Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

119. Bölüm Papa Cenapları

Çevirmen: Shuiqui / Editor: T4icho

Her oyunda olduğu gibi Tatmin’de de şifacılar çok önemliydi. Grup olarak avlanırken ve baskınlarda büyük önem arz ediyorlardı. Tatmin’de şifacılar, ışık tanrıçası Rebecca’ya hizmet eden rahipler ya da rahibelerdi. Sadece Rebecca’ya hizmet edenler Şifa özelliğine kavuşabilirdi.

“Dunpapa baskınını iki dakikada bitirmek için bir rahibe ihtiyacımız var!”

“150. Seviye ortalamasına sahip grubumuza bir şifacı arıyoruz—“

“Rahipler ve rahibeler! Lütfen bie katılın! Ekipmanlarda öncelikli olacaksınız!”

Çok popülerlerdi, ama ne yazık ki sayıları sınırlıydı. Rebecca Kilisesi’nin rahibi ya da rahibesi olmak kolay iş değildi. Böyle kimseler günler boyunca dua etmek zorunda kalıyor, kimi zaman sessizlik yemini ediyor, aç kalıyor ve başkalarıyla ilişki yaşayamıyorlardı.

Rebecca Kilisesi’ndeki rahiplerin gerçek hayattaki keşişlere benzediğini söylerdi insanlar. Dolayısıyla oyuncuların çoğu bu mesleğe yanaşmıyordu. Bugün bulabildiğiniz Rebecca rahiplerinin çoğu NPC’ydi.

“Hayret bir şey… Yine rahip bulamadık.”

“Tapınağa gidip kiralamaktan başka çare yok.”

Rahip ihtiyacı olan gruplar Rebecca Kilisesi’ni ziyaret eder, büyük ‘bağışlar’ yaparak NPCleri kiralarlardı. Sürekli böyle yaptıkları için Rebecca Kilisesi zengindi. Kilisenin yüksek rahipleri -ki dürüstlüğüyle bilinirlerdi – gerçekten inanılmaz figürlerdi.

Bütün bunların arkasında ise papa vardı. Rebecca Kilisesi’nin 13.papası, Drevigo, kendini topluma adamış bir rahip olmaktan çok uzaktı. Daha çok kendi arzularıyla ve istekleriyle ilgileniyordu.

Papa olduktan sonra pazarı çözmüş, rahipleri ‘mal’ gibi kiralayarak servet kazanmıştı. Yüksek rahiplere verdiği paralarla hepsini yozlaştırmış, onlarla yapmadığı şey kalmamıştı.

Dolayısıyla Rebecca Kilisesi zamanla düşüşün ve çöküşün bir temsili haline gelmişti.

“Cevap yok.”

Kilisede, şarkı söylemeyi çok seven güzeller güzeli bir kadın vardı. İsmi Isabel’di. Rebecca’nın Kızları’ndan biriydi; kilisenin nihai kutsal şövalyelerindendi ve Lifael Mızrağı’nın efendisiydi.

Diğer odada konuşan papanın sesini her duyduğunda titriyordu.

“Sözüm ona ilahi babamız her gece çılgınlar gibi sevişiyor.”

Rahip Cassus ona baktı. “Şşş. Kutsal ışığın bakiresine yakışmayan sözler bunlar.”

Isabel’in yüzü ekşidi. “Ne dememi istiyorsun? Papa her gece cinsel birleşme münasabetine zaman ayırıyor mu diyeyim… Off! Offf!”

Nihayetinde Cassus eliyle Isabel’in ağzını kapattı. Gergin gergin ona bakıyordu.

“Papa Cenapları’nın önünde böyle konuşamıyorum; şimdi arkasından konuşmama bile izin vermiyorsun!”

“… Papa Cenapları’nın her yerde gözü kulağı var. Lütfen dikkat et sözlerine.”

“Peh..!”

Konuştukları sırada papa ziyarete geldi.

“Çok ses çıkarıyorsunuz. Arkamdan mı konuşuyordunuz?”

Papa kapıyı açtı; çıplaktı. Terli vücudu ay ışığında parlıyordu. İki gün içinde 60 yaşına basacak olmasına rağmen cildi ve vücudu gayet sağlıklıydı.

