tiyo adamsın dot. :D : D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
60. Bölüm Şeytanın Ağzı (1)
Dünyada temel değerler vardır. Gözleme dayalı olan, yaygın olarak kullanılan normal değerler vardır. Eğer biri normalin dışında ‘özel’ bir değerle ortaya çıkarsa, bu insanın kendini rahatsız hissetmesine neden olur.
“Bir Buzlu Amerikano.”
“Tamam, büyük boy uygun mudur?” Kafenin patronu sordu.
Neden normal boyu sormakla uğraşmadı ilk başta? Normalin manasını bilmediği için mi? Yoksa bir pazarlama psikolojisi mi kullanıyor? Ya da karşısındaki insan ‘hayır’ diyemeyen birine mi benziyor?
Crockta şu anda aynı o şekilde hissediyordu.
‘Aşk Modu şu an için kilitli. Aşk Modunu aktif etmek istiyor musunuz?’
Bu soru gerçekten gerekli miydi? Bu aynı ‘Sen insan mısın?’ diye sormakla eş değer değil miydi?
Ne kadar moral bozucu bir soru! Crockta net bir şekilde cevap verdi.
*** ***
Crockta ve Eileen, Quantes Akademisine doğru ilerliyorlardı.
Büyü mühendisliğinin beşiği olan Quantes’in merkezinde yer alan devasa bir yapıydı. Bütün o farklı çeşitlerdeki araştırma ve geliştirmeler burada yapılıyorlardı. Quantes Garnizonu askerlerinin savaş gücünün merkezi olan Asura Bin Dalga Topu’da bu akademide geliştirilmişti.
İlk ziyaret ettikleri kişi bir yaratık uzmanıydı. Kuzey Topraklarının sınırında olan Quantes, bulunduğu yer dolayısıyla kuzeyin yaratıklarının bir çoğuyla karşılaşmıştı ve bu da yaratık araştırmacılarının araştırılmalarını yürütmeleri için elverişli bir ortam sağlıyordu. Bu şekilde Quantes’te yaratık araştırmaları düzenli bir şekilde yürütülüyordu.
Cin cüce yaratık uzmanı gözlüklerini düzeltti ve sordu, “Kuzeye mi gideceksin?”
“Evet.”
“Neden?”
“Düşmüş Tanrının Tapınağını ziyaret etmek istiyorum.”
“Düşmüş Tanrının Tapınağı, hrmm…”
Doktor cin cüce, yüzünün önüne düşen saçlarını arkaya attı. Vücudu küçüktü ama, gözlerinin etrafındaki kırışıklıklar onun yaşını az da olsa ele veriyor, uzun bir süredir yaşayan bir cin cüce olduğunu gösteriyordu.
“Düşmüş Tanrı… Bu ismi son duyduğumun üzerinden çok zaman geçti.”
“Orayı biliyor musunuz?” Crockta sordu.
Düşmüş Tanrının Tapınağı’nın varlığı genel olarak biliniyordu ama kimse tam olarak ne olduğunu söyleyemiyordu.
“Onun tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. Sadece ismini duymuştum.” Doktor cin cüce kendini iyice sandalyesine gömdü. “Lütfen oturun. Size bakacağım diye kafamı kaldırmaktan boynum ağrıdı.”
Orası yaratık uzmanı Doktor cin cücenin labaratuvarıydı. Crockta ve Eileen, Doktorun masasının önündeki sandalyelere oturdular.
“Düşmüş Tanrı için, teoloji profesörlerine sormanız gerekiyor, benden daha çok şey biliyorlardır. Ben sadece yaratıklarla ilgileniyorum.”
“Anlıyorum. Kuzeyde hangi tür yaratıklar yaşıyorlar?”
Doktor cin cüce güldü. “Senin gibi orklar.”
“Huh?”
“Ormanın ötesinde yaşayan orklar kuzeye ve kıtanın diğer bölgelerine yayılmışlardır.”
Kuzeyin topraklarının korkulan bir yer olmasının esas sebebi Yaratıklar Ormanıydı. Ormana giren çok az insan canlı çıkabilmişti, sadece bu gerçeğin dışında orman hakkında pek bir bilgi yoktu. O ormanın ilerisinde orkların yaşadığını ilk defa duymuştu Crockta.
“Orklar ve kara elfler. Ve kıtada uzun süredir görülmeyen bir çok diğer tür.”
“.....”
“Ama şu anda, ormanın içinde ne olduğuyla ötesinde ne olduğundan daha fazla ilgilenmelisin. O orman… Gulyabaniler o ormandaki sıradan yaratıklardan sayılabilirler.”
Doktor cin cüce masanın üzerindeki kalın kitabı açtı.
