Karanlık orman gerçekten büyük sırlarla dolu gibi gözüküyor veee bunların yerini bi soyup bi güzel kaçalım:D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
100. Bölüm İblisin Temsilcisi!
‘’Datara, Datara.’’
Dış kısımlardaki orman trolleri de bağırışların yankısıyla kafalarını eğdiler ve yüksek sesle bağırmaya başladılar.
‘’Ne, ne oluyor?’’ Sadece Han Shuo değil, cüceler ve elfler de tamamen afallamış bir haldeydiler.
‘’Kanatları olan iskelet orman trollerinin taptığı iblise benziyor. Bu iblis doğuştan şeytanidir ve her şeyi çalmayı sever. Kabilemdeki büyüklerden orman trollerinin taptığı iblisin Datara diye çağırıldığını duydum!’’ Benedict o anda hatırladı ve ansızın haykırdı.
Her an ölüm uykusuna yatmak için gözlerini kapatacakmış gibi gözüken, orman trollerinin başrahibi, küçük iskelete doğru hızla dizlerinin üzerinde sürünmeye başladı. Epey hızlı sürünmesi ve kısa sürede küçük iskelete ulaşması Han Shuo'yu şaşırtmıştı. İhtiyar rahip orman trolü dilinde küçük iskelete bir şeyler mırıldandı.
Küçük iskelet şapşalca olduğu yerde duruyor, parlak ve temiz kafatasını kaşıyordu, neler döndüğünü anlamıyor gibiydi. Boş bir bakışla Han Shuo’ya döndü, adeta genç adamın emir vermesini bekliyordu.
Benedict’in sözlerini duyan Han Shuo şahane bir durumun içine düştüğünü anladı. Orman trolleri küçük iskeleti taptıkları iblis sanıyor olmalıydılar. Hareketlerine bakılırsa, yaşlı rahip küçük iskeleti bir yere götürmek istiyor gibiydi. Bütün orman trolleri küçük iskelete tapınmaya devam ediyor ve hiçbiri cüce köyünü istila etmekle uğraşmıyordu.
‘’Han, neler oluyor, ne yapmalıyız?’’ Bir cüce Han Shuo’ya baktı ve boş boş sordu.
Cücenin sorusunu duyduğu esnada Han Shuo düşünüyordu. Durumun karmaşıklığı genç adamın kafasını ağrıtıyordu. Bir saniye duraksadı, sonrasında tereddütlü bir ifadeyle yanıtladı, ‘’Orman trollerini geciktirmek için bir yol bulacağım. Hemen vadiden ayrılın ve güvenli bir yer bulun. Ben sizi yeniden bulabilirim.’’
‘’Sen tehlikede olmayacak mısın?’’ Cüce Han Shuo’nun onlarla kalmayacak olmasından dolayı biraz huzursuzdu ve isteksizce konuştu.
‘’Endişelenmeyin, onlarla ilgilenmek için kendi yöntemlerim var. Benedict, sizlerin de ayrılması gerektiğini düşünüyorum. Bundan sonra durumun nasıl gelişeceğini ben de tahmin edemiyorum, cücelerle birlikte ayrılmanızın daha güvenli olacağını düşünüyorum.’’ Han Shuo cüceleri ve elfleri yavaşça uzaklaştırmayı denedi.
‘’Gidiyoruz, burası çok tehlikeli. Bence ilk olarak kıdemlileri bilgilendirmeliyiz.’’ Benedict anlık olarak düşündü, onayladı ve diğer elflerle beraber geri çekildi.
Han Shuo’nun teşviki altında, cüceler de yavaş ve isteksizce vadiden ayrıldılar. Orman trollerini izleyen has iblislerden birisi ayrıldı ve geri çekilen cüceleri takip etmeye başladı. Bu da Han Shuo’nun cücelerin kaçmak için kullandığı yolu açıkça görmesini sağladı.
Kısa bir süre sonra, Han Shuo ve küçük iskelet dışında köyün girişinde kimse kalmamıştı. Han Shuo’nun has iblisi cücelerin hareketlerini gözlemliyordu. Cücelerin bir nehri takip edip, dağ vadisindeki bir çatlaktan ayrıldıklarını gördü.
