Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

102. Bölüm İblis Datara'nın Adaklarını Yağmalamak

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Datara’nın mor iblis gözünde şeytani bir güç var gibiydi. Göz bandı da bu gücü mühürleme kabiliyetine sahipti. Bu durum Han Shuo’nun son derece garip hissetmesine neden oldu. Sürekli küçük iskeletin komik görünen göz bandını tarıyor, herhangi bir şey keşfetmeye çalışıyordu.

Ne var ki, genç adam kısa bir süre sonra çabalarının boşa olduğunu fark etti. Mor iblis gözü göz bandıyla kapatıldıktan sonra, dışarıya herhangi bir enerji yaymıyordu. Evin her tarafına dağılmış mücevherler ve güzel yeşimler dışında, evde dikkat etmeye değer başka bir şey kalmamıştı. Han Shuo artık tehlikede olmadığını hissettiğinde, ihtiyar rahibi çağırmak için harekete geçti.

İhtiyar rahip içeri girdiğinde, iblis heykelinin boş gözyuvasına baktı ve şaşkınlıkla sordu, ‘’Ne, neler oldu? Neden yüce Datara’nın arkasında bıraktığı mor iblis gözü kayboldu?’’

Küçük iskeleti işaret eden Han Shuo hafifçe gülümsedi ve açıkladı, ‘’Göz yüce Datara tarafından geri alındı. Sol gözündeki bandı görmüyor musun?’’

Han Shuo bunu söylediğinde ihtiyar rahip nihayet tepki verdi ve hayretle küçük iskelete baktı. İhtiyar rahip hemen dizlerinin üzerine çöktü ve haykırdı, ‘’Tebrikler yüce Datara! Kabilem son arzunuza uydu ve mor iblis gözünü daima korudu. Mor iblis gözü geri elinize geçtiğine göre, kabilem verdiğiniz görevi tamamlamış oldu.”

‘’Mor iblis gözü dışında, yüce Datara’ya adak olarak sunduğunuz başka ne var?’’ Han Shuo düşündü ve ihtiyar rahibe sorgulayarak baktı.

İhtiyar rahip afalladı ve çatılı kaşlarıyla derin derin düşünmeye başladı. Bir süre sonra kafasını iki yana sallayıp yanıt verdi, ‘’Yüce Datara'nın son arzusu olduğu için göre mor iblis gözünü koruduk. Bunun dışında, tüm hazineler de yüce Datara’ya sunuldu.’’

‘’Çok güzel, çok güzel.’’ Han Shuo onayladı ve ihtiyar rahibe karşılık verdi. ‘’Şimdilik ayrıl, yüce Datara birazdan sizi yönlendirmek için gelecek.’’

İhtiyar rahip saygıyla evden dışarı çıktıktan sonra, Han Shuo kendisini tutmadan içerideki her şeyi sömürmeye başladı. Yere saçılmış altınlar, mücevherler ve yeşimler birer birer boyutsal yüzüğüne girdi. Han Shuo yüzüğündeki serveti hesapladığında,  muhtemelen on binlerce altın sikke edeceklerini keşfetti. Boyutsal yüzüğüne attığı her şey orman trollerinin başkalarından çalıp iblis Datara’ya sunduğu eşyalardı.

Han Shuo geçici olarak ağır eşyaları görmezden geldi, ayrıca hemen tahta duvarlara yerleştirilmiş mücevherleri sökmeye çalışmadı. İlk etapta yere saçılmış mücevherleri, altınları ve yeşimleri almıştı. Yerdeki hazineleri topladıktan sonra şimdilik durmanın iyi olacağını düşündü ayrıca genç adam evi daha fazla yağmalamak istese bile bunu yapamazdı, zira boyutsal yüzüğünün alanı sınırlıydı ve içinde duran başka eşyalar da vardı. Evdeki eşyaların sadece üçte birini alabilmişti ama bu üçte birinin değeri de muhtemelen on binlerce altın sikke ediyordu. Görünüşe göre yıllar boyunca yapılan yağmanın ardından orman trolleri güzel ganimet toplamıştı.

