Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

7. Bölüm Ağaç Sıçraması

Çevirmen: Violet / Editor: Violet

 

Ashlock bir tüneldeydi—hiçbir şey yapamadığı sonsuz bir tünel. Aklından hiçbir düşünce geçmiyordu... daha iyi bir yarın hayali yoktu. Hiçbir şey. Sadece nihai sona doğru istikrarlı bir ilerleme. Zamanlayıcının ilerlemesinden dolayı bir sona yaklaştığını biliyordu. Yavaştı, dayanılmaz derecede yavaştı.

[Hibernasyon: 32 Gün]

Ashlock zihninde sıkışıp kalmıştı. Kullandığı lanet yetenek, aklını kaçırmasını engelliyordu. Eskiden uyuduğunda zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçiyordu. Ne rüya ne gürültü vardı. Bir an gözlerini kapatıyor ve sonra yeni bir mevsime, yeni bir duruma, yeni bir zamana uyanıyordu.

[Hibernasyon: 31 Gün]

Ancak {Hibernasyon} yeteneğiyle zamanın akışını yaşamak zorundaydı. Bir çeşit ölümlü yaratık gibi.

Ne zamandır buradaydı? Zihninde ilerlediği bu tünel. Hiçliğin gri duvarları onu her şeyden alıkoyuyordu. Düşünmek, hayal etmek, tasarlamak ve planlamak istiyordu. Bu zihin uyuşturan varoluş haline son verecek herhangi bir şey.

[Hibernasyon: 30 Gün]

Kolay kararlar zor zamanlar yaratır. Ashlock'un kafasında yankılanan bir cümleydi bu. Yetenek çok masum ve çok kolay görünüyordu. Sadece bir düğmeyi çevirin ve dünyanın hızla geçip gitmesini izleyin. Artık rahatsızlık yoktu ve hatta Qi birikiminde hafif bir artış bile vardı.

[Hibernasyon: 29 Gün]

Ashlock'un şu anki halini ölümlü birine anlatması gerekseydi, ona felç halde bir sedyeye bağlıyken tünelden aşağı yuvarlandığı beton, cansız bir tünel hayal etmesini söylerdi. Yalnızca gözlerinizin önünde süzülen, bu hapisten ne zaman kurtulacağınızı size bildiren uğursuz bir zamanlayıcı vardı. En kötüsü ne miydi? Ashlock bu belayı kendi başına kendisi açmıştı.

[Hibernasyon: 28 Gün]

Ashlock bu deneyimden bir nebze memnundu. Bu süreç yitirdiği insanlığının bir kısmını zorla geri getiriyordu. Altı ay bir ağaç olarak onun için önemsizdi, sadece geçen bir kıştan başka bir şey değildi. Ama ya bir insan için? Stella gibi biri için? Altı ay insanın hayatını değiştirebilirdi. Ashlock'un bildiği tek şey, bu kabustan kurtulup doğanın harap ettiği boş bir bahçede uyanabileceğiydi. Ya o uyuduktan sonra bahçeye hiç gelişimci gelmediyse? Ashlock yüzyıllar sonra uyandığında, güneşin uzun ömrünün sonunda genişleyerek gezegeni bütünüyle yutmasına ve gezegenin ölümüne mi tanık olacaktı?

[Hibernasyon: 27 Gün]

Çığlık attı. Sessizliği bozacak herhangi bir şey.

[Hibernasyon: 26 Gün]

Acelesi neydi ki? Ashlock bu dünyaya geldiğinden beri uyanık olmaktansa uyumayı tercih etmişti. Sorunlarından mı kaçıyordu? Sistemin ona zaman geçirmesi ve öldürmesi karşılığında ödül vermesi, onun geleceğe doğru koşmasını ve şimdiki zamanın geçip gitmesine izin vermesini haklı mı çıkarırdı?

[Hibernasyon: 25 Gün]

Ölümsüzlük komik bir şeydir. Sonsuz zaman verilse bir şeyleri başarma ihtiyacı aniden ortadan kalkar çünkü her zaman yarın vardır... veya gelecek yıl. Ve delirmemek için zamanını hobilerle doldurması gereken sıradan bir ölümsüzden farklı olarak... Ashlock zamanı göz açıp kapayıncaya kadar geçirebiliyordu. Ashlock, olağanüstü güç ve ölümsüzlük arayışının mümkün olduğu gelişimcilerin dünyasında olduğunu biliyordu. Başka bir ölümsüzle konuşabilseydi ne olurdu? Onu doğru yola yönlendirmek için tavsiyeleri olabilir miydi?