“Daha ayrıntılı konuşmak gerekirse, git gide ilginçleşmeye başladı son günlerde. Şu son günlerde yaşandığı gibi Quantes’e gelişi güzel saldırmaları normal değil… O şeyler çok vahşiler. Bu onları daha da tehlikeli kılıyor. Bu kitabı ben yazdım, kuzeyle alakalı bölümü okuyabilirsin.”
Crockta kitabı aldı. Bölümün içeriği kabaca ona kuzeydeki yaratıklarla alakalı şeyleri öğrenmesini sağlıyordu. Gulyabaniler, troller*, ejderler, büyük solucanlar, hidralar**, navmentler ve diğer şeytani varlıklar fihristte yazılıydı.
Crockta somurttu. O bölgede olan çok fazla çeşit yaratık vardı.
“Bu çok fazla. Ummm…” Crockta kitabı doktora geri uzattı ama doktor reddetti.
“Şu anda ona ihtiyacım yok, onu alabilirsin.”
“Huh?”
“Bu Quantes’i koruduğun için bir ödül, Gulyabani Avcısı Crockta.” Doktor cin cüce güldü. Onun, Quantes Garnizonu askerleriyle birlikte gulyabanileri öldürdüğü haberleri hızla yayılmıştı. “Kaptan Tiyo bahsetti bana. Büyük ork savaşçı.”
“Bu gerçekten hak edilmemiş bir övgü.”
“Bir zamanlar orklar ve cin cüceler iyi ilişkiler içersindeydiler. Büyük ve güçlü orklarla küçük ama zeki cin cüceler. Birbirlerine yardım ederlerdi, ama artık devir değişti. İşte bu yüzden iyi bir şey aslında.
Doktor cin cüce gülümsedi.
“Kuzeydeki yolculuğunda dikkatli ol, oradaki yaratıklar gerçekten güçlülerdir. Umuyorum ki güvenlice aradığın yer olan Düşmüş Tanrının Tapınağına varırsın ve istediğin şeyi bulursun. Orada ne aradığını bilmesem de.”
“Teşekkür ederim.”
“Eğer Düşmüş Tanrı hakkında daha fazla şey öğrenmek istersen, lütfen bu cin cüceyi ziyaret et.”
Doktor cin cüce, bir kağıda kalemiyle bir şeyler yazdıktan sonra Crockta’ya uzattı. Kağıtta bir teoloji profesörü olan Doktor Eyona’nın adı vardı. Kağıtta kadının adresi ve altında da kağıdı ona veren Doktor cin cücenin imzası vardı.
“Şu aralar izninin tadını çıkarıyor olmalı, yani onu ziyaret etmekten çekinme. Eğer seni benim gönderdiğimi söylersen, bundan mutluluk duyacaktır.”
“Teşekkür ederim.”
Crockta ayrılmadan önce kuzey hakkında birkaç soru daha sordu. Soruları karşılığında öğrendiği bölgeyle alakalı en çarpıcı hikaye ise ormanın kökeniydi. Efsaneye göre, daha öncelerde sıradan bir ormandı orası, ancak şeytani bir ruh o ormanın içinde ölmüş ve şeytani aurasının yavaş yavaş bölgeye yayılması ormanı diğer bölgelerden ayrı şeytani bir yer haline getirmişti.
Crockta dinlediği şeyleri onayladı. “Yardımın için teşekkür ederim.”
“Ünlü bir savaşçıya yardımım dokunduysa bundan onur duyarım.”
Crockta, Doktor cin cüceyle el sıkıştı. Eileen onları izlerken gülümsüyordu. Doktorun laboratuvarından çıktıklarında neredeyse öğlen yemeği saati gelmişti. Eileen sordu, “Crockta, şu sana bahsettiğim ‘Şeytanın Ağzı’nı’ görmeye gitmek ister misin?”
“Onu görebiliyor muyuz?”
Kadın onayladı. “Bir arkadaşım orada çalışıyor, yani bize bir gezi ayarlayabilir. Ne dersin?”
“Anlaştık. Dediğim gibi bende merak ediyorum.”
“Bu bizim son şansımız olabilir. Onu tamamen mühürlemeye karar verebilirler.”
Cin cüceler o eser üzerindeki tartışmalarına, araştırmadan komple vazgeçip tamamen mühürlemek üzerine devam ediyorlardı.
Crockta ve Eileen laboratuvardan yürüyerek uzaklaştılar. Akademideki cin cüceler, alışılmadık bir kombinasyon olan bir elf ve bir orkun yan yana yürümesinden ötürü şaşırıyorlardı. Bazı durumlarda da Crockta hakkında dedikodu yaptıkları bile oluyordu.
“O ork, o Crockta mı?”
