Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

21. Bölüm İyiliğin Karşılığı I

Çevirmen: Güz / Editor: T4icho

 

Cale sabah erken saatlerde Choi Han'a kayıtsızca başını salladı ve Ron'un kendisi için hazırladığı soğuk suyu aldı. Cale, soğuk suyun vücudunda akışını hissederken, Ron'un daha önce söylediklerini hatırladı.

‘Genç efendi, böyle uzun gece yürüyüşleri yapmak akıl karı değil. Sizin için çok endişelendim.’

Nedendir bilinmez, ama soğuk su olmasa bile bu cümle Cale’i kendine getirmeye yetmişti. Cale suyu dikkatlice geri koydu ve Choi Han ile konuşmaya başladı.

“Her şeyi düzgün hallettin mi?”

“Evet, Cale-nim.”

Choi Han, Cale'i hana geri getirdikten sonra, izlerini silmek ve batıya doğru yeni sahte izler oluşturmak için hemen geri dönmüştü.

Miyaaavv. Cale, kurutulmuş et yiyip esneyen kedi yavrularına baktı ve Choi Han'a yakında gidecekleri şehri anlatmaya başladı.

“Gideceğimiz yerin adı Yapboz Şehri. Yolculuğumuzun orta noktası olacak. ”

Dağlarla çevrili Henituse bölgesinden çıktıktan sonra, Vikont’un topraklarındaki bu küçük şehirden başkente kadar tüm yollar sağlamdı.

‘Henituse topraklarının, tüccarlar için biraz can sıkıcı olsa bile, şimdiye kadar güvende olmasının nedeni buydu aslında.’

Satmak için çok fazla malınız olsa bile, yollar kötüyse malları satın satmak için çıkacağınız seyahatlerde zorlanırdınız. Ancak Henituse bölgesinden sonra yollar sağlam olduğu için tüccarlar çok sıkıntı çekmiyordu.

Dahası düzgün yollar Roan Krallığı'nın doğu yarısındaki etkili güçlerin sık sık toplanmasına imkan sağlıyordu. Dolayısıyla başkentteki insanlar, doğuda Markiz rütbesinden daha yüksek bir soylu olmamasına rağmen doğu meselelerini konuşabiliyordu.

"Bu noktaya gelmek biraz zaman aldı çünkü topraklarımızda çok fazla dağ var, ama buradan sonra çok uzun sürmeyecek."

Yapboz Şehri mesafe açısından değil, zaman açısından orta noktaydı.

“Ama Cale-nim.”

“Ne?”

“Dönerken, Vikont’un villasını kontrol etmeye gittim.”

“Eee?”

Choi Han, Cale’in sakin ifadesine bakarak, biraz acı bir ifadeyle yanıt verdi.

“Ortalık birbirine girmişti. Köyden ayrılan askerler ve şövalyeler de vardı.”

“Kesin rapor vermeye gittiler.”

Bilinçleri yerine geldikten sonra,muhtemelen insanları Venion'a gönderdiler ve mağaranın etrafındaki alanı araştırdılar. Ancak görünüşe göre Choi Han’ın söyleyecekleri bunlarla sınırlı değildi.

“Fakat.”

“Söyle ne varsa.”

Cale kaşlarını çatmaya başladı ve Choi Han’a sertçe cevap verdi. Choi Han’ın hala acı bir ifadesi vardı ve yavaşça konuştu.

“Mağarada kullandığımız çıkış yolunun bir kısmı havaya uçmuş. Hatta ağaçlar, çimen, toprak ve etrafındaki her şey mahvolmuş.”

Tak.

Yavru kediler ağızlarındaki etleri düşürdü. Ancak Cale hala sakindi.

“Kesin ejderha yapmıştır.”

Choi Han sessizce orada durdu. Cale bunu gördü ve koltuğundan kalkarken gülümsemeye başladı.