Küçük iskelet orman trollerinin yüce Datara’sı olduğuna göre, Han Shuo küçük iskeletin kimliğinden yararlanarak orman trollerine belli işler yaptırabilirdi. Evdeki eşyaları şimdilik almamasının bir diğer nedeni de buranın oldukça güvenli olmasıydı. Üstün tahta zombisini arıtmak için enünde sonunda buraya gelecekti, dolayısıyla genç adam acele etmiyordu.

Orman trolleri Karanlık Orman’da herkesin nefret ettiği ve tiksindiği bir ırktı ama Han Shuo küçük iskeletle sayesinde artık onlara istediğini yaptırabilirdi. Tek sorun ise bu orman trolleriyle ne yapacağını bilememesiydi

Han Shuo düşünürken başının ağrıdığını hissetti. Orman trolleri doğuştan açgözlüydü ve diğerlerini yağmalamayı seviyordu. Ne olursa olsun bu değişmezdi. Han Shuo onları nasıl kontrol edeceğini bilmiyordu. Eğer küçük iskeleti iblis Datara’yla karıştırıp ona tapmasalardı, Han Shuo hepsini öldürüp tüm eşyalarını almayı kafaya takmazdı.

Ne var ki, durum artık değişmişti. Han Shuo küçük iskelet vasıtasıyla orman trollerini kullanabilirdi. Görünüşe göre hepsini öldürmek büyük israf olurdu. Bir süre acı içinde beynini çalıştırdı. Han Shuo doğuştan yağmalama doğalarının değişmeyeceğini biliyordu, elinden sadece kimi yağmalayacaklarını  belirlemek gelebilirdi. Eğer yağmaladıkları hedef goblinler, insan yiyen canavarlar veya düşman imparatorlukların askerleri olursa, bu kötü huyları iyi yönde kullanılabilirdi.

Han Shuo bir süre düşündükten sonra küçük iskeletle birlikte evden dışarı çıktı ve orman trollerinin koruduğu bölgeyi tamamen kavramak için has iblisleri kullandı. Aşağı indiğinde ise emirlerini vermek için bağırdı, ‘’Yüce Datara bu dünyaya henüz indi ve dünyanın şu anki durumuna aşina değil. Yüce Datara Karanlık Orman’ı yakından inceledikten sonra size yol gösterecek. Bu süreçte cüceleri yağmalamaya devam etmeyin, yüce Datara onlara canlı ihtiyaç duyuyor.’’

İhtiyar rahibin içinde bir sürü soru olsa da, Han Shuo’nun sözlerini sorgulamaya cüret edemedi. Sadece kafasını eğdi ve saygıyla sordu, ‘’Yüce Datara’nın çevreyi öğrenmesine yardımcı olmak için savaşçılarımızı göndermemize gerek var mı?’’

‘’Gerek yok, yüce Datara ve ben önümüzdeki günlerde kabilenize geleceğiz. Burada kalıp bizi bekleyebilirsiniz.’’ Bu sözlerden sonra Han Shuo orman trollerinin tahta salına binmedi ve birkaç emir daha verdikten sonra küçük iskeletle birlikte oradan ayrıldı.

Han Shuo hemen ölüm mezarlığını dönmedi, bunun yerine bölgeyi taramak için küçük iskeletle beraber bir geziye çıktı.

Üstün tahta zombisini arıtmak isteyen Han Shuo doğal olarak mutlak tahta bölgesini bırakmayacaktı. Tahta sarayı koruyan orman trolleri ve birkaç haşmetli ağaç dışında, burada başka bir şey yoktu.

Han Shuo üç has iblisi salıp etrafı gözlemledikten sonra, sonunda rahatladı. Ölüm mezarlığına dönmeyi planlıyordu.

Han Shuo buraya gelirken has iblisler sayesinde çevresini yakından gözlemlemiş ve yolu zihnine kazımıştı. Geri dönmek için direkt nehre yönelmedi, bunun yerine akıntı yönünde acele etmeden yürümeye başladı. Yarı yolda biraz acıktığını hissetti ve berrak sularda keyifle yüzen garip balığa baktı. Zihninde bir düşünce belirdiği an İblisdoğrayan bir vhoosh sesi ile suya gömüldü ve iki büyük balığı delip geçtikten sonra Han Shuo’nun ellerine geri döndü.

