Yemek yediğini görmedik ha :D neyse azıcık akıllanır diyeceğim bu da bizim Chu Lian a biraz yaklaşır derkeeeen pat diye şerefsiz xiao Bojian miydi neydi onun kolunda bileziği görecek iyice delirecek araları açılacak demedi demeyin
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
94. Bölüm Evden Mektuplar (2)
Bugün He Changdi’nin Liangzhou’daki onuncu günüydü.
Şimdi kaldığı avlu sadece on gün önce satın alınmıştı. He Changdi şimdi Liangzhou’ya ilk geldiğindeki halinden daha koyu bir ten rengine sahipti. Çenesindeki nazik çizgi yoğun sakalıyla tamamen kapanmıştı ama normalde derin bakan gözleri daha anlamlı ve kararlı bakışlarla doluydu.
Son birkaç gündür şehrin içinde koşuşturuyordu ve bu sırada biraz kilo vermişti. Dönüş yolunda bedeni daha kaslı bir görüntü almıştı. Eğer önceki Yakışıklı He Sanglang uzun, güzel bir bambu ağacına benzetilecek olsa o zaman şimdiki He Sanglang uçurumun kenarındaki dik ve uzun bir çam ağacı olarak tarif edilebilirdi. Laiyue efendisinin tozla kaplı olduğunu görünce bu kötü durumu için kalbi sızladı. Biraz çay ve su servis ettikten sonra sordu, “Genç efendi şimdilik burada, bu odada biraz dinlenin. Bu hizmetçi size akşam yemeği için biraz kaliteli yemek getirecek.”
He Sanglang gerçekten de o anda çok yorgundu. Ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra bir bambu sandalyeye oturarak gözlerini dinlendirdi. Ancak odaya tuhaf bir koku süzülmeye başladığı anda He Sanglang istemsiz olarak gözlerini araladı ve masaya doğru baktı.
“Bu ne?”
Laiyue masadaki yemeğe doğru sulu bir bakış attı, “Genç Efendi, bu... lapa.”
He Sanglang’ın gözlerinin kenarı seğirdi. O buğday kepeğiyle karışık olan beyaz ve sarı sulandırılmış hayvan yemine benzeyen şeye gerçekten lapa denilebilir miydi? Görünüşünün tuhaf olması zaten yeterince kötüyken bir de bu ‘lapayı’ takip eden berbat bir koku vardı.
Laiyue konuşurken yüzünde tamamen acı çeken bir ifade vardı, “Genç Efendi, bu hizmetkarınızın nasıl yemek yapılacağını bilmediğini biliyorsunuz değil mi? Aynı zamanda burada, Liangzhou’da satılan yemeklerin limiti oldukça sınırlı, bu yüzden bu hizmetkarınızın yapabileceğinin en iyisi bu...”
Laiyue’nun söylemediği şey çok fazla paralarının kalmadığı ve bu yüzden iyi malzemeler alamayacaklarıydı.
Ayıklanmış beyaz pirincin bir kilogramı başkentte 100 bakır kuruştu. Burada sınırda bir kilogram ayıklamış pirinç on gümüş taeldi!
Bu kadar pahalı olması zaten yeterince kötü bir durumken, bir de sıradan halkın paraları olsa bile ayıklanmış pirinç almalarının yasak olduğu gerçeği yüze bir tokat gibi çarpıyordu. Liangzhou yıllardır iç karışıklıklarla cebelleşiyor ve hiç iyi idare edilmiyordu. Buradaki yaşam standartları bu koşullar altında nasıl iyi olabilirdi?!
Ellerindeki mallar azaldığı için bugün Laiyue alışverişe çıkmıştı ama sadece biraz darı, biraz süpürge darısı ve buğday kepeği almayı başarmıştı.
Hiçbir yerde taze sebze, meyve ya da av eti bile bulamamıştı.
Bu soğuk, kasvetli ve tanrının bile unuttuğu yerde alkol satan tek bir yer vardı. Ve alkol dediği de sadece biraz sulandırılmış düşük kaliteli şaraptı.
Laiyue genç efendisine hizmet ederken daha önce hiç yemek yapmak zorunda kalmamıştı. Bu konudaki yetenekleri neredeyse sıfıra eş değerdi. Yenilebilir bir şey ortaya çıkarmak bile onun için övgüye değer bir beceriydi.
Burada aylık olarak Tuhun askerlerinin akınları olurdu ve şimdi bütün şehir neredeyse bomboştu. İkili gerçekten de çok büyük bir sıkıntı içindeydi.
He Changdi öfkeli bir şekilde Laiyue’ye baktı. Bu erkek hizmetçi tamamen işe yaramazdı, nasıl kendi efendisinden bile daha çok şımartılmış olmayı başarıyordu?
Laiyue’nin bacakları bu yoğun bakışlar altında jöle gibi titremeye başladı. Konuşmak için yeterli cesareti toplaması zaman aldı, “Genç Efendi, eğer yemeklerimin kötü olduğunu düşünüyorsanız, o zaman neden yarın size bir kadın hizmetçi satın almıyoruz.”
Bu şehirde hayatta kalabilmek için kızlarını ve oğullarını satmak zorunda kalan bir çok aile vardı. Kendiniz için temizlik yapacak ve yemek pişirecek bir kız almak oldukça ucuzdu.