Belki. Belki de hayır.

Ashlock bir dağ zirvesinin tepesindeki tek bir bahçeye hapsedilmiş genç bir filizden başka bir şey değildi.

Gençti ve dünyadan habersizdi.

Ancak bu, geleceğe yönelik planlamanın yararsız olduğu anlamına gelmiyordu.

Sonsuz güç, yeni yetenekler ve toprak peşinde koşmak iyiydi, ama onun gerçekten değer verdiği şeyler neydi?

Belki de bu başka bir zaman için daha uygun bir soruydu.

[Hibernasyon: 24 Gün]

Ashlock'un zihni öyle kuvvetli bir şekilde aniden durma noktasına geldi ki, zihnini dikkat dağıtıcı şeylerden koruyan zihinsel tünel cam gibi paramparça oldu. Dünya görüşü sanki bağlı olduğu sedye bir ipe bağlıymış gibi öne doğru savruldu ve her şey bir anda ona çarptı.

[Hibernasyon Sonlandırıldı. Olağanüstü Tehlike Algılandı]

Bu ölümlü diyarın ötesinden bir şey geldiğinde hava titreşti. Ashlock kaynağı belirlemeye ve çevresine yeniden uyum sağlamaya çalıştı. Mor çimenli merkez bahçe boştu, baharın tam ortasıydı ve Ashlock yapraklarındaki sıcaklığı ve gölgede olan gövdesindeki canlandırıcı serin esintiyi hissedebiliyordu. Ancak sanki tanrısal bir varlık yukarıdan bakıyormuş gibi bölgeyi boğucu bir his kaplamıştı.

{Ağaç Tanrı’nın Gözü} etkinleştirildi ve Ashlock'un görüşü değişti. Komşu dağın zirvesi tamamen görünür hale geldi. Tepesinde onunkine benzeyen bir köşk vardı ama bahçeleri yürek parçalayıcı yapraksız ağaçlarla doluydu ve bu ağaçlar gökyüzüne uzanan kurumuş siyah parmaklara benziyorlardı. Kuzguni siyah tüyleri ve boncuk gibi kırmızı gözleri olan devasa kuşlar ağaç dallarına tünemişti ve yoğun bir sis tüm zirveyi kaplıyordu, insanlar da sisin gölgelerinde dolaşıp duruyorlardı.

Ama alarmın kaynağı orası değildi... hayır, Kırmızı Sarmaşık zirvesinin tabanıydı. Ashlock bakış açısını değiştirdiğinde bir adamın tek seferde yüz basamağı birden çıkarak bin basamağı tırmanmasına tanık oldu. Adam sanki buz pateni yapıyormuş gibi dağın yamacından zarif bir şekilde süzülüyordu.

Adam köşkün kapısına yaklaşırken Ashlock bakış açısını çevirdi ve Stella'yı gördü. Kız bahçelerden birinde rün bir formasyonun ortasında gelişim yapıyordu. Ashlock uzman değildi ama tahminine göre formasyon ortamsal Qi'yi yoğunlaştırarak gelişimi hızlandırıyordu. Adam kapıyı çalmak için elini kapıya koyduğunda kızın gözleri aniden açıldı ve vücudu titredi.

Stella resmen rün formasyondan tökezleyerek çıktı ve zar zor kendini yere düşmekten kurtarıp hızla koşmaya başladı. Mor alevler canlandı ve Ashlock kızın hareket tekniğini gördü. Ayaklarının dibinde patlayan mor alevler onu kontrollü bir şekilde ileri doğru fırlattı ve aradaki mesafeyi bir anda kapatmasını sağladı.

Kapı bir kez çalınınca Stella yerden bir toz bulutu kaldırarak durdu. Daha sonra hızla toparlanıp kapıyı açtı.

“Stella Crestfallen Ulu Reis’i selamlıyor!” Selam vermek için eğilince Stella'nın saçları aşağı savruldu.