‘’Burada kıtanın genel dilini konuşan birisi var mı?’’ Han Shuo öne çıktı, küçük iskeletin yanında durdu ve insan dilinde sordu.
Küçük iskeletin önünde diz çöken ve orman trolü dilinde konuşan yaşlı rahip birdenbire Han Shuo’ya bakarak, biraz beceriksizce de olsa insan dilinde konuştu, ‘’Heybetli Datara’yla kurnaz bir insan neden yan yana?’’
‘’Sizin Datara’nızla aynı olduğuna emin misiniz?’’ Han Shuo kafasını iki yana sallayıp garip garip sorarken gülse mi ağlasa mı bilemiyordu.
Yaşlı rahibin yüzü oldukça solgundu ve derisi yıllarca rüzgâr ile yağmurda kalan yaşlı bir ağacın kabuğu gibi görünüyordu. Son derece aşağılayıcı bir ifade takındı ve söylendi, ‘’Tabii ki yanılmıyorum, kendisi ilahi Datara’nın bu dünyadaki temsilcisi.’’
İhtiyar rahip konuştuktan sonra, ciddi bir ifadeyle deri çantasından değerli, antik bir parşömen çıkardı. Parşömeni kırışmış elleriyle yavaşça açtı. Parşömenin üzerinde orman trolü dilinde yazılmış anlaşılması zor birkaç silik cümle dışında, sırtında kanatları olan devasa bir iskeletin resmi vardı. İskeletin kemikleri bembeyazdı. Resme bakılırsa, küçük iskeletin sırtındaki kemik çıkıntıları gerçekten de kanatlara benziyordu.
Bu büyük, beyaz iskeletin altında altın, gümüş ve oldukça değerli gözüken takılarla dolu bir yığın vardı. Beyaz iskeletin bir gözyuvası boştu ve diğer göz yuvasını ise korsanlar gibi siyah bir göz bandıyla kapatmıştı.
‘’Bu yüce Datara’mızın görünüşü, yanılıyor olamayız. Datara’nın temsilcisi bizi daha fazla altın, gümüş ve takıya yönlendirecek. O kadar çok takı ve yemeğimiz olacak ki, asla aç kalmayacağız. Yüce Datara’nın yardımlarıyla kurnaz insanların topraklarını ele geçireceğiz!’’ İhtiyar rahibin ses tonu garip şekilde ateşlendi ve yüksek sesle bağırdı.
Hafifçe küçük olması ve saf beyaz olmaması dışında, küçük iskelet gerçekten de parşömendeki Datara’ya epey benziyordu. Açgözlü orman trollerinin küçük iskeleti yağma iblisi Datara’nın temsilcisi sanmasına şaşırmamak lazımdı.
İnanılmaz garip durum Han Shuo’yu oldukça şaşırtsa da, dikkatle düşündüğü sırada ani bir düşünce kafasında belirdi. Küçük iskelete bir emir verirken dudaklarında şeytani bir gülümseme görülebilirdi.
Başlangıçta elinde kemik hançeriyle şapşal şapşal duran küçük iskelet, birdenbire kemik hançerini salladı ve sol eliyle herkese kalkmalarını işaret etti.
‘’Oh! Datara dualarımızı duydu!’’ İhtiyar rahip hemen büyük bir heyecanla haykırdı ve ayakları ile kırışık ellerini sallayarak, orman trolü dilinde son derece resmiyetle konuştu.
Saygıyla diz çöken orman trolleri yüksek sesle bağırmaya başladılar ve yerden kalkarak, kendilerine bağladıkları çantaları çıkartıp kuvvetle salladılar.
Küçük iskelet bütün orman trolleri kalkana kadar bekledi daha sonra Han Shuo’yu işaret etti. Orman trollerinin şaşkın bakışları altında, boştaki eliyle hem genç adamı hem de kendini işaret etti.