He Changdi homurdanarak yanında duran çubukları aldı, “Bir kadın hizmetçi almak mı? Onu da sen mi yetiştireceksin?”
He Changdi’nin sözlerini duyan Laiyue anında sustu. Sadece tek bir hizmetçi olsa da ona verecek paraları yoktu. Bu sırada zaten kendi yemeklerini ve içeceklerini de ödemek zorundaydılar! Getirdikleri para zaten ikisine zar zor yetiyordu.
Bu erkek hizmetçiyle konuşmakla uğraşamayacak kadar yorgun olan He Changdi, kasesini eline aldı ve kaşları çatık bir şekilde bir yudum içti.
Tam da beklediği gibi ‘lapa’nın tadı, kokusu ve görüntüsü kadar kötüydü. Barbarlar tarafından yapılan Çin zeytini lapasının tadı bile bundan daha iyiydi...
Bedenini ayakta tutacak enerjiyi almış olmak için He Changdi kendisini bütün kaseyi içmeye zorladı. Seçici olunacak bir zaman değildi. Liangzhou’daki sabah pazarı kapandıktan sonra açık olan sokak tezgahları ya da dükkanlara rastlamak çok nadir gerçekleşen bir olaydı. Daha iyi bir şeyler yemek isteseler bile bunu karşılayacak paraları yoktu. Laiyue yüzünde acı bir ifadeyle bir kase dolusu ‘lapayı’ kafasına dikti. Bittiğinde yüzünde boş bir ifadeyle önündeki boş kaseye baktı ve kendi kendine konuşmaya başladı, “Eğer Üçüncü Genç Madam burada olsaydı... En berbat malzemeler bile onun ellerinde göklerden gönderilmiş ilahi yemeklere dönüşürdü...”
Bir kase haşlanmış et yediğiyle ilgili hayaller kurarken bu son aylarda daha da doyumsuz bir obur olmaya başladığını fark etti...
“Ne dedin sen?” He Changdi Laiyue’nin mırıldanmasını duymuş ve kokutucu bakışlarını şaşkın bir şekilde ona bakan erkek hizmetçisine çevirmişti.
Laiyue sessizce geri çekildi ve o şekilde kaldı.
He Sanglang bir kez daha ona baktıktan sonra ayağa kalktı ve odasına gitmek üzere ayrıldı. Bütün gün boyunca dışarıdaydı ve şu anda fazlasıyla yorgundu.
Çamurdan yapılmış basit yatağında yatarken He Changdi kafasını bir kolunun üzerinde koymuştu ve diğer kolu da göğsünde duruyordu. Belki de Laiyue’nin söylediklerinden dolayı aklından geçenler önceki hayatına karşı duyduğu öfke, pişmanlık ya da nefret değildi, aklındaki tek düşünce Songtao Avlusu’nda kahvaltı yapan Chu Lian’dı.
He Sanglang’ın önceki hayatında gördüğü sapkın acımasızlığından ve kaçık davranışlarından eser olmayan Chu Lian’ın, yemekten yükselen buhardan dolayı oluşan perde yüzünden silik bir şekilde görünen yüzü, onun önceki hayatından hatırladığı şeytani kadından tamamen farklı görünüyordu.
Yüz hatları tamamen aynı olsa da sanki bu iki kişi tamamen farklı insanlarmış gibi hissetti. Neler oluyordu?
Yemeklerinin gücü bu kadar fazla olabilir miydi? O kadar güçlü ki öylesine zehirli ve günahkar birine karşı olan bütün düşüncelerini değiştirmişti.
Kalbine çöken bir rahatsızlıkla gözlerini kapadı ama rahatlayamadı ve hemen geri açtı. Düşünceleri Songtao Avlusu’nda yaptığı o birkaç öğüne gitti. O şeytani kadının en basit malzemelerden bile çok lezzetli yemekler yapabildiğini fark etti.
O wontonlar ve taze soğan krepleri sadece undan, sebzeden ve biraz etten yapılmıştı.
Eğer Chu Lian şimdi yanında olsaydı bu ellerindeki darı, süpürge darısı ve buğday kepeğiyle kim bilir neler yapabilirdi ?
Ne olursa olsun lezzetli olacağı kesindi.
Düşüncelerinin onu nereye götürdüğünü fark edince He Changdi’nin ince vücudu tuhaf bir şekilde kaskatı kesildi. Yüz ifadesi çirkinleşti ve karardı.
Hayal kırıklığına uğramış bir şekilde şakaklarını ovuşturdu. Bunun sebebi Laiyue’nin sözleriyle birleşen baş ağrısı olmalıydı. Yoksa hangi akla hizmet, önceki hayatında onu yaşamaya bile değmeyecek bir hayata mahkum etmiş olan bu şeytani kadını özlüyor olabilirdi ki?!
Bazen başkalarıyla ilgili konuşmak iyi değildi. He Sanglang önceki düşüncelerine karşı pişmanlık duyarak kendini uyumaya zorlarken kapıdan uyku çabalarını bölen şiddetli birkaç tıklama sesi duyuldu.
“Genç Efendi, Genç Efendi! Yerleşkeden size birkaç mektup geldi!” diye bağırdı Laiyue.
Magnec