Bölüm için teşekkürler
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
77. Bölüm İyi Biri III
Oltaya geliyorlardı.
Litana’nın grubundaki herkes yavaş yavaş mağaranın köşesine çekilen ve yere oturan Cale’e garip ifadelerle bakmaktaydı.
“Geceyi geçirebileceğim bir yer verdiğiniz için teşekkür ederim.”
Nazik ve saygılı bir tondu. Doğal olarak söyleyen kişi Cale’di. Litana ortalama görünen kızıl saçlı adama bakarak başını salladı.
“Gezginler arasında böyle şeyler normaldir. Yağmurdan soğuk kapabilirsin, ateşin yanına geç.”
Fakat astları hala ona temkinle bakıyordu. Yağmurdan dolayı pek tehditkar görünmüyordu, ama yine de yabancının tekiydi.
- Ne yağmuru! Yağmurdan falan ıslanmadı! Ben yaptım, sıcak suyla!
Litana’nın söylediklerini duyan Raon isyan etmeye başladı.
Cale mağaranın yakınlarına gelince yağmurluğunu çıkarmış, Raon da sıcak su ve ısı büyüsüyle ona güzel bir ayar çekmişti.
Cale rolünü iyi oynadığı için On’un sırtını okşadı.
Miyavvv.
Cale’e bakan On kaygılı görünüyordu.
Litana ise gözlerini hala onlardan ayırmamıştı.
‘Sıradan birine benzemiyor.’
Astı demin mızrağını Cale’e doğrulttuğunda Litana fark etmemişti, ama şimdi Cale’e bir kez daha baktığında adamın gezginlere yahut maceraperestlere benzemediğini gördü. Sağlıklıydı, ama yürüyüşüne ve duruşuna bakılırsa savaş sanatlarından pek anlamıyordu. Öte yandan ne bir büyücüye ne de güçlü birine benziyordu.
Haklıydı.
- Yine patimin ucu kadar güçlü görünmeye başladın.
Cale vücudunu Hükmeden Aura’yla kapladı.
Litana ona bakarken, Cale de göz ucuyla kadını süzüyordu.
Güney Ormanı’nda yaşayan ve Güneyliler olarak bilinen insanlar bronz tenliydi ve sağlam vücutluydu. Orman gibi bir yerde yaşadıkları için doğayla iç içeydiler.
Doğayla iç içe.
O yakınlık nedeniyle Whipper Krallığı’nın vatandaşlarından tamamen farklı bir kültür geliştirmişlerdi.
Whipper Krallığı ‘hayatta kalmak için her şey’ ve ‘mücadele’ gibi unsurlarla doluyken, Güneyliler ‘Kazan-kazan’ ve ‘Lider-takipçiler’ tarzında bir sisteme sahipti.
Mağaraya garip bir sessizlik çöktü. Cale’in sakin ve rahat sesi devreye girdi.
“Yağmur gitgide artıyor gibi. Yarın ormandan çıksak iyi olur, değil mi On?”
Kediyle konuşurken takındığı ifade ateş kadar sıcaktı. Fakat On, gözlerine inanamıyordu.
-…Niye böyle davranıyorsun?
Raon’un da aklı karıştı.
Litana ve astları kaskatı kesilen ifadeleriyle Cale’e baktılar. Adamın dediklerini duyan Litana kendince varsayımlarda bulundu.
“Şey, Bay...“
“Bana Cale demeniz yeterli.”
“Pekala, Bay Cale.”
Litana adamın taşıdığı büyü çantasını görebiliyordu; ama ne bir kılıcı ya da ona benzer bir şeyi vardı. Sanki ormana sadece yürüyüş için gelmişti. Ayrıca yolu da biliyor gibiydi.
Garipti.
Aniden Litana’nın aklına bir düşünce geldi.
‘…Yoksa bir ejderha mı?’
Dileğini yerine getiren ejderhayla ilgili efsaneyi anımsadı. Efsanede ejderhanın dış görünüşüne ya da nasıl ortaya çıktığına dair herhangi bir açıklama yoktu. Litana muhtemelen yanıldığını biliyordu, ama yine de heyecanlanmıştı.
O esnada. Cale denen adamla göz göze geldiler ve adam gülmeye başladı.
“Ejderha değilim.”
Ah.
Şaşkına dönen kadın titredi. Cale o esnada yüzüne düşen ıslak saçlarını arkaya yatırıyordu.
“Fakat yolu biliyorum.”
“…Nasıl?”
Karmaşık Orman’da dahi kolayca yollarını bulabilen Litana ve astları, bu ormanda nedense kaybolmuşlardı. Fakat önlerindeki adam yolu bildiğini iddia ediyordu.
Litana’nın yüzündeki ifadeyi gören Cale gülümsedi ve cevapladı.