“O kılıç gerçekten çok büyük. Aniden ortaya çıktığını ve askerlerle birlikte gulyabanileri öldürdüğünü duymuştum.”
“Beklediğimden daha farklı görünüyor.”
“O kız onun sevgilisi filan mı?”
“Piyasadaki en iyi savaşçı bir elf götürüyor.”
Crockta ve güzel elf Eilenn’in etraftaki varlığı küçük cin cüceler arasında direk olarak göze çarpıyordu. Quantes Akademisinin özel bölümlerinden birine doğru ilerlerlerken çok fazla dikkat çekiyorlardı.
O özel bölümün giriş çıkışının kontrolü için kapısında muhafızlar duruyorlardı.
“Durun! Durun!”
“Kimliklerinizi belirtin!”
“Ben Ariel Akademisinden Eileen”
Muhafızlar, Elieen kimliğini çıkartıp gösterene kadar onların geçişine izin vermemişlerdi.
“Ah, o şehirden gelen araştırmacı. Peki, ya o yanındaki ork?”
“Benim misafirim. Onun bütün sorumluluğunu üzerime alıyorum.”
“Anlıyorum. Geçebilirsiniz!”
Quantes muhafızları burada sadece hırsızlık vakalarına karşı bulunuyorlardı. Yoldan çekilip geçmelerine müsaade ettiler. Özel enstitüye girdiklerinden onları bir cin cüce karşıladı.
“Ohhh! Eileen! Geldin!”
“Deco!”
Erkek bir cin cüceydi. Crockta’yı fark ettiğinde gözleri genişledi. “Affedersin, o ork…?”
“Ona bir gezi sözü verdim. Eğer bize zaman ayırabilirsen müteşekkir olacağım.”
Crockta elini uzattı. “Hayattayım. Benim adım Crockta.”
“Ah, selam. Ben Deco.”
Deco gülümsüyordu ama mutlu olmadığı her halinden belliydi. Deco, Crocta’ya garip bakışlar atıyordu. Crockta içten içe güldü bu duruma. Eileen Deco’ya sordu. “Şu ‘Şeytanın Ağzı’ onu görebilecek miyiz?”
“Dışarıdan gelenlere gösteremem. Sadece sen olsan sıkıntı yok ama ikinize birden…”
Huysuz bir ifadeyle reddetti. Eileen yaklaştı ve elini Deco’nun omuzuna koydu.
“Senden rica ediyorum Deco. Olmaz mı?”
“Ohhh…”
“Sadece kısa bir süre için bile mi göremeyiz?”
“A-Anlıyorum, bir süre burada bekleyin.”
“Teşekkür ederim.”
Eileen tatlı tatlı gülümsüyordu Deco’ya. Deco başını çevirdi. Crockta önündeki erkek ve kadını izlerken kıkırdıyordu.
Bir koridordan aşağı doğru yürüdüler ve sıkıca kapalı bir kapının önüne geldiler. Uyarı levhaları her yere asılmıştı. Aynı zamanda yetkili personel harici girmenin yasak olduğu ve başka levhalar da kapının ve duvarların üzerinde görülüyordu.
“Bunu boynuna as.”
O içinde ilahi güç bulunduran bir kolyeydi. Her biri boyunlarına birer tane taktılar. Kolyeden yayılan his onlara bariz bir rahatlama sağlıyordu.
“Bu kadar önlem gerekli mi?”
“Şu anda sessiz görünüyor ama asla bilemezsin.” Deco kapı kolunu kavradı. “Şimdi, içeri gireceğiz.”
Kapı açıldı.
Görünüşte sıradan çelik bir kemer, laboratuvarın ortasındaki masanın üzerinde, etrafında bir sürü araştırma alet edevatıyla birlikte sessiz sakin duruyordu. Crockta’nın gözleri kemerden yayılan karanlığı görebiliyordu. Sanki bir şeyle direk göz teması kurmak gibiydi.
“.....”
Sanki karanlığın içinden belirsiz bir fısıltı duyuyor gibi gelmişti ona.
“Bu…”
“Şeytanın Ağzı.”
Deco ilerledi. Kemerin etrafında ona erişmeyi engelleyen görünmez bir duvar vardı. Odanın içerisindeki karanlığı dağıtmak için bir sürü parlak ışık yanıyordu ama Crockta her şeye rağmen o kemerden yayılan karanlığı hissedebiliyordu.
“Bu… yiyor.”
“Yiyor?” Eileen sordu.
Deco kıvranıyor gibi göründü ve sonra konuştu. “Kelimenin tam manasıyla. Yiyor.”
“Ne yiyor?”
“Yaşayan her ne varsa.”
