Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

73. Bölüm Kuzey Sınırı

Çevirmen: Rosanixe / Editor: lotus

Matriark He, Madam Zou’nun gitmesini izledi. Kız her geçen gün daha bitkin görünüyordu, bu da matriarkı düşündürdü. Parmakları nazikçe yanındaki masada ritim tutarken daha önce çok dikkate almadığı bazı düşünceleri gözden geçirdi.

Birkaç gün önce, Kontes Jing’an en büyük oğlu Dalang’ın bir metres alması konusunda matriarkla konuşmuştu.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Matriark bir erkek torun için uzun süredir bekliyordu. Dalang’ın karısına on yıl vermişti ama hala bir haber yoktu.

He Changdi ve Laiyue, Zhangzhou’yu geçtikten sonra gidebilecekleri kadar kuzeye gittiler, suyu geçtiler ve Qizhou’ya vardılar. Orada atlarını değiştirip kuzeye doğru devam ettiler. Bir aylık zorlu bir yolculuktan sonra Büyük Wu Hanedanlığı’nın kuzey sınırına ulaştılar: Liangzhou. Kuzey sınırının sonsuz otluk alanına bakarken He Changdi’nin geçmişinden anıları canlandı. Kalbi karmakarışık duygularla doldu.

Laiyue atını genç efendinin yanına getirdi ve sordu, “Genç Efendi, şehre doğrudan girecek miyiz?”

He Changdi başını salladı ve başka bir yöne işaret etti.

Laiyue başını o yöne çevirdiğinde sınırsız otlak alanda birkaç çadırın yayıldığını gördü.

Yutkundu ama hiç bir yorum yapmadı.

Yolculukları sırasında Üçüncü Genç Efendi’nin öfke eşiği gittikçe kısalmıştı. Bütün gün boyunca kasvetli bir ifade takınıyor ve bir kirpinin ‘Bana dokunma!’ aurasını etrafa yayıyordu.

Laiyue farkında olmadan derin bir nefes aldı ve anında pişman oldu. Seyahatten mahvolmuş elbisesine bakmak içi başını eğdi ve kendini bir havuza atma isteğiyle savaştı. Burada bir yüzyılın kokusunu yayıyordu ve neredeyse artık koku alma duyusunu kaybettirecek bir noktaya ulaşmıştı. Temizliği her zaman sevmiş olan Üçüncü Genç Efendi’nin vücudundaki kiri yıkama zahmetine bile girmeden yolculuğa devam edebileceğini düşünmemişti.

Artık tamamen yaz gelmişti. En son tamamen temizlendikleri zaman Qizhou’dan ayrılmadan önceydi. Kuzeye doğru gittikçe bulabildikleri havuz ve nehir sayısı azalıyordu. Hedeflerine aceleyle gittikleri içinde zor koşullarda yaşıyorlardı. Banyo yapmak gibi sıradan bir şey lüks haline gelmişti.

Artık vahşi kuzey topraklarına geldiklerine göre her tarafları otlak alanlarla sarılıydı. O kadar fazla çadır bile yokken, dinlenebilecekleri bir restoran ya da misafirhane bulmaları zordu.

Laiyue gizlice Üçüncü Genç Efendi’ye bir bakış attı. Üzerine oturan gri binicilik kıyafetleri çoktan leke doluydu ve hatta aralarda bazı yırtıklar bile vardı. Siyah saçlarını toplamıştı ama yolculuk yüzünden karmakarışıktı. Yeteri kadar tıraş olmadığı için çenesinin her tarafında kıllar uzamıştı. Yarım ay boyunca güneş altında ve rüzgarda yolculuk yaptıklarından Üçüncü Genç Efendi sadece bronzlaşmamış aynı zamanda daha da incelmişti.

Laiyue’nin dudağının kenarı seğirdi. Eğer genç efendisi şimdi başkentin sokaklarında ata biniyor olsaydı, kimse bu kaba saba adamının He Ailesi’nin yakışıklı Sanglangı’yla bağlantısını kuramazdı.