Isabel ve Cassus aynı anda eğildiler.

“Papa Cenapları, sizi görmek bizim için bir şereftir.”

“Isabel, her zamanki gibi çok güzelsin.”

Papa Drevigo gülümsedi ve Isabel’in saçlarına dokundu. Isabel utanç içinde alt dudağını ısırdı. Papanın eline tokat atmak istiyordu, ama cüret edemediği için öfkesini dizginledi. Dikkatlice konuştu.

“Papa Cenapları, son zamanlarda fahişelerle pek zaman geçiriyorsunuz, değil mi? Sonra onları bana göndermeniz ne kadar uygun efendim?”

“Huhu, pozisyonuna rağmen böyle şeyler söyleyerek biraz haddini aşıyorsun sanki?”

Gülümseyen papa elini çekti. Karşısına papa olduğu için Isabel hoşnutsuz olduğunu göstermeye cüret edemiyordu.

“Yatan Kilisesi’nin İlahi Kalkan’ı neden istediğini öğrendim. İlahi Kalkan’ın kara büyüyle kirlenmesi mümkün. Böylece İlahi Kalkan’da gizli ilahi gücün tamamı kara büyüye dönüşüyor. Yatan Kilisesi bu yüzden kalkanın peşinde.”

Bu sözler papanın ilgisini çekti. “Işığın olduğu her yerde karanlık kol geziyor… Esasında ilahi güç ve kara büyü birbiriyle çok yakın, değil mi?”

“İlahi Kalkan’a ulaşmalarına engel olmak için ne gerekiyorsa yapmalıyız.”

“Hepsini geri almalıyız.”

İlahi Kalkan’ın imalat yöntemini bazı ülkelere ve ailelere göndermişlerdi. Zaten İlahi Kalkan’ı yapmak için bir Rebecca rahibine ihtiyaç vardı. Demircinin tek başına yapması imkansızdı. Dolayısıyla İlahi Kalkanlar’ı toplamak onlar için zor değildi.

“Kutsal şövalyelerle yola çıkarak gerekeni yapacağız,” dedi Isabel.

“Böyle şeyleri bırak başkaları yapsın. Benim senden farklı bir isteğim var.”

“…”

Papa imalı ifadesiyle ona baktı. “Dün gece ilahi bir mesaj aldım. Tanrıça Rebecca kızlarından birinin er ya da geç bana ihanet edeceğini söyledi.”

“Ne demek bu?”

Ne demek istiyordu? Isabel kaskatı kesildi ve papanın bu gibi gülümsemesini gördü.

“Rin’i getir. Tanrıçanın bahsettiği hainin o olduğuna şüphem yok. Cezasını çekecek.”

Isabel aynı fikirde değildi. “Rebecca’nın Kızları sadece Tanrıça Rebecca’ya ve Papa Cenapları’na sadıktır! Aramızda hain yok.”

“Rin ufak bir köy tapınağında; üç seferdir çağrılarıma yanıt vermiyor. Bir işler çevirmeseydi elbet cevap verirdi.”

Nihayetinde Isabel öfkesine yenik düştü.

“Başka bir sebebi var! Papa Cenapları! Aldığınız ilahi mesajın doğru olduğuna emin misiniz? Ayrıca ne zamandır ilahi mesajlar alıyorsunuz!”

“Küstah!”

Papa tek eliyle Isabelle’nin gırtlağını kavradı. Sonra tehditkar tonuyla konuştu.

“İradem Tanrıça Rebecca’nın iradesidir. Benden şüphen mi var?”

Isabel kilisede büyümüştü. Diğer kutsal şövalyeler ve rahipler gibi aldığı eğitim sonucunda Tanrıça Rebecca ve papaya mutlak bir sadakatle dolmuştu. Aslında bu bir çeşit beyin yıkamaydı; dolayısıyla açık fikirli biri olmasına rağmen papaya karşı çıkamazdı.

“… Şüphem yok,” dedi zar zor. Sonra papa elini bıraktı ve ürkütücü görünen dostane gülümsemesiyle devam etti.

“İki gün veriyorum. Rin’i buraya getirin.”

