Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

67. Bölüm Test Edilmiş

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Kanlı Kraliçe hızlı iyileşiyormuş gibi görünüyordu. Öne çıkma şekli, onu demir bir duvardan geçebilecekmiş gibi göstermişti. Kadınlar korku ve şaşkınlıkla titrediler, çünkü bu kadından yayılan aura Çokbaşlı Yılan'ınkinden daha yoğun ve tehditkârdı.

Gökdoğan hızla konuştu. “Tam zamanında geldin! Bunu denemelisin.”

Kraliçe maskesinin ardından Çokbaşlı Yılan'ın hizmetçilerine baktı. "Defolun, hemen!"

Kadınlar hemen oradan çıktılar, sanki affedilmişler de ölümden dönmüşler gibi hissediyorlardı. "Evet, tabii ki. Hemen!"

Gökdoğan bu konuşmayı şaşkınlıkla izledi. "Hey! Ne yapıyorsun, bu tavrın ne böyle? Seni gücendirecek hiçbir şey yapmadılar ki, niye öyle sert çıkıştın onlara?”

Kraliçe delici gözlerle ona baktı. “Biraz onurlu ol. Eğer kutsal topraklara gitmek istiyorsan, şehrin bir vatandaşı gibi davran. Bir iblis avcısı olmak istiyorsan, öyleyse bu menfur çorak arazili kadınlarla arkadaşlık etmemelisin.”

“Kim çorak arazilerde yaşamak ister ki? Kim birinin kölesi olmak ister? Buradakilerin bir seçeneği olduğunu mu sanıyorsun?” Gökdoğan, Kraliçe’nin çorak arazili hemşerilerine bu kadar küçümseyerek davrandığını görmekten nefret ediyordu. Üstünlük duygusu, başka bir yerde doğacak kadar şanslı olmasından başka bir şeye dayanmıyordu. Gökdoğan, Kraliçe’yi tanımaya başlamıştı ve yaşadıkları sıkıntılardan sonra birbirlerine daha yakın olmuşlardı, bu yüzden onunla açık konuşuyordu. “Nerede doğacağımıza kendimiz karar veremiyoruz; senin şu ulu ve güçlü tanrıların gibi değiliz. Sana bir şey söyleyeyim, eğer çorak topraklarda doğmuş olsaydın, bizden daha iyi olmazdın!”

"Kapa çeneni!"

Gökdoğan, onun tanrısına karşı herhangi bir laf etmek dışında dilediğini söyleyebilirdi. Tanrısı hakkında kötü söz söylemek, onun öfkesini kışkırtmanın kesin bir yoluydu.

“Söylemeye çalıştığım tek şey, hayatın bize farklı kartlar dağıttığı. Belki de Mantis'in söylediği şey doğruydu. Senin geldiğin yere gitsem bile asla senin gibi olmayacağım.” Gökdoğan bu kadının ne sorunu olduğunu anlayamıyordu. Söylediği hiçbir şeyin onun fikrini değiştirmeyeceğini biliyordu – bu resmen duvara konuşmak gibiydi - o yüzden bu konuyu büyütmeyecekti. “Önümüzde bütün bu güzel yemekler var, seninle tartışmakla ağzımı meşgul etmeyeceğim!”

Şu çocuk, Kraliçe’nin tepesi atmıştı. Görgü kuralları gün geçtikçe kötüye gidiyor!

Onu öyle fena dövmek istiyordu ki elleri kaşınıyordu!

Ancak bir an düşündükten sonra, tepkilerinin biraz abartılı olduğunu kabul etmek zorunda kaldı. Sonuçta o bir çorak araziliydi. Neden bu kadar sinirlenmişti ki? Başka bir şey söylemeden maskesini yüzünden çıkardı.

Gökdoğan gizlice bakmadan edemedi.

Kaç kez görmüş olursa olsun, Kraliçe'nin yüzü gözler için bir lütuftu. Çorak arazilerde onun gibi güzellikler yoktu. Neyse ki, hizmetçiler gitmişlerdi, aksi halde onu görünce utanıp kendi yüzlerini bir daha asla göstermeyebilirlerdi.

“Yiyecekler iyi mi?” Kraliçe, balık çorbasından bir kaşık alıp tükürdü. Kötülercesine kokladı. Sesi, o tanıdık, aksi küçümseyiciliğe büründü. “Çorak arazi çorak arazidir. Elysium topraklarındaki en düşük sınıf halk bile bundan on kat daha iyi yemek yiyor.”