Efendi ve hizmetkarı atlarını uzakta dağınık şekilde duran çadırlara doğru sürdüler.

Varmalarına yakın çadırlardan birinden tombul bir kadın çıktı. Çadırın perdesini ittirirken elinde biraz yağ ve çay taşıyordu. İki yabancıyı görüce merakla baktı ve Laiyue’nin anlamadığı bir dilde konuştu.

Laiyue kadına bakakaldı. Kuzey sınırının acımasız ve sert olmasını bekliyor olsa da iletişim kuramayacakları bir noktada olmasını beklemiyordu...

Kadın onlarla konuşmaya devam etti ama Laiyue hala tek bir kelime dahi anlamıyordu. Bir baş ağrısının geldiğini hissetti.

Umutsuzca efendisine döndü.

He Changdi’nin atından inip kadına doğru yürüyeceğini ve aynı anlaşılmaz dilde konuşabileceğini kim beklerdi ki!? Laiyue hiçbir şey anlamıyordu. Ama işi bittikten sonra bel çantasından bir pul çıkardı ve kadına uzattı.

Kadın pula uzun süre baktıktan sonra daha iyi görmek için ışığa doğru tuttu. Bir anda neşeyle sıçradı ve pulu He Changdi’ye geri verdi. Sonra saygıyla önünde doksan derece eğildi ve He Changdi’yi çadırın içine çekti.

Laiyue afallamıştı. Genç efendisinin aniden bir barbar dilini konuşmayı nasıl öğrendiğini bilmiyordu. Ve konuştuğu üsluba bakınca akıcı olduğu da anlaşılıyordu.

Laiyue atların dizginlerini tutarken tamamen şaşkın bir şekilde duruyordu. Şoktan ayakları yerle bir olmuştu. Sonuçta He Changdi’nin arkasına dönüp ona bağırmasıyla hislerini geri kazandı.

O anda çadırdan biraz büyük bir genç çıkıp geniş bir şekilde gülümseyerek Laiyue’den atların dizginlerini almaya çalıştı. He Changdi Laiyue’nin hareket etmediğini fark etti ve emir verdi, “Atları ona ver, onlarla ilgilenmemize yardım edecek.”

Laiyue ancak o zaman dizginleri sırıtan esmer gence verdi.

Laiyue genç efendisine birkaç adımda yetişti. Umutsuzca başını kaşıdı ve konuştu,  “Genç Efendi, bu hizmetkarınız anlamıyor...” He Sanglang hizmetçisine baktı, “Neden donup kalıyorsun? Sadece beni takip et.”

Laiyue hızla başını salladı. Ama merakını daha fazla kontrol edemeyip patlamadan önce bir dakika bile geçmedi, “Genç Efendi, kuzey sınırının barbar dilini konuşmayı ne zaman öğrendiniz? Bu hizmetçiniz bunu yapabildiğinizi hiç bilmiyordu.”

He Sanglang, Laiyue’ye küçümseyerek baktı, “Senin zekanla fark etmemiş olman çok normal. Bütün gün tek düşündüğün yemek yemek!”

Zavallı Laiyue bir daha sormaya cesaret edemedi.

Tek yaptığı Üçüncü Genç Hanım’ın pişirdiği et ve pilavdan bir kase yemekti. Hatta o bir kase pilav bile diğer hizmetçilerin yemeklerinden artanlardı! Üçüncü Genç Efendi onu bütün bu yol boyunca sadece o bir kase için aşağılayıp duruyordu, ne büyük haksızlık!

Ama o kızarmış eti hatırlayınca Laiyue’nin ağzında salya birikti. O kalın sos tabakası ve yağlı et... Tek bir ısırık ve tadı saatlerce ağızda kalır... Hayatı boyunca yediği en lezzetli etti!