“Rahat ol, genç…” Adam yirmi beşinin biraz üzerinde görünüyordu ama sesi ve duruşu, siyaset ve aile dramlarıyla dolu uzun bir hayat sürdüğünü gösteriyordu. “Disiplin kurulu adına geldim.” Adam, Stella'nın yanından geçip sıkılmış gibi yavaşça etrafına bakındı. “Umarım sürpriz teftişin sakıncası yoktur?”

Stella yutkundu ve başını kaldırmaya cesaret edemedi. “Elbette sakıncası yok, Ulu Reis. Naçizane mekanımı istediğiniz zaman ziyaret edebilirsiniz.”

“Hımm.” Ulu Reis adeta havada süzülerek köşk koridorundan dış bahçelere doğru yürüdü. O geçerken ahşap duvarlar gıcırdadı ve inledi, kilitlenmemiş pencere panjurları sallandı ve saksılar oldukları yerde titredi.

Ashlock yeteneği sayesinde pencerelerden adamın hareketlerini takip etti, ancak ince beyaz alevlere sarılı adam duraklayıp doğrudan ona baktığında bir tehlike hissetti. Bazıları bunun tamamen tesadüf olduğunu düşünebilirdi ya da belki de adam gökyüzünü kaplayan bulutlara bakıyordu... Ama adamın soğuk gözleri Ashlock'unkilere o kadar kesinlik ve kararlılıkla bakıyordu ki bu tüyler ürperticiydi.

“Söyle bana, Crestfallen hanedanının evladı. Hizmetkarların nerede?” Adam sanki fani dünyanın işleri kendisini ilgilendirmiyormuş gibi sakin bir sesle konuşurken egzotik bahçeye doğru yürümeye devam etti.

“Hizmetkarlarım... bana ihanet ettiler,” dedi Stella hiçbir şeyi gizlemeden. “Hepsini öldürdüm.”

“Anladım.” Adamın sesi duygudan yoksundu. İkili bahçeye ulaştığında, Ulu Reis gelişigüzel bir gül koparıp iki parmağı arasında döndürdü.

Ulu Reis geçerken sanki görünmez bir ağırlık üzerlerine baskı yapıyormuş gibi bitkiler doğal olarak saplarını büküyor gibiydi. “Uygun bir tepki. Ben de aynısını yapardım... hatta daha kötüsünü.” Ulu Reis huzurlu yürüyüşüne devam ederken sessizce kıkırdadı. Gözleri, Stella'nın temizlik yaparken gözden kaçırdığı kurumuş kan izlerine takıldı.

Köşk çok büyüktü ve normalde üç yüzün üzerinde insan orada rahatlıkla yaşayabilirdi. Tek bir genç kızın her köşe bucağı temizlemesini beklemek mantıksızdı.

Ulu Reis mutfak kanadına ulaştı ve kapıyı tek bir hareketle açtı. Beyaz alevler kırbaç gibi fırladı ve ağır kapı gıcırdayarak açıldı. Ulu Reis bir toz bulutu ve ağır havayla karşılaşınca kaşlarını çattı. “Evlat, sen hala gelişme dönemindesin. Yemek önemli... mutfak neden böyle kullanılmamış halde?”

“Ulu Reis’e hitaben—”

“Bu kadar resmiyete gerek yok. Bana Reis demen yeterli.”

Stella irkilerek karşılık verdi, “Şey, tamam, Reis. Ben nasıl yemek pişireceğimi bilmiyorum.”

“Peki nasıl besleniyorsun?”

Stella bir an durakladı. İkisinin yanından esen sert bir rüzgar, cüppelerinin uçuşmasına neden oldu. Ortamdaki tuhaf sessizliği yalnızca kuşların cıvıltıları ve hafif rüzgar sesi dolduruyordu. “Bu biraz karışık…”

“Evlat, sanırım buraya gelmekteki amacımı yanlış anladın.” Ulu Reis samimi ama düz bir ses tonuyla konuştu. “Baban benim iyi bir arkadaşımdı. Ravenborne Hanedanı evlatlarının ölümünün tazminatı olarak bu zirvenin kendilerine verilmesini talep ediyor. Ben sadece senin bir tehdit oluşturmadığın veya tarikat kurallarına aykırı herhangi bir şey yapmadığından emin olmak için buradayım.”