Gökdoğan düşüncelerini kendine sakladı. Yemiyorsan yeme. Ne diye sahip olduğumuzu küçümsüyorsun?

“Bazıları için, irade yetersiz kalıyor; en ufak şeyde yoldan çıkıp hayallerini terk ediyorlar. Bu insanlar asla mükemmelliğe ulaşamaz ve başarılı olamazlar.”

Kime vaaz veriyor bu be? Gökdoğan yemeye devam etti.

Kraliçe hem mahcup hem de kızgın hissediyordu. Gökdoğan gerçekten de bu yerin hazlarıyla baştan çıkarılmıyordu, değil mi? Ne zamandır böyle olduğunu bilmiyordu ama Kraliçe Gökdoğan'a farklı bakmaya başlamıştı. O çocuk diğerleri gibi değildi; iblis avcılığı yolunda yürümek için gerekenlere sahip olabilirdi… ya da en azından faydalı olabilirdi.

Ancak çorak arazililer yine de çorak araziliydi. Bir köpeği b*k yemekten vazgeçiremezdin ve bir duvarı çamurla sıvamak onu güçlendirmezdi.

İkisi de daha fazla bir şey söylemedi, sadece yemek yemekle meşgul oldular.

Gökdoğan güçlükle yürüyebilecek hale gelene kadar yedi ve Kraliçe de karnını doyurmuştu. Son lokmalarını aldıkları sırada yaklaşan ayak seslerini duydular. Seslerden birinin cüsseli olduğunu ve kararlı adımlar attığını çıkarabiliyorlardı. İkinci set ayak sesleri, çelik botlar gibiydi; fakat zemine çalan sesi onların ev yapımı olduğunu gösteriyordu. Çok açık ki bunlar, Aslan Yürekli ve Çokbaşlı Yılan’dı.

Kanlı Kraliçe maskesini yüzüne geri kaydırdı.

“Siz ikiniz biraz gelin, bir plan yapmalıyız.”

Çokbaşlı Yılan, Kraliçe’nin beklediğinden daha hızlı toparlandığını fark etti ve bu onun içini daha da rahatlattı. Ona yardım ederken, Kraliçe gibi güçlü biriyle, zafer kesindi.

Büyük salonda.

Vardıklarında Mantis zaten oturuyordu.

Çokbaşlı Yılan dördünün karşısına oturup bildiklerini paylaştı. “Bu lanet mutantlar her zaman benden şüpheleniyorlardı ve şimdi siz 'ortadan kaybolunca’ sinek gibi ardıma üşüştüler. Zamanımız tükendi, onlardan önce harekete geçmeliyiz. Sizi bazı insanlarla tanıştırayım.”

Ellerini çırptı.

Gökdoğan, sekiz kişinin salona girişini izledi. Bunların hepsi cüsse ve tavır olarak kabaca aynıydı. Hemen bir şeyler sezemese de, Gökdoğan bu adamların birinci sınıf çorak arazi savaşçıları olduğunu söyleyebilirdi. Hepsi en azından Aslan Yürekli’ye aşık atabilirlerdi.

“Bu sekiz savaşçı, Yeşilarazi İleri Karakolu'ndaki en iyilerin en iyisidir. Onlar benim seçtiğim korumalarım ve savaşmanıza yardımcı olmak için iki gruba ayrılacaklar. Mutantların icabına baktıktan sonra, onları komuta eden kişiye karşı da bir şansımız olacak.” Çokbaşlı Yılan konuşurken ellerini salladı. “Yılandiş, Artemis; kendinizi tanıtın.”

Uzun düz saçlı adamlardan biri öne çıktı. Gözleri geniş ve inceydi, ana hatları keskin bir şekilde çizilmişti, sert bir bakışı vardı. Onun kasvetli bir havası vardı. “Ben Yılandişim ve Birinci Ekip’teki diğer üçünden ben sorumluyum.”