Kang!

Papa odadan çıktı ve kapıyı arkasından kapattı. Konuşmanın başından sonuna kadar eğilmiş halde duran Cassus hemen başını kaldırdı ve Isabel’e uzandı.

“… Ne yapacaksın?”

Isabel bir süre konuşmadı. Ardından başını eğdi ve zayıf sesiyle mırıldandı.

“Başka ne yapabilirim ki? Emirleri yerine getireceğim.”

Rin de Rebecca’nın Kızları’ndan biriydi. Papa alçağın tekiydi ve kilise çökmüş olabilirdi, ama Rin’in onlara ihanet etmesi imkansızdı. Muhtemelen yozlaşmış kiliseye daha fazla dayanamadığı için geri dönmüyordu.

Isabel bunu çok iyi biliyordu, ama emirlere uymak zorundaydı.

“…”

Cassus acı çeken Isabel’e anlayışla baktı ve pencereye döndü. Aya doğru dua etti.

‘Tanrıça Rebecca… Yalvarırım yozlaşmış papaya ilahi yargınızı tattırın…’

***

Grid Winston’dan çıkalı dört gün oldu. Dört günde 130. Seviye’ye ulaştı. Her şey Malacus’un pelerini sayesindeydi. Winston’dan çıktığından beri pelerini kaldırmamıştı.

“Keyifli.”

Grrunng.

Ebediyet Krallığı ve Saharan İmparatorluğu’nun sınırı. Suaz Dağları’nı geçmekte olan Grid’in önünde düzinelerce yaratık toplandı. Pelerinden yayılan kan kokusuna çekilmişlerdi. Son dört gündür Grid bu yöntemle avlanıyordu.

“Haaap!”

Suaz Dağları’ndaki yaratıkların ortalama seviyesi 160 civarıydı. Şu anda Grid öyle güçlüydü ki bu yaratıklara karşı yetenek kullanmasına gerek bile yoktu. Eğitim ve pratik için sadece kılıç ustalığını kullanıyordu.

Kuaaak~!

Yip! Yihh!

Grid’in vücudu olağanüstü hünerleriyle insan sınırlarını çoktan aşmıştı. Vücuduyla istediği her şeyi yapabiliyor, savaşçıyken hayal dahi edemediği bir seviyede kullanıyordu kılıcını.

Sukakaka!

İki elinde Dainsleif, havaya zıpladı ve üç kez dönerek merkez-kaç kuvvetiyle bir yaratığın vücudunu parçaladı. Sonra hemen trollün fırlattığı baltaya hamletti ve arkasından gelen üç taşı parçaladı. Sağ tarafı ağaçlarla kaplıydı. Trollün gırtlağını kesti, ama yaratık ölmediği için baltasını yeniden salladı.

Chengkang!

Grid baltadan kaçındı ve sağa zıpladı. Dengesini kurduktan sonra yaratıkların ortasına daldı.

Papat! Pa pa pa pa!

Kara kılıç ön görülemez hamleleriyle adeta fırtına gibi esiyordu. Yaratıklar dalgalanan pelerine kapıldıkları için bir an tepkisiz kaldılar ve kaşla göz arasında katledildiler. Grid hemen koştu ve kaçan yaratıklara yetişti. Birinin kalbini parçaladıktan sonra onu havadan inen gargoylun üstüne fırlattı.

Peok!

Gargoyl yaratığın vücudunu gergin gergin itti. Grid keyifle güldükten sonra Uç’u kullandı ve yaratığın kafasına çullandı.

“Selamm!”

Kaaaak!

Gargoyl şaşkına döndü ve hemen ışık hüzmesi fırlattı. Öyle yakınlardı ki Grid ışıktan kaçamazdı, ama kaçmaya gerek duymuyordu zaten. Gargoyl ışık hüzmesiyle Grid’i taşa çevireceğine inanarak heyecanla bağırdı.

Fakat Grid sağ salimdi. Aklı karışan gargoyl beynine inen Dainsleif’e şaşkın şaşkın baktı.

 “Hahat!”

Grid hala gülüyordu. Savaştıkça TP kazanıyor, böylece her geçen gün güçleniyordu.