“Gördüğünüz çocuk Kedi kabilesinden.”
Cale naif gözleriyle On’a bakarken eliyle sırtını okşadı; azizler kadar zarif görünüyordu.
“Tesadüfe bakın ki onunla böyle yağmurlu bir günde karşılaşmıştık.”
Geçmişe bakıyordu gözleri. Tanıştıkları günü yad ediyor gibiydi. On da o günü hatırlıyordu; aslında hiç de nostaljik değildi. Fakat çenesini kapalı tuttu ve kuyruğunu belirsizlikle sallamaya başladı.
“Bu çocuk; On, sisi kontrol edebiliyor.”
“Ne kadar da nadir bir güç.”
Litana Oorim’i saran sisi düşününce takdirle başını kaldırdı.
“Gerçekten de öyle. Dışarıda gezdiğim sırada burayı duydum. Antik bir kitapta okumuştum bölgenin sisle kaplı olduğunu.”
Litana başını tekrar Cale’e çevirdi. Adamın hareketlerindeki zarafeti hissediyordu; en azından bir soylu olsa gerekti.
“Bu yüzden buraya geldik.”
Cale’in gözleri ateşle parlıyordu. Litana ve astları görebiliyordu. Sakin, ama tutku dolu sesi doldu mağaraya.
“Geldik, çünkü gücümüzü kullanarak yolunu kaybetmiş insanlara umut ışığı olmak istiyorduk.”
-…Yalancı.
Raon kendi kendine mırıldanırken On sadece kuyruğunu sallıyordu.
Litana’nın ifadesindeki değişikliği gören Cale hafifçe gülümsedi.
“Şükürler olsun ki haklı çıktım. On sisi kontrol etmeye başlayınca yolu görebildik.”
Sisin sırrını hemen açıkladı. Halüsinasyon etkisi ve manadaki bozulma gibi şeyleri anlattı.
“Anlıyorum.”
Litana acı acı gülüyordu.
“O efsane… muhtemelen gerçek değil.”
Eğer sis sadece bunlardan ibaretse o halde ejderha efsanesi kesinlikle yalandı. Litana ve astları hayal kırıklığı içindeydi. Fakat aynı zamanda Litana, belki böylesinin daha iyi olacağını düşünüyordu.
Ormanı yakıp yakmamak arasında gidip gelmek yerine bu durumu öğrenmek daha iyiydi.
“Peki o halde yarın bize de çıkış yolunu gösterebilir misiniz?”
“Elbette. Yardıma ihtiyacı olanları eli boş bırakamayız.”
Litana’nın Cale’e bakan gözleri artık çok daha nazik ve sıcaktı. Göründüğü kadar iyi bir adamdı. Böyle iyi biri olduğuna inanmakta zorlanıyordu.
Sonra Cale, hayal kırıklığıyla ona baktı.
“Üzgünüm. Sanırım senin de bir dileğin vardı.”
“Sorun değil. Elimizden bir şey gelmez. Ormanı yakmak zorunda kalmadığım için mutluyum sadece.”
Yakmak. O kelimeyi duyunca Cale’in gözleri bir an parladı, sonra çabucak eski haline döndü.
“Yakmak. Korkunç bir kelime. Doğaya değer veren bir Güneyli’nin böyle düşüncelere kapılması için kim bilir ne acılar çekmiş olması gerekir.”
“Güneyi biliyor musunuz?”
“Pek değil, ama kitaplarda okudum. Gezmeyi ve güzel yerleri görmeyi severim.”
-Hoh, anlıyorum anlıyorum zayıf insan.
Raon’un sesini duyunca Cale’in tüyleri ürperdi, ama mümkün olduğu kadar parlak bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
“Orman’ın ne güzel dağlara, göllere sahip olduğunu okumuştum. Oorim’den çıkınca, fırsatını bulursam oraya gitmeyi düşünüyorum.”
“Demek öyle.”
Litana hayal kırıklığıyla ve acıyla doluydu. Orman’ın güzelliğini iple çeken bu adama artık yalan söyleyemez ya da bilmezden gelemezdi.
Asltarının yüzleri de karardı.
“Ne yazık ki buradan çıktığınızda gideceğiniz Orman, düşündüğünüz kadar güzel olmayabilir.”
“… Nasıl yani?”
Orman buraya bir günlük mesafedeydi. Güneyin büyük bir kısmını kaplıyordu. Peki Litana neden buraya gelmişti? Çünkü ateşin bulunduğu yere yakındı.
“Orman’da yangın mı var?”
“Ne? O halde derhal söndürmeniz gerekmez mi?”
“… Yayılmayan, ama aynı zamanda söndürülemeyen bir ateş bu.”
Cale’in karmaşık gözlerini gören Litana açıklamaya başladı.
