçmasına neden olan varlığı görmeye çalıştı. Ne yazık ki, has iblis belli bir mesafe uçtuktan sonra bile bir keşif yapamamıştı.
İkiz kafalı ejderin üzerlerine doğru geldiğini gören Han Shuo hemen ayaklandı ve hızlıca çadırlara doğru fırladı, çadırların direklerini salladı ardından yüksek sesle haykırdı, ‘’Uyanın, bir şeyler oluyor!’’
Derin uykudaki maceracılar Han Shuo’nun bağırışlarını duyduktan sonra, hızlıca kıyafetlerini üstlerine geçirdiler ve on saniyede çadırlardan çıktılar. Kış mevsimi yaklaşıyordu ve gece vakti hava son derece soğuk oluyordu. Altı maceracının sadece yüzleri görünüyordu.
Han Shuo’nun gözlemi has iblisler vasıtasıyla yapıldığından ötürü, ikiz kafalı ejder hızla yaklaşmasına rağmen grup hâlâ sıra dışı bir şey tespit edememişti. Odysseus kafa karışıklığı ile önce çevresine sonra Han Shuo’ya baktı.
‘’Beş yüz metre kuzeyde bir ikiz kafalı ejder var ve hızla bize doğru yaklaşıyor. Bize tehdit oluşturacağını düşünüyorum, hemen hazırlanmamız lazım.’’ Han Shuo’nun açıklama yapacak zamanı yoktu, bu yüzden üstünkörü bir açıklama yaptı.
Gordon genç adamın sözlerine inanmıyor gibiydi ve tam şüphesini dile getirmek üzereydi ki, Odysseus kısık bir sesle aniden konuştu, ‘’Eğer durum buysa, hemen hazırlanmalıyız. İkiz kafalı ejderlerin insanlara karşı vahşi ve barışçıl olmayan bir mizaçları var. Varlığımızı keşfederse sorun çıkartacağını düşünüyorum.’’
Elf okçu iki ok çıkardı ve biraz endişeyle konuştu, ‘’İkiz kafalı ejder seviye iki büyülü yaratık. Sadece zehir tükürebilmekle kalmıyor, ayrıca iki ağzındaki keskin dişlerle direkt saldırabiliyor. Karşı koymamız zor olacaktır!’’
Han Shuo arbaletini çıkardı ve yakındaki büyük bir ağaca tırmandı ardından hızla karşılık verdi, ‘’Endişelenmeyin, gelen ikiz kafalı ejder yaralanmış. Artık uçamıyor bile. Eğer düzgünce hazırlanırsak, elimizden kaçamaz.’’
Han Suho konuştuktan sonra maceracılar birbirlerine baktılar ve şaşkın ifadeler sergilediler. Eğer ikiz kafalı ejder yaralı olmasaydı, ona karşı koymaları zor olurdu. Ancak uçmayı bile başaramayacak bir haldeyse, bunun anlamı oldukça ağır yaralı olduğuydu. Bu fırsat kaçmasına izin vermeyecekleri göksel bir fırsattı.
Keyiflenen maceracılardan bazıları Han Shuo gibi uzun ağaçlara tırmanırken, diğerleri ağaçların gölgelerinde saklandı. Hepsi silahlarını çıkardı ve berbat bir yön duygusu olan ikiz kafalı ejderle ilgilenmek için zihinsel güçlerini odakladılar.
Çalılar ayrılırken bir hışırtı sesi geldi ve yaralı ikiz kafalı ejder nihayet görüşlerine girdi.
Han Shuo’nun az önceki sözlerinden şüphelenen Gordon yaralı ejderi gördükten sonra, mesafedeki genç adama hayretle baktı ve heyecanla uzun kılıcını kavrayarak, ikiz kafalı ejderin kafasına hızlı bir darbe vurmak için hazırlandı.
Yön duygusu kötü olan ikiz kafalı ejder nihayet Afrodit’in oluşturduğu su duvarına kafa attı. Devasa darbe Afrodit’in su duvarının havada sayısız damlacığa dönüşmesine neden olmuştu.
Han Shuo ve Nia isimli elf okçu da neredeyse aynı anda saldırdılar. Han Shuo arbaleti üst üste ateşleyemezdi ama gönderdiği ok ikiz kafalı ejderin boynunun arkasına indi. Nia ise üç ok gönderdi ve yaratığın kaçındığı ilk ok dışında, diğer ikisi yaratığın alnına çivilendi.
Gruptaki kalfa yıldırım büyücüsü bir yıldırım halkasını ikiz kafalı ejderin arkasına gönderdi. Beklemedeki savaşçılar ise bu fırsattan yararlanarak hızla atıldılar ve ikiz kafalı ejdere doğru hücuma geçerek, vahşice savaşçı auralarını saldılar.
Afrodit ikiz kafalı ejderin dikkatini çekmek için iki su varlığı oluşturmuş ve Han Shuo ile okçu Nia’nın saldırması için daha fazla fırsat yaratmıştı.
Seviye iki büyülü yaratık olan ikiz kafalı ejder, ağır saldırılar altında zehir tükürecek zamanı dahi bulamadı. Zaten yaralıydı ve sonunda kendi kanı içine hareketsizce yığıldı.
Maceracılar ikiz kafalı ejderi öldürdükleri için inanılmaz derecede heyecanlıydılar. Hemen kutlama yapmaya başladılar ve ikiz kafalı ejderin bedeninden ganimetleri almaya hazırlandılar.
Ne var ki, Han Shuo’nun ifadesi ansızın değişti ve şiddetle uludu, ‘’Acele edin ve burayı terk edin! İkiz kafalı ejderi takip eden yaratık buraya geliyor ve ona karşı kazanma şansımız yok!’’
Magnec