Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

10. Bölüm Para Kazanmam Lazım

Çevirmen: MidnightSun / Editor: Zakowske

“Woojin. Bu gerçekten de Woojin. Bu gerçekten de bizim Woojin’imiz.”

Annesi ona sarılmış ve uzun bir süre ağlamıştı. Aslında onun öldüğünü sanıyordu ama 5 yıl sonra oğlu geri dönmeyi başarmıştı. Bu bir hayal mi yoksa gerçek mi emin olamıyordu.

“Onca zaman neredeydin?”

“Burada anlatması uzun sürer. Diğer herkes nerde? Eve döndüm ama hiçbir şey bulamadım.”

“Sooah kreşte. Baban da...”

Annesi konuşmaya başlamış ama söyledikleri yine ağlamaya başlamasıyla kesilmişti.

“Hadi gidelim. Eve gidip orda konuşalım.”

“Evet. En iyisi. Eve gidelim.”

Öğretmen odasından çıkarken sanki yine onu kaybedecekmiş gibi sıkıca tutuyordu annesinin elini. Otobüse bindiklerinde de annesi ümitsizce durumlarını anlattı.

İşe gittiği sırada zindan patlamasına yakalanmıştı babası ve metrolardaki diğer on binlerce insan gibi o da hayatını kaybetmişti. Cesedini bile bulamamışlar ve annesi de yalnız kalmış, onca yıl Sooah’a tek başına bakmıştı.

Eşi öldükten sonra ise oğlu kaybolmuştu. Bunlara sadece Sooah sayesinde dayanabilmişti. Eskiden de çok zengin değillerdi zaten. Tüm bunlar da olunca, annesi evi yalnız başına çekip çevirmek zorunda kalmıştı. Yaşadığı zorlukları tahmin edebiliyordu Woojin.

Ellerinde kalan tek şey oturdukları evdi ama Zindan Patlamasından sonra fiyatı dibi görmüştü. Üstüne üstlük, annesi sadece bir ev hanımı olduğu için iş de bulamıyordu.

Bunlar da yetmiyormuş gibi Sooah hasta olmuş, ailenin kalan mal varlığı gittikçe azalmaya başlamıştı. Artık durum çok sancılı bir hal almıştı. Son 5 yıldır çok fazla sıkıntı çekmişti.

“Hayatta olduğuna göre sorun yok ama. Çok kafana takma. Ben senin de metroya bindiğini sanmıştım.”

Sadece hayatta olması bile annesini mutlu etmeye yetiyordu.

Otobüs 1 saatlik bir yolculuktan sonra eskiden yaşadıkları semte getirmişti onları. Çekiç Loncasının bir blok ötesine taşınmışlar ve yıkık dökük bir muhitte yaşıyorlardı.

“Baban belki bir gün geri gelir diye yakın bir yere taşındık.”

Birisi Zindan Patlamasında kaybolduysa bu genelde onun öldüğü anlamına geliyordu. Ancak annesi ümidini kaybetmemişti. Oğlu 5 yıl sonra geri dönmüştü ve artık emeklerinin boşa gitmediğini biliyordu.

Annesi dolambaçlı sokaklarda ona yol göstermiş ve küçük bir gecekonduya getirmişti. Jaemin’in evinden bile küçük, ufacık bir odaydı burası. Üstüne üstlük içerisi kutularla dolu olduğu için göze daha küçük geliyordu.

“Burada bekle beni. Sooah’ı kreşten alıp geliyorum.”

Annesi Woojin’i evde yalnız bırakıp gitti. Kutularla dolu bu evde Woojin biraz etrafına bakındı, sonra da kutulardan birisini açıp baktı.

“Ah...”

Kutunun içinde Woojin’in eski eşyalarından başka bir şey yoktu. Diğer kutuları açınca onların da aynı olduğunu gördü. Onlarda da babasının eşyalarıyla kıyafetleri vardı. Çocukken oynadığı oyuncaklar bile duruyordu.

5 yıl önce kaldıkları evdeki tüm eşyalarını saklamıştı annesi. Hepsini buraya sıkıştırdığı için de ev doğal olarak daha küçülmüştü. Aslında tüm bunları neden atmadığını anlayabiliyordu ve bu durum gerçek anlamda içini acıtıyordu.

Kısa süre sonra annesi eve dönmüştü. Yanında da elini tuttuğu Sooah vardı. Gözleri fal taşı gibi açılmış abisi Woojin’e bakıyordu. Çok soluk tenli bir çocuktu ama böyle olması onu sadece daha sevimli yapıyordu.

Anılarındaki 2 yaşındaki bebek şimdi 7 yaşında sevimli bir çocuğa dönüşmüştü.

“Sooah. Bak bu senin abin. Merhaba demeyecek misin?”

“Abim mi?”

Sooah annesinin elbisesine sıkı sıkı tutunmuş, Woojin’e ihtiyatla bakıyordu. Woojin ise tüm içtenliğiyle yüzüne bir gülümseme yerleştirmiş ve Sooah’a dönmüştü.