‘’Elçisi olmamı ve sizinle iletişime geçmemi istiyor.’’ Han Shuo gururla sırtını dikleştirdi ve ihtiyar rahibe böbürlenerek seslendi. Küçük iskelet de son derece zamanlı bir şekilde kafasını sallayarak, sanki Han Shuo’nun dediğini onaylıyor gibi gözüktü.
‘’Neden, neden bu kurnaz insan elçiniz olmalı?’’ İhtiyar rahip belli ki bun durumu kabul etmeyecekti ve hemen kafa karışıklığıyla sordu.
Küçük iskelet ihtiyar rahip konuşmayı bitirdiği anda kemik hançerini salladı ve hançeri rahibin boynuna dayadı. Küçük iskelet parmak uçlarında durarak, olduğundan daha uzun gözükmeye çalışıyordu. İki boş göz deliğiyle ihtiyar rahibe bakarken, ağzından kemik donduran dişlerin birbirine çarpma sesleri geldi.
İhtiyar orman trolü bedenindeki bütün gücü anında kaybetti, yere yığıldı ve yine diz çöktü. Ellerini kafasının üzerine kaldırdı ve haykırdı, ‘’Bir daha asla kararlarınızı sorgulamaya cüret etmeyeceğim, lütfen sahip olduğumuz her şeyi almayın yüce Datara!’’
Çevredeki orman trolleri kabilelerindeki en saygın rahibinin açıkça tehdit edildiğini gördüklerinde bile bir hareket yapmaya cüret edememişlerdi. Sadece eğik kafalarıyla durdular ve orman trolü dilinde bir şeyler dediler.
‘’Kalkın, kalkın, soylu Datara sizi affetti. Artık elçisi olarak konumumu kabul ettiğinizi düşünüyorum, doğru mu?’’ Han Shuo ihtiyar rahibe son derece ciddi bir ifadeyle seslenirken içten içe gülüyordu.
Kafasını doğrultan ihtiyar rahip yüzünde belli olan isteksizlikle konuştu ve onayladı, ‘’Yüce Datara ve elçisi, varlığınızla kabilemizi onurlandırır mısınız? Yüce Datara’ya sunacağımız şeyler var!’’
‘’Yani cüceleri soymaya gelmediniz mi?’’ Han Shuo hafifçe şaşırdı ve sordu.
‘’Hayır, kabile üyelerimden yüce Datara’yı duyduğumda, hemen kabileye onu aramalarını söyledim. Bu sinir bozucu cüceler en fazla yüz kişiler ve kabilemizden bu kadar seçkin savaşçıyı göndermeye değmezler. Yüce Datara’nın bu çevrede görüldüğünü duyduğumuz için bu kadar çok kabile üyesini gönderdik, böylece yüce Datara’yı kutsal bölgemize götürürken ona görkemli bir şekilde eşlik edebilirdik.’’ İhtiyar rahip kafasını iki yana salladı ve açıkladı.
‘’Kutsal bölge, ne kutsal bölgesi?’’ Han Shuo şaşkınlıkla sordu.
‘’Özellikle yüce hazretleri için kabilemizin inşa ettiği bir saray. Sarayın içinde nesilden nesle aktarılan antik eşyalar bile bulunuyor. O sarayın en başından beri yüce Datara’nın yeri olduğu söyleniyor, dolayısıyla sarayın içindeki her şeyi ona sunacağız.” İhtiyar rahip Han Shuo’ya hoşnutsuz bir ifadeyle baktı fakat sabırla açıklarken küçük iskeletin emirlerini çiğnemeye cesaret etmedi.
‘’Çok güzel, çok güzel! Hadi gidelim o zaman!’’ Han Shuo bu sözleri duyduğunda keyiflendi ve hemen orman trollerinden yola çıkmalarını istedi.
İhtiyar rahip pek konuşmadı ve elini salladı. Mesafedeki orman trollerinin lideri ihtiyar rahibe doğru mütevazı bir şekilde yürüdü. Lider trol dilinde cüceleri görmezden gelmelerini ve büyük bir törenle Karanlık Orman’ın derin kısımlarına doğru yola çıkmaları emrini verdi.