Sadece 4 yaşında olsa bile ejderha son derece akıllıydı. Birinin kaçış yoluna gelebileceğini biliyordu ve muhtemelen bu yüzden orayı patlatmaya karar vermişti. Ayrıca manaya karşı çok hassas olduğu için bölgedeki büyü araçlarını yok etmek istemiş olması gayet normaldi.

“Bayılmış insanları öldürmediğine dua edelim. Muhtemelen kendini çekiniyor, çünkü hala küçük ve bazı korkuları var. ”

“Anlıyorum. Bölgedeki mana miktarı oldukça yoğundu.”

“Sırf küçük olduğu için bir ejderhayı sakın küçümseme. Pişman olursun.”

Ejderhaların son derece kindar olduğu söylenirdi. Cale, Choi Han'a bir soru sormadan önce, ejderhayı yanında getirmek yerine orada bıraktığı için kendini övdü.

“Şimdi dışarı çıkabilirsin. Gidene kadar uyuyacak mısın?”

“Hayır. Beacrox'a yardım etmem gerekiyor.”

“Kim? Beacrox mu?”

Cale’in şaşkınlıktan nefesi kesildi ve hemen sordu.

“Sanırım artık yakınsınız ha?”

O sırada Cale, Choi Han'ın ilk kez kaskatı bir ifadesi olduğunu gördü. Choi Han sert bir cevap verdi.

“Hayır. Hiç yakın değiliz. ”

“… A-anladım… tamam o zaman.”

Cale yüzünde benzer bir ifadeyle karşılık verdi ve Choi Han odadan çıkmadan önce sessizce eğildi. Cale, Choi Han dışarı çıkmak için kapıyı açarken, ona bir emir verdi.

“Heh. Çıkarken, Hans’a içecek bir şeyler hazırlamasını söyle.”

“Affedersiniz?”

Choi Han’ın gözleri, Cale'ye bakarken şaşırmış bir şekilde kocaman açıldı. Cale'e ve sabah yediyi gösteren saate baktı. Cale Choi Han’ın sessiz sakin sorusunu canlı bir şekilde yanıtladı.

“Hiç akşamdan kalma içeceği diye bir şey duymadın mı?”

Choi Han başka bir şey söylemeden çıktı, ama Cale umursamadı. On ve Hong bile ona bakıyorlardı ve gerçekten bu kadar erken içmeye başlayıp başlamayacağını soruyor gibiydiler, ama onları da görmezden geldi ve aynaya baktı.

“İfade dediğin böyle olur.”

Yüzü çok yorgun görünüyordu ve hala biraz sarhoştu. Cale birinci kata gitmeden önce memnuniyetle başını salladı.

'Tam da umduğum gibi.'

Sabahın yedisi erken bir saatti, ama bazı insanlar için gün henüz bitmemişti. Yüzbaşı Yardımcısı orada dikiliyordu, dün gece hiç sarhoş olmamış gibi görünüyordu ve biriyle ciddi bir görüşme yapıyordu.

Cale, kaskatı kesilmiş Choi Han’a baktı.Yüzbaşı Yardımcısı ile konuşan kişi, Choi Han'ın dün yendiği şövalyelerden biriydi. Kaskatı kesilmesi normaldi.

Cale, Choi Han'a yaklaştı ve Choi Han'ın ayağını tekmeledi.

“Niye kaskatı kesildin?”

"Ah."

Choi Han, tuhaf bir şekilde gülümseyip sessizce karşılık vermeden önce, Cale’in gizli fısıltısından bir anlığına kaçtı.

“Yaklaşık bir gün boyunca savaşmalarına engel olacak kadar güç kullandığımı sanıyordum, ancak beklediğimden çok daha erken ayaklanmışlar. Sanırım insan vücudunu biraz küçümsedim. Bir dahaki sefere daha fazla güç kullanabilirim.”

Cale bakışlarını Choi Han'dan çekti. Choi Han, adalete giden yolda önüne çıkan her şeyi memnuniyetle yok edecek normal bir ana karakterin modeline gerçekten uyuyordu. Orada Cale’in görmeyi beklemediği başkaları da vardı.