“Günün birinde, Orman’ın Birinci Bölgesi’nde, oh bu arada Oorim de Birinci Bölge’de yer alıyor, aniden yangın başladı. Su, büyü, hiçbir şey işe yaramıyordu. Endişeliydik ama yangın hiç yayılmadan sadece Birinci Bölge’de kaldı.”
Acı ifadesiyle mırıldanmaya başladı.
“Bu iyi bir şey mi, kötü bir şey mi bilmiyorum.”
Garip bir ateşti.
Fakat Cale o ateşin ne olduğunu biliyordu.
Büyülerin işlemediği bir ateş.
Cevap simyadan başka bir şey olamazdı.
Simya büyüye kıyasla daha bilimseldi. Kendini tamamen simyaya adamış bir İmparatorluk bulunuyordu.
Mogoru İmparatorluğu.
Simya Çanı Kulesi… ateşe sebep olan onlardı.
‘Daha doğrusu Mogoru İmparatorluğu’nun imparatorluk prensi başlattı yangını.’
Litana’nın Orman’daki on beş bölgeyi de birleştireceğinden korkan imparatorluk prensi, gizlice ateşi başlatmıştı.
Fakat hiçbir sır sonsuza dek sır olarak kalmazdı. 4.kitabın sonlarına doğru, kaçmak için Oorim’i ateşlere veren Litana, Orman’daki yangından imparatorluk prensinin sorumlu olduğunu öğreniyor ve Toonka’yla iş birliği yaparak Mogoru İmparatorluğu’na birlikte yürüyorlardı.
At yerine Kara Panter süren Kraliçe savaşçılarıyla Orman’ı korumak için savaşıyordu.
‘Orası beni ilgilendirmez.’
Cale o savaşa katılacak değildi. Sadece yangının icabına bakacak ve bunun karşılığında bir ücret alacaktı; sonra birkaç ufak şeyi daha hallettikten sonra Henituse bölgesine dönecekti.
Çünkü Mogoru İmparatorluğu’nun prensini görmek istemiyordu.
‘İyi bir adam değil.’
Veliaht Prens Alberu ve İmparatorluğun imparatorluk prensi birbirine benzeyen insanlardı. Bu yüzden Cale onu dengi olarak görüyordu, ama durum farklıydı.
Veliaht Prens Alberu adalete önem verirdi. Bu yüzden Cale onunla konuşmakta zorlanmıyordu.
Fakat imparatorluk prensi farklıydı.
Adam kendisinden başka kimseyi düşünmezdi.
Ayrıca çok sinsi ve kurnazdı.
Cale’e benziyordu, ama farklıydılar. Cale düşüncelerini bir kenara bıraktı; Batı Kıtası’nın merkezindeki her şeyi ele geçirmek isteyen o prensi daha fazla düşünmek istemiyordu.
Endişeli bir ifade takındı.
“Yangın çok mu büyük?”
“… Hayatımda hiç böyle büyük bir ateş görmemiştim. Göğe kadar yükseldiği için bölgeyi gündüz gibi aydınlatıyor; sanki her gün bir patlamayla yaşıyoruz.”
“O zaman yaklaşılmaz da.”
“Evet. Ne insanlar ne de hayvanlar yaklaşabiliyor.”
“Korkunç, ahh, gerçekten korkunç”
Litana hayal kırıklığıyla dolu görünen Cale’e bakınca minnet doldu. Kıtanın merkezinde Güney’i ya da doğayı bu kadar önemseyen birini bulmak çok zordu.
“Fakat ateşi söndürmek için elimizden geleni yapacağız.”
“Anlıyorum.”
Cale’in aniden düşüncelere daldığını gördü. Fakat uzun sürmedi.
Kısaydı, ama yine de kararını vermiş gibi görünüyordu.
“Ben, hahhh…”
Aniden durdu ve iç geçirdi. Sonra bir kez daha kararlı ifadesiyle Litana’ya baktı.
“Lütfen beni ateşe götürün.”
“Padon?”
Cale’in tanıdığı Litana zayıf insanlara karşı çok nazikti ve onlar için elinden geleni yapardı. Ayrıca yanlışa on misliyle karşılık veren ve iyilik borcunu bin misliyle ödeyen bir kadındı.
Bilerek titrettiği sesiyle konuşurken Cale samimi bir ifade takındı.
“Ateşi söndürebileceğime inanıyorum.”
“Ne?”
Raon’un sesini zihninde duydu; bağırıyordu.
- Zayıf insan, ne yapıyorsun sen? Bugün çok garipsin! Zayıfsın, zayıf! Amacın ne?!
Cale onu duymazdan geldi, kararlı görünüyordu.
“Söndürebileceğime inanıyorum.”
Magnec