“Gidelim!”

Yerde daha sürüyle yaratık vardı. Grid envanterinden pavraniumu çıkardı. Son dört gündür pavraniumla arayı geliştirmeye çalıştığı için epey ilerlemeye kaydetmişti. Şu anda pavranium sadece etrafta süzülerek onu korumuyor, zaman zaman Grid’in isteği doğrultusunda düşmana da saldırıyordu.

Pipit!

Bumeranglar gibi ilerleyen altın diskler ogrenin ayağına saldırdı. Düşen ogreyi gören Grid hemen üstüne çullandı ve tek taraflı katliam başladı. Malacus’un Pelerini yüzünden bölgeye sürekli bir yaratık akını vardı. Kaşla göz arasında akşam oldu.

 “Heok... Heok...”

Grid’in dayanıklılığı ve gücü öyle yüksekti ki insan akıl sır erdiremiyordu. Fakat Grid bile gün boyunca savaştıktan sonra yorgun düşerdi. Yüzlerce yaratık avladıktan sonra…

Grid yükselen seviyesine keyifle bakarak pelerini çıkardı ve dinlendi. Gökyüzünde öyle çok yıldız vardı ki eliyle uzansa birini koparabileceğini hissediyordu.

‘Malacus’un Pelerin’ni takıp seviye kasmaya devam etmek güzel olurdu… Fakat her yerde yaratık olduğu için hızlı ilerleyemiyorum.’

Sınıf görevini tamamlamak için, Judar, Dominion, Rebecca ve Yatan Kiliseleri’ne gitmesi gerekiyordu. Görevi bitirmek uzun süreceği için fazla oyalanamazdı.

Acaba yarın pelerini bir kenara bırakıp direkt ilerlemek daha mı mantıklı olurdu? Grid karar veremiyordu.

‘Boş boş gezemem… Bu görevden sonra evlenecek ve demircide çalışacağım… Evet, hazır vakit varken kullanayım.’

Ertesi gün. Hava aydınlıktı ve dayanıklılığı zirvedeydi, Grid bir kez daha Malacus’un Pelerini’ni taktı. Ardından dağı geçerken avlanmaya devam etti. Bu yüzden normalde üç günde geçeceği Suaz Dağları’nda bir haftasını harcadı.

Keyifliydi.

Ama…

O esnada Grid yüzünden acı çeken biri vardı…

“Grid… Ne zaman döneceksin…?”

Khan’ın demircisi boştu artık. Orada, demircinin köşesinde oturan kel bir adam vardı. Vantner. Dükkanın girişine bakarken kendi kendine mırıldanıyordu.

“Neden…? Neden sıra bana gelince ortadan kayboldun…?”

O burada kara kara oturup düşünürken, Pon ve Ibellin Grid’in yaptığı ekipmanlarla çılgınlar gibi seviye kasıyordu. Pon Vantner’e resmen toz yutturmuştu ve şimdi Ibellin bile ona yetişmek üzereydi.

“Lütfen çabuk gel---!!!”

Diğer klan üyeleri ekipmanlarını tamir ettirmek için Khan’a geldiklerinde Vantner’i gördüler.

“Ne yapıyor bu?”

“Pon ve Ibellin durmadan ilerlerken böyle kaldığı için üzgün herhalde.”

“İyi de bizden daha iyi durumda değil mi? Grid değer biçerken baltasını düzeltmişti.”

“Yine de… Savunması zayıf olduğu için kendine uygun yerlerde avlanamıyor.”

“Doğru diyorsun, keşke biraz savunmasına dikkat etseydi… Muhafız şövalyesin yahu, insan gidip bütün puanları güce basar mı? Böyle olacağı belliydi.”

Sonra, günün birinde Vantner Jishuka’ya teklifte bulundu. “Grid bir daha göreve giderse hepimiz ona destek verelim. Birlikte görevini tamamlayalım. Böylece görevlerle zaman harcamaz ve ekipman işine odaklanabilir.”

“… O zaman oyundan nasıl zevk alacak?”

“İyi de demirci değil mi o? Görevlerini yerine getirmeli!”

“…”

Vantner’ın uzun bekleyişi sürüyordu.

……