“Sooah biraz abinle oynamak ister misin? Annenin bir sürü lezzetli yemek yapacak şimdi.”

“Ne? Bugün restorana gitmeyecek misin anne?”

“Tabi ki. Bugün izin aldım.”

Bu sadece bir öğle yemeğiydi ama annesi yine de acele ediyordu. Bu sayede kısa sürede şatafatlı bir sofra hazırlanmıştı. Sooah’nın sofrada et gördüğü gibi keyiflendiğini görünce de sık sık et yiyemediklerini anlamıştı Woojin.

Annesi ona mutlulukla bakıyordu. O da buna karşılık olarak zevkle yiyordu yemeğini. Yemeyi anca üç kase pirinci bitirdikten sonra bırakmıştı.

Aynı sofrada oturmak ihtiyat duygusunu yok eder derlerdi.

Onlarda da ayı şey olmuş, Sooah hemen alışmıştı varlığına. Yanından ayrılmamaya, ona abi demeye başlamıştı. İçindeki ihtiyatın tamamen yok olduğunu söylemek yanlış olurdu aslında. Bunun yerine ilgiye ne kadar aç olduğunu gösteriyordu. Bunu görmekse çok üzüyordu Woojin’i.

“Kreşten döndükten sonra evde yalnız mı oynuyorsun Sooah?”

“Evet. Annemin çok işi var. Bu yüzden uslu durmam ve yalnız kalmam gerekiyor.”

Bu 7 yaşındaki çocuğun ne kadar duyarlı olduğunu görünce Woojin gurur duymuş ve sevgiyle başını okşamıştı.

“Hayır. Mimi’nin saçını taraman gerekiyor. Benimkini değil.”

“Ah. Haklısın.”

Sooah ona Mimi adını verdiği Barbie bebeğini vermiş, o da parmağı kadar bir fırçayla bebeğin saçını tarıyordu. Woojin ve Sooah böyle bebekle oynarken anneleri de bir yandan bulaşık yıkıyor bir yandan onları seyrediyordu.

Bu son 5 yılda o kadar zorlanmıştı ki annesi ihtiyar bir kadına dönmüş gibi hissediyordu.

O anda telefon çaldı ve bulaşıkları bırakıp telefona baktı. Ardından telefonu cevaplamak için banyoya gitti.

[Neredesin sen? Lokanta müşteri kaynıyorken nereye gittin öyle? Çabuk geri gel işe.]

“Bugün gerçekten çok önemli bir gün. İzin veremez misiniz acaba?”

[Şuna bak hele. Burayı ne sanıyorsun sen? Böyle küçük bir lokantada izin günü filan olmaz. Zaten kızın hasta olduğu için ikide bir işten ayrılıyorsun. Eğer kovulmak istemiyorsan hemen lokantaya geri dön!]

Woojin’in duyuları normal insanlardan birkaç kat daha hassas olduğu için annesinin fısıldayarak yaptığı bu konuşmayı duyması zor olmamıştı. Durumu aşağı yukarı çözmüş ve bu yüzden keyfi kaçmıştı. Annesinin bu durumda olduğunu bilmek onu çok üzüyordu.

Konuşması bittikten sonra annesi tuvaletten çıktı ve hızlıca bulaşıkları yıkamayı bitirdi. Sonra da biraz üzgün bir yüz ifadesiyle Woojin ve Sooah ile konuştu.

“Sooah, çok üzgünüm ama abinle biraz daha oynasan olur mu?”

“Hmm. Olur. Oynarım abimle.”

Abisiyle hiç anısı olmamasına rağmen onun peşinden hiç ayrılmıyor ve bu da Woojin’e çok sevimli geliyordu.

“Kusura bakma Woojin.”

Woojin neşe dolu bir kahkaha attı.

“Sorun değil. Kendine dikkat et.”

“Tamam. Çok geçmeden dönerim.”

Annesi gittikten sonra Sooah gözyaşlarını tutamadı.

“Annem hep çok meşgul. Sooah hep yalnız kalıyor.”

Onu ağlarken görünce Woojin kalakaldı öyle.

“Hayır. Abin artık burada.”

“Seni daha önce hiç görmedim ben. Nasıl abim olabilirsin ki?”

“Tabi ki senin abinim ben. Küçük olduğun zamandan hatırlamıyor musun beni? Senin altını bile değiştirmiştim.”

“Sooah artık altına kaçırmıyor!”

Huysuzlanan Sooah’ı sakinleştirmek için onunla oyun oynadı. Annesinin akşam yemeği vakti döneceğini sanıyordu ama o zaman da dönmeyince Woojin kalkıp yemek yapmaya başladı.

Alphen’deyken yabanda uyumaya alışmıştı Woojin. Buzdolabını açtığında annesinin önceki alışverişinden kalan yemek malzemelerini buldu.

Sadece bir yumurta kızarttı ve sebzeli kızarmış pilavı Sooah ile paylaştı. Annesi ise saat 9 gibi döndü.