“Ben de İkinci Ekip’teki diğer üçünün lideri Artemisim.” Bu aslında bir kadındı, diğerlerinden biraz daha ufaktı. Kısa kesilmiş saçları vardı ve giydiği zırh göğsünü sıkıştırıyordu ve bunun üzerine kırmızı bir gül dövmesi görünüyordu. Onun ince belinden sonra geniş bir kalça geliyordu ve cazibeli bir duruşu vardı. Her şeyiyle çekici bir çorak arazili kadındı. “İblis avcısının bir kadın olması çok yazık... Bir avcınınki nasıl oluyormuş görmeyi planlıyordum.”

Sesi, vahşi bir kedinin mırıltısı gibi inişli çıkışlı ve baştan çıkarıcıydı.

Kanlı Kraliçe ona soğuk gözlerle dik dik baktı. Sert sesi maskenin ardından boğuk çıkıyordu. “O pis ağzındaki dili yakmakta sakınca görmem.”

Vurgulamak için yavaşça ellerini kaldırdı, sonra da yanan melekleri tahta masaya koydu. Gözün göremediği elle tutulamayan bir enerji, masanın üzerinde yükseldi ve bir anda masayı kömür haline getirip yerle bir etti.

Herkes ağzı açık Kraliçe’ye bakakaldı, tamamen şok olmuşlardı. Çorak arazililerin hiçbiri az önce ne gördüğünü anlayamadı. Cilveli ve cesur Artemis’ten bile soğuk terler boşandı. O kadının tek bir dokunuşu onu öldürmese bile, en azından onu kalıcı olarak sakat bırakırdı.

Aksine, Kraliçe tamamen rahattı. Saygınlığını, orada toplanan herkesin anlamasını sağlamıştı.

Kısa bir süre sonra Çokbaşlı Yılan öksürerek herkesin dikkatini topladı. “Öyleyse herkes tanıştı. Şimdi plan yapmanın zamanı... Başlamadan önce herhangi bir şüpheniz var mı?”

“Bende bir tane var.”Ortadan ayrılmış uzun saçları omuzlarına dökülen adam, gözlerini Gökdoğan'a doğru dikti. “Bu önemli bir görev, bu uyuz sıçan buralarda ne dolanıyor?”

Herkesin gözleri Gökdoğan'a çevrildi.

O sadece bir çocuktu, belki on beş yaşındaydı ve bahsetmeye değer hiçbir gücü yoktu. Kötü beslenerek büyüdüğünden dolayı neredeyse bir çubuk gibiydi. Bunun gibi biri bu kadar önemli bir görevi nasıl olumlu yönde etkileyebilirdi ki?

Gökdoğan ayağa kalktı. “Sen kime uyuz sıçan diyorsun lan?!”

Kraliçe ve Mantis'in seslerini yükseltip ona arka çıkmalarını umuyordu. Ama ikisi de tek kelime etmedi.

S*ktir, hala benim sadece ayak bağı olduğumu mu düşünüyorlar ya?

Yılandiş adlı uzun saçlı adam, Çokbaşlı Yılan'ın gerçek kardeşiydi. Sadece Çokbaşlı Yılan'ın düşüncelerini dile getiriyordu; çocuk çok zayıftı. İşe yaramazdı. Çokbaşlı Yılan onu burada tutuyordu, çünkü onun iblis avcısına ne kadar yakın olduğunu görmüştü.

"Peki. Eğer tam da uyuz bir sıçan olduğuna ikna olmadıysan, bana yanıldığımı kanıtlaman için sana bir şans vereceğim. Panter.” Yılandiş, Gökdoğan'a yukardan baktıktan sonra yanındaki bir adama göz attı. Kömür karası tenli bir adam öne çıktı. “Panter ile on tur dövüşe dayanabilirsen söylediklerimi geri alacağım. O zaman göreve gelebilirsin.”

Aslında Gökdoğan böylesine tehlikeli bir göreve katılmak için can atıyor değildi. Fakat her yandan ona doğru atılan kırıcı bakışlar ve onu hala çöp olarak görmeleri içindeki öfkeyi körüklüyordu. Hiç kimse gerçekten de bunu kabul etmesini beklemiyordu ama sonra… “Güzel! Bir deneyeceğim!"

Bu çocuk kahrolası bir moron! Açık bir şekilde ortalamanın ötesinde değilken, kendini kesinlikle çok üstün görüyordu.