Dört uzun ve iri yarı trol savaşçı parıldayan mücevherlerle bezeli, siyah yeşimden yapılma lüks bir araç taşıyordu. Aracın içi yumuşak tüylerle kaplıydı. Belli ki, küçük iskelet Karanlık Orman’ın derinliklerine yapılacak olan yolculuk esnasında bu araçta oturacaktı. Görünüşe göre orman trolleri hazırlıklı gelmişti.
Küçük iskelet sakince aracın içine girdi ve etrafa bakınmaya başladı. Bir elçi olan Han Shuo bu rahatlığın tadını çıkaramazdı ve ancak diğerleriyle birlikte yürüyerek gidebilirdi. Yol boyunca çok sayıda büyülü yaratıkla karşılaştılar fakat sıradan büyülü yaratıklar böyle büyük bir orman trolü grubuna yaklaşmaya dahi cüret edemedi. Hatta büyük grubun törenle ilerlediğini gören birkaç iki ve üç seviyeli vahşi canavar bile avlanmayı bıraktı. Bunun yerine, şeytani bir kabileden oluşan bu büyük gruptan, uzakta, çok daha uzakta ve de daha daha uzaklarda kalmayı seçtiler.
Doğuştan açgözlü olan ve soygun aşkıyla yanan orman trolleri Karanlık Orman’da ünlü ve son derece korkulan bir ırktı. Karanlık Orman’ın eteklerinde yaşayan kabileler veya Karanlık Orman’a dalan maceracılar ve tüccarlar, orman trolleriyle karşılaşan herkes belli bir dereceye kadar soyulurdu.
Herkes bu şeytanlardan nefret ederdi. Orman trollerinin can düşmanı olan elfler bile sayısız kez orman trolleriyle savaşmış ama zaferi elde edememişti. Kimse orman trollerinin doğuştan gelen hırsızlık dürtülerine engel olamazdı.
Karanlık Orman’ın derinliklerine yaklaştıkça, önceden tehdit saçan orman trolleri bile dikkatli ilerlemeye başladı, zira bu çevrede kargaşa çıkartmaktan ölümüne korkuyorlardı.
‘’Neden ilerledikçe daha dikkatli ilerlemeye başladınız?’’ Han Shuo orman trollerinin anormalliğini tespit etti ve yanındaki ihtiyar rahibe sormadan edemedi.
Etrafına bir bakış atan ihtiyar rahip açıkladı, ‘’Karanlık Orman’ın orta kısmına girdik. Burada birçok yüksek seviyeli yaratık ve birkaç özel kabile bulunuyor. Ayrıca buradaki insanlarla uğraşmak da biraz zor. Onlara denk gelmeyeceğimizi umuyoruz yoksa başımız belaya girer.’’
Çok uzakta olmayan bir yerden gök gürültüsüne benzer bir çatırtı duyulurken, altı yedi metrelik uzunluğa ve dehşetengiz bir boyuta sahip olan beyaz bir taş dev omzuna aldığı büyük bir ağaçla yavaşça yürüyordu. Üzerlerinden devasa bir kara gölge geçtiği esnada ise kısık bir gaklama duyuldu. Yukarı doğru bakıldığında, iki uzun, zarif boyun kolayca görülebiliyordu.
‘’Beyaz taş tozuyla kaplı bu dev, bir dağ sırtı devidir. Oldukça barışçıldırlar ve savaşmayı sevmezler. Ancak, onları öfkelendirirsen sonuçları felaket olur. Az önce ise üzerimizden en düşük seviye ikiz kafalı ejderha geçti. Aslında ejderha değiller, sadece seviye iki büyülü yaratıklar fakat zehir tükürebiliyorlar ve onlarla uğraşmak epey zor.’’ İhtiyar rahip Han Shuo’nun şaşkınlığını görünce açıkladı.
Onaylayan Han Shuo büyük takdirle iç çekti. ‘’Sonunda neden sadece Karanlık Orman’ın eteklerinde vahşice hareket etmeye cesaret ettiğinizi anlıyorum!’’
Magnec