On ve Hong onu aşağıya kadar takip etmişti. Yavrular kuyruklarını sallayıp şövalyeye bakınca sırıttılar. Herkes bu durumdan keyif aldıklarını görebiliyordu.

‘… Buradaki en büyük korkak ben miyim?’

Cale masasına otururmuş bunu düşünürken, han sahibi ona bir şişe içki getirdi.

“Genç efendi, dün gece içtiğiniz içkiden hazırladım.”

“Yaşlı adam, seni her gördüğümde aklıma gelen bir şey var.”

“Nedir?”

Cale, gergin yaşlı adama gülümsedi ve konuşmaya devam etti.

“Bence gerçekten akıllı bir satıcısın. Bu bir iltifat. Akşamdan kalma içeceği için mükemmel.”

Pong.

Alkol şişesi ferahlatıcı bir sesle açıldı ve Cale hemen bir bardak döktü ve kafasına dikti. Yüzü neredeyse anında kırmızıya dönmeye başlamıştı. Cale kasıtlı olarak gözlerini yarım açtı ve Yüzbaşı Yardımcısı'na baktı. Hala diğer şövalyeyle konuşuyordu.

“Dün burada bir parti verdik; uzun yolculuğun ardından herkesin rahatlamaya ihtiyacı vardı. Biraz içtik ve dinlendik. Kimse handan ayrılmadı. Esas soru şu: Vikont malikanesinin adamları bizim yaptığımız şeylerle niye ilgileniyor?”

Markiz mülkünden gelen şövalye, kendisini Vikont'un mülkünden biri olarak tanıtmış gibi görünüyordu. Şövalye, Yüzbaşı Yardımcısı'nın şüpheli bakışlarına gülümsedi, ancak hala ciddi bir ifadeyle cevap veriyordu.

“Dün Vikont’un villasına bir hırsız girdi. Birkaç şövalye ve ben nöbetteydik ama hırsıza birkaç eşya kaptırdık. Kont Henituse mülkünden insanların köyde olduğunu duyduktan sonra hırsızın Kont'tan da bir şeyler çalıp çalmadığını görmeye geldik.”

‘Hassiktir oradan. Gerçi ejderha da hırsız sayılır bir açıdan.’

Cale bunu düşünürken içkiden bir yudum aldı. O anda, dün Vikont’un villasında bulunan şövalye ile göz teması kurdu.

“Neye bakıyorsun?”

Şövalye hemen eğildi ve bakışlarını başka yöne çevirdi. Yardımcı Yüzbaşı, yalandan öksürdükten sonra kendine güvenen yüksek bir sesle cevap vermeden önce Cale'e garip bir bakış attı.

“Öhöm öhömm. Genç efendimiz içiyor çünkü sabah içince güne daha iyi başladığını söyler hep. Ayrıca, o bir akşamdan kalma içeceğidir. Bir gece önce çok fazla içmekten kaynaklanan akşamdan kalmayı iyileştirmek için içki içen tiplerdendir kendisi.”

Cale bir yudum daha almadan önce Yardımcı Yüzbaşı’ya dik dik baktı, çünkü dalga mı geçiyordu yoksa ona bir bahane mi uyduruyordu, anlayamıyordu.

“Anlıyorum. Ne ilginç bir genç efendi.”

Şövalye, Cale'e saygıyla eğilmeden önce Yüzbaşı Yardımcısı'nın sözlerine olumlu cevap verdi.

‘Sanırım bu bize karşı olan şüphelerini azaltır.’

Cale, sabahın erken saatlerinde hana gelen Markiz şövalyesinin onlardan şüphelenmesi için ortada hiçbir sebebin olmadığını düşünüyordu. Ejderha kaybolduğunda Cale’in ekibi handaydı ve ertesi sabah ayrılacaklardı, yani işin özü onlardan şüphelenmek için çok neden yoktu.