Çokbaşlı Yılan'ın bir araya topladığı ekip en iyi adamlarıydı. Karabayrak İleri Karakolu savaşçılarıyla karşılaştırıldığında, Çılgın Köpek, Kurnaztilki, Bozayı, Mantis veya Wulf'tan aşağı kalır yanları yoktu. Onlar bu seviyedeyken, Gökdoğan nasıl onlardan birine denk olacaktı ki?

Gökdoğan bazen biraz fazla cesur oluyor ve sonuçlarını düşünmeden hareket ediyordu. Yine de Kraliçe ve Mantis onu durdurmaya çalışmadılar. Çocuk bir iki kez yere çivilenmeyi kaldırabilirdi.

Gökdoğan ve Panter diğerlerinden ayrıldılar ve genç adam şeytan çıkarıcı asasını belinden çıkardı. Panter, yaklaşık bir buçuk metrelik siyahî bir adamdı -hemen hemen yumruklamayı planladığı on beş yaşındaki çocukla aynı- . Siyah giysiler, yüzü dâhil neredeyse her yerini örtüyordu. Silah olarak beline sıkıştırılmış iki sai* vardı.

Bu silahlar yaklaşık altmış santim uzunluğunda ve etkileyici şekilde keskinlerdi, gerçekten de ölümcüllerdi.  Panter’in dövüş tarzının seçtiği araçlara dayandığı tahmin edebilirdi.

Aslan Yürekli'nin silahı ağır ve güçlü bir vuruş için tasarlanmış bir kılıçtı. Güçlüydü, ancak kullanması ve dramatik savurma hareketleri için çok fazla enerji gerektiriyordu. Panter'in silahları, onun daha fazla hız ve çevikliğe odaklı tarzını gösteren üç çatal dişli hançerdi. Gökdoğan için, bu adam ağır vuran birinden daha fazla sıkıntıydı.

Gökdoğan bu konuyu fazla düşünmedi. Dövüş pozisyonu alıp meydan okuyan bir şekilde seslendi. "Hadi gel bakalım!"

Panter küçümseyen bir ifadeyle ona baktı ve bir kamçı gibi hızla ileri atıldı. Küçük adam Gökdoğan’ın göz açıp kapayışından daha hızlı bir şekilde, onun solunda belirdi ve ters kavradığı sai ile ona saldırdı. Her şey çok hızlı olmuştu. Bu adam, Karabayrak İleri Karakolu'nun seçkin komutanı Wulf kadar hızlı olmalıydı!

Mantis, uçan bıçaklarından birini çıkarmaya hazır elini kaldırdı.

Herkes, hiç düşünmeden, Gökdoğan'ın bu kadar hızlı bir saldırıyla baş edemeyeceğini söyleyebilirdi. Ama sonra düşünülemez şey gerçek oldu ve Gökdoğan, bıçaklı şeytan çıkarıcı asasını aşağıdan savurup karşılık verdi.

Panter, saisini Gökdoğan'ın boynuna geçirebilirdi, ama çocuğun darbesi en az onun kadar hızlı ve tehlikeliydi. Panter darbesini indirirse momentum asanın üzerine düşüp karnını deşmesine yol açacaktı. Sonuç cana karşılık can olacaktı.

Seçeneği yoktu.

Panter silahlarını yönünü değiştirip şeytan çıkarıcı asaya indirdi. İkisi birbirleriyle mücadele ederken silahları kulak tırmalayıcı tiz sesler çıkarıyordu. Bir sai Gökdoğan’ın asasını uzak tutarken, Panter ikinci hançerini rakibinin göğsünün tam ortasına savurdu.

“S*ktir git!”

Gökdoğan'ın gözleri kıpkırmızıydı. İçi korkunç bir güçle doluyor, onu kuvvetlendiriyordu ve böylece asasını Panter'in sağlam kontrolünden kurtardı.

Panter geri adım attı. Gökdoğan'ın göğsüne atılan darbe ardında sadece sığ bir yara bırakmayı başarmıştı. Bu sırada, çocuğun ani güç patlaması kendi dengesini de bozmuştu ve birkaç adım sendeledi.

Herkesin düşündüğünün aksine, bu çocuğun tepki süresi, hızı ve gücü oldukça iyiydi!

Panter bu velet tarafından utandırıldığı için sinirlenmişti.  Tekrar saldırmaya hazırlanıp bir adım atmadan önce Gökdoğan, kendini pelerinine sardı…

… ve kayboldu.

Çevirmen notu
*Sai: Ninja bıçağı