Eğer şimdi bir kase daha yiyebilecek olsa, hepsini başka bir kase pilavın üstüne koyardı. Üç büyük servis bile sorun olmazdı! Bekle hayır, belki tenceredeki bütün pilavı yerdi!

Buraya ulaşmak için yaşadıkları zorlu yolculuğu düşününce Laiyue o lezzetli yemeği daha da fazla özledi.

He Sanglang’ın bir anlığına kafası karışmıştı. Barbar dili mi? Bu kadar akıcı konuşmasının tek sebebi önceki hayatında kuzey sınırına sürülmüş olmasıydı. Üç yıl boyunca barbarların en alt katmanında yaşamış, bu dünyadaki bütün zorlukları tatmıştı. Nasıl aralarındaki en basit dili bilmezdi?

O karanlık günleri düşününce He Changdi’nin elleri, elbisesinin uzun kolları altında  yumruk şeklini aldı.

Ama gökler ona karşı iyi davranmış ve hepsini baştan yazması için bir şans daha vermişlerdi!

Çadıra girdiklerinde kısa boylu ama kuvvetli bir barbar onları karşılamak için geldi. Sağ elini kalbinin üzerine yerleştirdi ve saygıyla He Changdi’nin önünde eğildi.

He Changdi başını eğerek karşılık verdi ve çadırın merkezindeki kısa masaya doğru gitti. Barbarın onunla birlikte oturmasını bekledi. Bir süre sonra dışarıda karşılaştıkları kadın, onlara iki tane toprak kavanoz getirdi.

Barbar adam Han insanlarının yaptığı şekilde onun önce başlamasını işaret etti. He Changdi seremonilerle zaman kaybetmedi ve önündeki şekilsiz kaseyi yemekle doldurdu. Bir lokma yedikten sonra başını arkasında dizleri üzerinde duran Laiyue’ye doğru çevirdi ve onun da yemesi için işaret etti.

İkili Liangzhou’ya ulaşmak için aceleyle yol alırken neredeyse bütün  gün bir şey yememişlerdi ve boş mideleri şu anda gurulduyordu. Yolda birbirlerine destek olmuşlardı ve bu yüzden He Changdi asil havasını bırakmış, Laiyue’ye yoldaşı gibi davranmaya başlamıştı. Yemek yemek için bir misafirhaneye girdiklerinde her zaman bir masayı paylaşmışlardı.

Laiyue teklifi reddetmedi ve He Changdi’yi örnek alarak kendine bir kase tepeleme yemek doldurdu.

Ama yemek diline temas ettiği anda Laiyue’nin yüzü kasıldı. Gizlice efendisine baktığında He Changdi’nin ifadesinin hiç değişmediğini ve kasedeki yemeği küçük lokmalarla yediğini fark etti. Kasedeki siyah tuhaf maddeye bakınca, Laiyue bir lokma daha almak için olan cesaretini kaybetti.

Bu neden yapılmıştı böyle? Bunu yutmak buraya gelirken yolda yedikleri buharda pişirilmiş çöreklerden bile zordu. Barbarlar her gün bunu yiyor olamazdı, değil mi?

Bir süre sonra He Sanglang tabağındaki yemeğin hepsini silip süpürmüştü. Sakin bir şekilde hizmetçisine baktı, “Hepsini bitir burada başka yiyecek yok. Bunu yemezsen aç kalırsın.”

Laiyue efendisinin boş kasesine baktı. Bir seçeneği olmadan kendi tabağıyla yüzleşti ve kasesindeki yemekle cesurca savaşırken tadını tamamen almaya cesaret edemedi. Bu yemek kuzey sınırına özeldi, Çin zeytini lapası. Tadı çok iyi olmasa da burada yaşayan barbarlar için ana besin kaynağıydı. He Changdi’nin önceki hayatında bu berbat lapayı bile bulması oldukça zordu. Ona acıyıp her ay gizlice yardım eden barbar kadın sayesinde sadece ayda bir yiyebiliyordu.