Venion’un burada kalan astları, saldırganların giydiği ve belirli bir organizasyonu temsil ediyormuş gibi duran altı yıldızlı kıyafeti ve batıya giden izleri göz önünde bulunduracaktı. Ancak en önemlisi, Cale gibi serseri olarak ünlenmiş birinin böyle bir şey yapacağını asla düşünmeyeceklerdi.

“O zaman, bugün yolunuza devam edeceğiniz için size güvenli bir yolculuk diliyorum.”

Buna ek olarak, yanlarında Markiz, Venion ve hatta Vikont da yokken, bir Kont’un en büyük oğlunun gitmesine engel olmalarına imkan yoktu. Özellikle de bu asil, kralın emriyle başkente giden bir asilse…

‘Kim kraliyetin çağrısına giderken içen bir asilin normal olacağını düşünür ki?’

Serseri olmak gerçekten güzeldi. Cale zevkle içmeye devam etti.

‘Eminim, Venion neler olduğunu öğrendikten sonra bile bizden şüphelenmeyecektir.’

Venion ve Markiz Stan muhtemelen Kont Henituse ile gizli örgüt arasında kesinlikle bir ilişki olmadığını herkesten daha iyi bilen insanlardı. Söz konusu özellikle ejderha olduğunda durum böyleydi.

Cale, Ron'un önüne koyduğu ballı limon çayını içmeden önce şövalyenin handan ayrılışını izledi.

“Ron.”

“Buyurun, genç efendi.”

“Cidden sabah sarhoşluğunu geçirmek için bal çayından daha iyi bir şey yok gibi.”

“Gerçekten de öyle, değil mi?”

Ron Cale'e bakarken gülümsedi, ama Cale başını çevirdi ve midesini yatıştırmaya çalıştı. Cale’in mide bulantısı sona erdiğinde, bir kez daha yola koyuldular.

Bir sonraki hedefleri, Yapboz Şehri’ydi. Orası, Doğu’da mal taşımacılığının merkeziydi ve etrafındaki kayadan kulelerle ünlüydü.

Cale'in Yapboz Şehri’nde bitmemiş bir kaya kulesi bulması gerekiyordu.

“Bugün kamp yapıyor muyuz?”

On, Cale'e sorduğu gibi etten bir ısırık aldı. Cale başıyla onayladı.

“Evet. Bugünden itibaren sık sık dışarıda kamp kuracağız.”

Cale önünde oldukça dolu bir program vardı. Çünkü Yapboz Şehri’nde yeterince zaman geçirmek istiyordu. Sessizce birbirlerine fısıldayan yavru kedi kardeşlere arkasını döndü ve aracın penceresinden dışarıya baktı.

‘Kalbin Canlılığı.’

Yıkılmaz Kalkan’ı güçlendirecek kadim gücün adı buydu. Onda ‘Kalbin Verdiği Yaşam’ da derlerdi. Yenilenmeye ve canlılığa odaklanan bir güçtü.

‘Markiz’in en büyük oğlu bu yüzden onu arıyordu.’

Varis konumunu kaybeden Markiz’in en büyük oğlu Taylor, Markiz’in ailesindeki tek iyi kişiydi, ama Venion’un planları nedeniyle belden aşağısı felç olmuştu.

Taylor onu iyileştirecek bir güç bulmak için her türlü metni karıştırmıştı. Eski bir kitapçıda eski bir metin bulmuş ve eski metni deşifre etmek zor olsa da, epey uğraştıktan sonra birkaç kelimeyi deşifre etmeyi başarmıştı.

Yenilenme. Kaya Kulesi.

Bu kelimeleri görür görmez Taylor anında Kaya Kulesi Şehri olarak da adlandırılan Yapboz Şehri’ne gitmişti. Muhtemelen şu anda Yapboz Şehri’ndeydi. Romanda, antik gücü oraya gittikten yaklaşık bir ay sonra bulacaktı.

‘Ama işe yaramayacak.’