“Çok üzgünüm. Anneniz geç kaldı. Akşam yemeğinde ne yediniz? Bu arada yarın sana bir telefon almamız lazım.”

Woojin’e ulaşamadığı için annesinin siniri bozulmuş olmalıydı.

Döşeklerini o ufacık odaya yerleştirdiler ve yer o kadar azdı ki Woojin dönemiyordu bile. Sooah çoktan annesinin kucağında uykuya dalmıştı ama Woojin ile annesi bir türlü uyuyamıyorlardı.

“Şükürler olsun ki geri döndün.”

Uzandığından beri birkaç kezdir söylüyordu bunu annesi. O gece boyunca damla uyku girmedi Woojin’in gözüne.

‘Böyle olmayacak bu.’

Woojin yıkık bir bina altında kalmış gibi hissediyor ve içi sıkılıyordu.

Ertesi sabah herkes telaş içinde uyandı. Sooah’ın kreşe gitmesi gerekiyor ve annesi de işe gitmek için hazırlanıyordu.

“Woojin, belediyeye git ve sosyal güvenlik numaranı çıkarttır. Ben işten döndüğümde gider sana bir telefon alırız. Başka hiçbir yere gitme tamam mı? Eğer acıkırsan ramen yapıp yersin. Ya da hayır. Acıkırsan ilerdeki lokantaya gel. Marketin önündeki Seungmi restoranı. Tamam mı?”

“Tamam. Endişelenme sen. Sonra görüşürüz.”

Herkes gittikten sonra Woojin yalnız kalmıştı. Bu yüzden az önceki keyfi yoktu artık.

Yapacak çok şeyi vardı.

Kayıp ilanını geri çekmesi ve sonrasında da belediyede sosyal güvenlik numarasını yeniden çıkarttırması gerekiyordu.

Ayrıca lise 3 öğrencisiyken kaybolmuştu. Bu yüzden lise mezunu bile değildi şu anda. İşsiz kalmak da istemediği için iş bulması da lazımdı.

‘Para kazanmam lazım.’

Bu kadar meşgul olan annesine çok acıyordu ve Sooah her gün yalnız kalıyordu. Ancak işler değişmişti. Bu evin direği oydu ve ailesine o bakacaktı.

‘Çok para kazanmam lazım.’

Yeniden ders çalışması gerekecekti. Üstüne üstlük en kısa zamanda geçici bir iş bulması gerekiyordu. İşte o anda nasıl bolca para kazanacağını buldu.

Sanki kaderin bir oyunuydu bu.

Hayır. Daha çok şeytanın çağrısına benziyordu.

Uyanmışlar.

Woojin 10 dolarlık üç kırışık banknota baktı ve karar verdi. İçinde elbiseleri olan kutuyu açtı. Kendi kıyafetlerini giydi ve evden çıktı.

Sosyal güvenlik numarasını aldı ve kayıp ilanını geri çekti. Ardından kendine bir banka hesabı açtı. Sonrasında da telefon almak için bir mağazaya gitti.

“Son zamanlarda en çok satılan ürünümüz bu beyefendi. Çok sağlamdır bu yüzden de birçok Uyanmış bu modeli kullanır.”

Satıcının tavsiyesiyle Woojin telefonu satın aldı. Annesinin numarasını girdi ve bir mesaj gönderdi.

‘Evimizin yakınında yaşayan bir tanıdığım var. Bir süreliğine onun evinde kalıp üniversite sınavına hazırlanacağım.’

Woojin mesajı gönderir göndermez annesi onu aradı. Onu rahatlatmak için Woojin’in uzun süre konuşması gerekti. O da maddi durumlarının oğlunun çalışmasına izin vermeyeceğini biliyordu. Bu yüzden gitmesine izin verdi.

“Öff. Böyle yapmak hiç hoşuma gitmiyor. Daha sonra tüm bunları telafi etmem lazım.”

Jaemin’in evi, Woojin’in evinden çok uzakta değildi. Tam yürüme mesafesiydi hatta. Daha büyük bir yer satın alana kadar orda kalmasının en iyisi olacağına karar vermişti.

Woojin, Jaemin’in verdiği kağıdı çıkardı ve numarayı girdi. Arama tuşuna bastı ve çaldığını duydu. Çok geçmeden de biri telefona cevap verdi.

[Alo. Ben Dongjin Ajansından Park-hweesoo.]

Boğuk bir ses duydu. Numarayı yanlış girip girmediğini kontrol etti. Ancak numara kağıttakiyle aynıydı.

[Alo. Aradıysanız konuşun lütfen.]

“Jaemin ile mi görüşüyorum?”

[Hayır.]

Biiiiiip.

Sinirlenmiş bir ses sorusunu cevapladıktan sonra aramayı sonlandırmıştı. Woojin ise şaşkınlıkla telefona bakıyordu.

“Ha. İşe bak. Kandırdı mı bu şimdi beni?”

Tekrar şakağını ovuşturmaya başladı.