Bu tadı tekrar alınca He Changdi başta geçmişini hatırlayacağını ya da bu sefer tadını seveceğini düşünmüştü. Ama tadını aldıktan sonra özel hiçbir şey hissetmedi. Toprak kaplardan yükselen buhara bakarken daldı. Masadaki Çin zeytini lapası yavaş yavaş yeşil soğan kreplerine ve wontonlara dönüşmeye başladı. Masada ona eşlik eden kişi, zaman zaman ona öfkeli bakan güzel, masum genç bir kadına dönüştü. Gözlerindeki bakışlar, özenle yaptığı yemeği ondan kaptığı için onu aç gözlü olmakla suçluyordu.

O wontonların ve çıtır yeşil soğan kreplerinin lezzetli tadı, o Çin zeytini lapasının tadını bastırmaya başladı ve aslında yediği şeyi unutmasına sebep oldu.

He Sanglang aniden öfkeyle kendi avucunu çimdikledi. Gözleri siyah yeşim kadar karanlıktı.

Kahretsin! Lanetli miydi neydi? Neden tekrar o şeytan kadını düşünüyordu?!

Aklında önceki hayatında yaşadığı trajedileri canlandırdı ve kendine sadece ve sadece o kadın yüzünden yaşadığı zorlukları hatırlattı. Yavaşça gözlerini kapadı... Tekrar açtığında normal açık bakışları geri gelmişti.

Laiyue yüzünde her türlü duyguyla kasesini masaya bıraktı ve acınası bir bakışla genç efendisine döndü.

Barbar adam onun hemen karşısında oturuyordu. Laiyue’nin ifadelerini komik buldu ve anında açık şekilde kahkahalara boğulduktan sonra kadından masayı toplamasını ve biraz fermente edilmiş süt getirmesini istedi.

Laiyue bu sefer ne yediğine daha çok dikkat ediyordu. Önündeki fermente edilmiş sütü aldı ve ağzına çok küçük bir yudum alarak tadına baktı. Başkentin en ucuz sarı pirinç şarabıyla bile kıyaslanamayacak derecede olsa da Çin zeytini lapasıyla karşılaştırınca ilahiydi.

Barbar adam Laiyue’nin ifadesinin değişimini görünce gülümsedi. Konuşmak için He Changdi’ye döndü.

Laiyue hiçbir şey anlamadı ama barbar adamın küçük bir kese çıkarmak için duraksadığını gördü, keseyi iki eliyle genç efendisine uzattı.

He Sanglang küçük keseyi açtı ve içinden iki mektup çıkardı. Bununla birlikte kesenin içinde kalanlara baktı ve sıkıştırıp sürekli yanında taşıdığı çantaya koydu.

Laiyue mektupların arkasındaki mühürleri fark edince ifadesi ciddileşti.

O iki mektup Prens Jin’in bağlantılarıyla gönderilmişti. He Changdi önce Prens Jin’den gelen zarfı açtı ve mektuba göz gezdirdi. Yüzünde hiç bir duygu değişimi yoktu. Sonra diğer zarfı açtı.

Bu mektuptaki el yazısı önceki mektuptaki kadar koyu değildi ama daha düzenli ve temizdi. Bu Kıdemli Hizmetçi Zhong tarafından yazılmıştı. Toplamda beş sayfa vardı, küçük kelimeler sayfadaki her boşluğu dolduruyordu. Jing’an Yerleşkesi’nden ayrıldığından beri Chu Lian’ın yaptığı büyük ya da küçük her şeyi anlatıyorlardı.

Mektubu okurken He Sanglang’ın yüzü bariz bir şekilde soğudu. Aynı zamanda gözlerinde diğerleri tarafından görünmeyen bir şüphe belirdi.

He Changdi okumaya devam etti. Bazı bölümlere geldiğinde karşılık olarak dudağının kenarının seğirmesine engel olamadı.