Han Shuo’nun emirleri üzerine küçük iskelet ortadan kayboldu ve bir süre sonra bir yığın tahtayla geri geldi. İskelet ateşin üzerine eti asmak için düzeneği kurarken, Han Shuo ateşi yaktı ve iki büyük balığı düzeneğe astı. Daha sonra boyutsal yüzüğünden baharatları çıkardı ve pişen balığın üzerine serpti. Yavaş yavaş cezbedici bir koku çevreye yayılmaya başlamıştı.

Göklerden kara bir gölge fırladı. Güçlü rüzgar Han Shuo’nun kıyafetlerinin uçuşmasına neden olurken, burnuna keskin ve iğrenç bir koku geldi. Koku Han Shuo’nun midesini bulandırmıştı. Kafasını kaldırıp öfkeyle baktığında, kara gölge oldukça yükselmiş ve göklere dönerek, kara bir nokta halini almıştı.

‘’Lanet çirkin kuş, ne iğrenç ama!’’ Han Shuo sövdü ve neredeyse hazır balığı diğer tarafa çevirdi.

Tam o anda, kara gölge bir uğultu sesiyle aşağı süzüldü ve Han Shuo’nun kafasından çok da uzakta olmayan bir mesafede yeniden belirdi. Han Shuo hazırlıklıydı ve bu sefer kara gölgeyi açıkça görmüştü. Bir kartalın gövdesine sahip olan son derece çirkin bir kadın karşısında duruyordu. Bu bir Harpya’ydı.

Harpyalar ve Zehirli Derinsu Pitonları seviye üç büyülü yaratıklardı. Harpyalar insanlara benzer yüzlere sahiplerdi fakat insan sesleri çıkaramıyorlardı. İnsan cesetleriyle beslenmeyi sevdikleri için Harpya’lardan daima tiksinç bir koku yayılırdı. Bir Harpya hedefini belirledikten sonra, en uygun fırsatı bulana kadar hedefini izler, fırsatını bulduğunda ise bedenindeki iğrenç koku sayesinde avının kafasını karıştırır ardından keskin pençeleriyle avının kafasını kopartır ve yemeye başlardı.

Çeviklikleri ve oldukça hızlı uçmaları nedeniyle, bir Harpya’nın hedefi olmak oldukça sinir bozucu olabilirdi. Han Shuo bu Harpya’nın kendisiyle ilgilendiğini anladıktan sonra, kafasının üzerinde daire çizen Harpya’ya demiri bile delebilecek gözleriyle baktı ve hafifçe homurdandı, ‘’Ölümünü arıyorsun ha?’’

Balıklarını pişirmeye devam eden Han Shuo kafasının üzerindeki Harpya’nın aldatıcı hareketleri görmezden geldi. Kemik hançerini taşıyan küçük iskelet ise biraz sabırsızlanmıştı. Bu sinir bozucu Harpya’yı vakit kaybetmeden öldürmek istiyordu ama Han Shuo’nun sakinleştirmesi altında geçici olarak harekete geçmedi.

O anda, mesafede birkaç kişi görüldü. Büyücüler, okçular ve savaşçılarla, toplam altı kişiydiler. Havada daire çizen Harpya’ya baktılar ve kısık sesle sinir bozucu yaratığa sövdüler.

Han Shuo Harpya’ya dikkatle bakıyor ve yaratığın işini bitirmeyi planlıyordu ama gelen grubun yaratığa lanet okuduğunu görünce, Harpya’nın asıl hedefinin aslında onlar olduğunu fark etti. Yaratık Han Shuo'nun tek başına olduğunu görünce birdenbire hedef değiştirmiş ve ilk olarak genç adamı halletmeye karar vermiş olmalıydı.

Silahşörlerden birisi pişen balığın leziz kokusu sayesinde Han Shuo’yu keşfetti. Yoldaşlarına Han Shuo’yu işaret etti ve altı genç maceracı Han Shuo'ya doğru yürümeye başladı.

 

Çevirmen notu
Harpyayı merak eden dostlarımız discordda illüstrasyonlar kanalına bakabilir :)