‘Kalbin Canlılığı’ halihazırda yaralanmış bir vücudu eski haline getiremezdi. Sadece gücü kazandıktan sonra alınan yaralanmaları düzeltebiliyordu. Ayrıca, ne kadar yenilenebileceği konusunda bir sınırı vardı ve her yenileme için de ödenilmesi gereken bir bedel mevcuttu.

Taylor bu gerçeği öğrendikten sonra umutsuzluğa düşecekti. Hiç zamanı yoktu ve bu antik güç onun son umuduydu. Çünkü Taylor, Venion'un onu ne zaman öldürmeye geleceğini bilmiyordu.

‘Gücü bulduktan bir ay sonra ölüyor.’

Başkent, terör olayından dolayı kaos halindeyken, Taylor bilinmeyen bir örgüt tarafından öldürülecekti. Tabii ki,Taylor'ın peşine düşen bu organizasyondan Venion sorumluydu.

Cale'in, romanda gerçek Cale'den bile daha küçük bir rolü olan bu yan karakteri hatırlamasının nedeni, Taylor'ın arkadaşıyla olan güçlü dostluğuydu.

Çılgın rahibe. Taylor’ın arkadaşı ve Taylor’ın suikastından sağ kurtulan tek kişiydi. Suikastçıların yarısını öfkeyle öldürecek ve tapınak tarafından aforoz edilecekti. Olayda sırtından büyük bir yara alacak olan bu kadın yaşananları hiç sakınmadan tapınağa anlatacaktı.

‘Lordun isteğini yerine getirmek yerine, bir insan gibi davrandım. Bunun yapılacak en doğru şey olduğuna inanıyorum.’

Bundan sonra da şöyle diyecekti.

‘Şimdi, özgürüm!’

İşte ondan sonra, başkaları tarafından çılgın rahibe olarak anılmaya başladı. Başkalarını lanetlemek için Ölüm Tanrısı’nın gücünü kullanmakta ustaydı. Tapınak onu aforoz etmişti, ama tanrısı hala yanındaydı.

Romanda savaş patlak verdiğinde, bir kahraman olmasa da, yaralıları iyileştirmeye yardımcı olduğu için ünlenmişti.

‘Bence bu sefer farklı olacak.’

Taylor'ın bir ay içinde ölmemesi için iyi bir fırsat vardı. Venion, ejderha olayıyla uğraşmak ve Markiz’e yalakalık yapmakla meşgul olacaktı. Muhtemelen Markiz unvanının varisi olarak konumunu korumak için felçli ağabeyi yerine küçük kardeşlerine odaklanması gerekecekti.

‘Taylor’ın son umudunu elinden alacağım için ona yeni bir umut vermem gerekecek.’

Kalbin Canlılığı Taylor'ın ihtiyaç duymadığı antik bir güçtü, ama yine de Cale, birinin son umudunu ondan alacak kadar kötü bir adam değildi.

Cale; Taylor ve Çılgın Rahibe ikilisinin daha uzun yaşamayı başarabilseler neler yapacaklarını da merak ediyordu. İkisinin, Markiz hanesini değiştirebileceğini düşünüyordu. Bu durum uzun vadede Cale’in işine gelirdi.

Ancak, aniden düşündüğü bir şey, Cale'in yüzünü ekşitti.

‘Beacrox bile o kadının laneti yüzünden epey zorlanmıştı, değil mi?’

Cale, işkence uzmanı Beacrox'un rahibe ile yaşadığı mücadeleleri düşündüğünde, hemen rahibe hakkında düşünmeyi bıraktı. İyi huylu ve vatandaşları önemseyen soylu Taylor’ı da düşünmeyi bırakmaya karar verdi.

‘Pek benlik insanlar değiller.’

Cale'den farklı insanlardı. Onlar, birbirlerine sadık ve derinden güvenen iyi insanlardı. Cale, bu tür insanlar yerine Ron veya Beacrox'u tercih ederdi.