Yüzünde rahatlamış bir ifade beliren Stella içini çekti. “Yiyecek yetiştiriyorum ve onunla geçiniyorum. Ayrıca gelişimim oldukça yüksek, bu yüzden beslenmeye olan ihtiyacım oldukça düşük.”

“Sen gerçekten çok etkileyici bir çocuksun. Patrik senin gelecekte bir Ulu Reis olacağını umut ediyor.”

Ulu Reis kaşlarını çatarak egzotik bahçeye baktı. “Bana bu şeyleri yiyerek yaşadığını söyleme.” Küçük bir meyve koparıp kokladı. “Neredeyse hiç Qi kokusu yok ve başparmağım büyüklüğünde. Çöp.”

Sonra hafif bir gülümsemeyle şöyle dedi, “Stella, sen berbat bir bahçıvansın. Gerçek besin kaynağını görmeye gidelim mi?” Ulu Reis onun cevabını bile beklemeden merkez bahçeye doğru süzüldü.

“Kahretsin.” Ashlock {Ağaç Tanrı’nın Gözü} yeteneğini iptal etti ve görüşü yeniden merkez bahçenin mor çimenlerine döndü. “Ne yapabilirim? Check-in mi yapsam?” Ulu Reis dost canlısı olduğunu iddia ediyordu ama ya ölen arkadaşının kızının yanında insan yiyen bir ağacın yaşamasını onaylamıyorsa? “İşi sağlama almak en iyisi…”

Duranağaç Günlük Check-In Sistemi
Gün: 1975
Günlük Kredi: 157
Kurban Puanı: 856
[Check in?]

“Evet.”

[Check-in başarılı, 1013 kredi harcandı…]

[A-sınıfı bir yeteneğin kilidi açıldı: Derin Kökler]

Ashlock hayal kırıklığına uğradı.

“Sistem, bununla ne halt edeyim ben ya? Bana doğru yürüyen bir yarı tanrı var ve sen de kalkmış bana bunu mu veriyorsun?”

Ashlock yeteneğe odaklandığında hakkındaki bilgiler zihninde belirdi. “Qi harcayarak köklerimi güçlendirebilir ve kayaların içinden sorunsuz bir şekilde geçebilirim. Ayrıca köklerimi oyarak da tüneller oluşturabilirim…” Ashlock, özellikle bir dağın zirvesinde olduğu göz önüne alındığında, bu yeteneğin birkaç işlevi olabileceğini kabul etti, zira tek yön aşağıydı.

“Dağlardaki derin mağaralarda neler olduğunu kim bilebilir? Tarikatın bu topraklarda kurulmasının bir nedeni olmalı. Gizli bir diyar ya da benim öldürmem gereken canavarlar vardır belki de?”

Ne yazık ki bu yetenek şu anki durumda oldukça işe yaramaz görünüyordu.

Ashlock, Ulu Reis’in bahçede dolaşmasını çaresizce izledi. Sanki adamın kendine ait bir yer çekimi varmış gibi mor çimenler çevresinde mükemmel bir daire oluşturacak şekilde düzleşti. Adamın silüetini gizleyen beyaz alevler onu o kadar parlak kılıyordu ki Ashlock'un ruh görüşüyle bakmak bile kör ediciydi.

Adam yaklaştı ve Ashlock'un dallarında yetişen altın renkli meyveye baktı.

“İlginç. Daha önce hiç bu tür meyve görmemiştim.” Ulu Reis uzanıp kolaylıkla bir meyve kopardı. Elinde döndürerek altın meyvedeki her köşeyi ve çatlağı inceledi. Daha sonra birkaç kez yukarı fırlatarak ağırlığını test etti. “Yoğun ve Qi ile dolu. Her ne kadar bir gelişim hapından daha zayıf olsa da, kesinlikle mucizevi bir meyve bu.”

Ashlock, Ulu Reis yaklaşıp elini gövdesinin üzerine koyduğunda nefesini tuttu. Ashlock'un vücudunda sonar dalgasına benzeyen bir güç titreşimi dalgalandı.

Ulu Reis kaşlarını çattı. “Şeytani bir ağaç ruhu mu bu?”