'…Hayır. Böyle korkunç şeyler nasıl düşünebilirim ki?’

Cale; Ron ve Beacrox hakkında da düşünmeyi bıraktı.

O anda Cale bacağına dokunan bir şey hissedince aşağıya baktı. Yavru kedilerin altın sarısı gözlerinin parladığını gördü ve kediler konuşmaya başladı.

“Hans'tan duymuştum.”

“Hans söyledi.”

Hans hala kedi yavrularının Kedi Kabilesi’nden olduğunu bilmiyordu; dolayısıyla onların önünde her türlü şeyi söylemeye devam ediyordu. Kediler, Hans'tan duydukları bir şeyi anlatmak istiyor gibiydi.

“Ne söyledi?”

Kardeşler, Cale’in kaba saba konuşmasına alışmış gibilerdi ve konuşmaya başladılar.

“Bir kaya kulesinde dilek tutarsan, gerçekleşirmiş.”

“Kaya kulelerinin güzel olduğunu söyledi.”

"Gitmek istiyorum. Ama çok sinir bozucuysa sorun değil. ”

“Seninle gitmek istiyorum, ama çok zorsa sorun değil.”

Cale rahatça sormadan önce, kedi yavrularına boş boş baktı.

“Ne tür bir dileğiniz var?”

Hong, Hans'ın iyi muamelesi sayesinde artık daha sağlıklı ve parlak olan kürkünü salladı ve heyecanla bağırdı.

“Yeni küçük kardeşim de dahil herkes-”

“Dışarı.”

Cale hemen yavruları göz ardı etti ve onlara arkasını döndü. Araç, tam o anda durmuştu. Akşam kamp kuracakları alana gelmişlerdi.

“Görünüşe göre bugünden itibaren yine kamp yapıyoruz.”

"Aynen öyle."

Cale, kamp alanına bakmadan önce, Hans’ın sözlerine cevap verdi. Ormandan gelen rüzgar başının üstünden esti. Cale geceyi oldukça rahat bir kafayla geçirdi.

Sonraki sabah.

“Genç efendi.”

“…Bu nedir?”

Cale, kamplarının sınırındaki ölü geyiğe baktı. Öleli çok olmamıştı. Hans, geyiğe bakmaya devam eden Cale'e rapor verdi.

“Birisi bunu kampa bırakmış.”

Hans, geyiğin yanına işaret etti. Cale de o noktaya bakıyordu. Yerde bir çatal ve bıçak çizimi vardı.

Sanki biri geyiği yemeleri için orada bırakmış gibiydi. Cale aniden garip bir düşünceye kapıldı. Daha sonra bakışlarını yoldaşlarına doğru çevirdi. Choi Han’ın kollarındaki kedi kardeşler ve Choi Han'ın kendisi… ona bakarken hepsi de gülümsüyordu.

‘…Bu konuyla ilgili içimde kötü bir his var.’

Bu konuyla ilgili gerçekten de kötü bir his vardı.

Konuşabilen ama yazamayan birisi, onlar için geyik bırakmıştı.

Ayrıca, o kişi dün gece nöbet tutan Choi Han'ın orada olduğunu bildiği, ancak görmemiş gibi davrandığı birisiydi.

‘… Bunun ejderha olduğu konusunda kötü bir his var içimde.’

Hâlâ ona bakmakta olan Choi Han, On ve Hong'a bakmak için başını çevirdi ve onları ciddi şekilde uyardı.

“Bilmiyormuş gibi davranacağız.”

Mmmiyyav.

Miiyaav.

İki kardeş onunla alay ediyor gibiydi, ama Cale bilmezden geldi. Ancak sonrasında, Cale ve ekibi ne zaman kamp kursa birileri yanlarına yiyecek bir şeyler bırakıyordu. Yabani domuz, tavşanlar ve her türlü meyve. Cale, artık bütün bunların ejderhanın başının altından çıktığına emindi.

Cale aklında bu gerçekle birlikte Yapboz Şehri’ne vardı.