Eileen’in gözleri genişledi. Kemerin merkezinde güçlü demir bir nokta vardı sanki dişe benziyordu, kemere ‘Şeytanın Ağzı’ ismini veren şeydi o.
“Kemerin merkezindeki şey açılıyor ve yiyor. Bir cin cüce o kemer tarafından yendi bile.”
“Aman tanrım.”
Sanki o bir eser değil de, şeytani bir yaratıktı.
“Onun nereden geldiği ve ne olduğu... belirsiz. Bu yüzden onun üzerinde araştırma yapıyoruz.”
Crockta Şeytanın Ağzı’na bakıyor ve düşünüyordu. Eğer o şeyi takıyor olsaydı ne olurdu acaba? Onu kan arzusuyla yanıp tutuşan bir şeytana mı çevirirdi? Düşüncelerinin hemen akabinde vücudu ürperdi, yumruklarını sıktı Crockta.
Arkalarındaki kapı açıldı.
“Eh?” O araştırma görevlisi cin cüce kadındı. “Burası kısıtlanmış bir bölge…”
Deco ellerini önünde birleştirdi ve gülümsedi. “Üzgünüm, sadece arkadaşlarıma kısa bir süre için göstermek istemiştim. Lütfen bunu bu seferlik görmezden gel.”
Kadın cin cücenin bakışları Eileen ve Crockta üzerinde gezdikten sonra yüzünde garip bir ifade oluştu. “Anlıyorum, bu seferlik görmezden geleceğim. Üzgünüm ama şu an denetleme zamanı.”
“Denetleme zamanı?” Deco başını yana eğdi. “Anlıyorum. Eileen, hadi gidelim.”
Deco önlerindeki kadına başını eğdikten sonra Eileen ve Crockta’ya dışarıya doğru yolu gösterdi. Crocta, Deco ile birlikte odadan çıkmak üzereydi.
“.....”
Bir şey Crockta’ya fısıldadı.
“.....!”
Crockta arkasını döndü. Şeytanın Ağzı hala üzerine dökülen parlak ışıklara direniyordu. Şeytanın Ağzına doğru ilerleyen kadın cin cüce araştırma görevlisine baktı Crockta. Yürüyüşü biraz garipti ve bir şekilde tanıdık gelmişti.
Aniden Crockta durdu.
“...Crockta?”
Eileen ona kapının diğer tarafından seslendi. Crockta cin cüce kadına cevap vermeden bakıyordu. Kılıcının kabzasını kavradı.
“Muhafızları çağırın.”
“Huh?”
“Şimdi!”
Crockta yüksek sesle bağırmıştı. Aynı anda kadın cin cüce 180 derece döndü.
Acayip hareketler ve suratında dalga geçen bir gülümseme. Suret hırsızı. Kadın cin cüce başını tekrardan önüne çevirmeden hemen önce gülümsedi ve koşmaya başladı. Crockta da aynı zamanda suret hırsızına doğru atıldı.
“Bu bir suret hırsızı!”
“.....!”
Eileen ve Deco panikledi. O anda bir alarm laboratuvarın içinde çalmaya başladı.
“Herkes tahliye etsin! Tahliye edin!” Koridorun sonundan birisi bağırıyordu. O ses muhafızlardan birine aitti. “Bir ejder akademide ortaya çıktı. Akademi yaratıkların saldırısı altında! Kaçın! Tahliye edin! Bu acil bir durum. Hemen buradan ayrılmalısınız!”
Eileen Crockta’ya seslendi, “Crockta!”
Crockta arkasına bakmadı. Deco, kadını elbiselerinden yakaladı ve çekiştirmeye başladı.
“Eileen, kaçmak zorundayız!”
“Ama Crockta…”
Crockta’nın büyük kılıcını suret hırsızına doğrulttuğunu görebiliyordu elf kadın. Suret hırsızı sanki Şeytanın Ağzına doğru çekiliyormuş gibi etrafındaki görünmez duvara yapıştırmıştı vücudunu.
“Crockta!”
Laboratuvarın kapısı kapandı. Artık içerisi görünmüyordu. Eileen, Deco tarafından dışarıya sürüklenmişti. Akademinin önlerindeki görüntüsünü kavradığında kadının ağzı açık kaldı.
“Aman tanrım!”
“İnanılmaz…”
Eileen ve Deco aynı anda konuştular. Akademide her tarafta yaratıklar vardı. Troller cin cüceleri kovalıyorlardı, gulyabaniler etraftaki her şeye ellerindeki devasa sopaları savuruyorlar, yıkıp döküyorlardı.
Kuuuonng!
Bir trol gökyüzünden önlerine düştü. Kafalarını kaldırdılar. Ejderler gökyüzündeydiler, ejderler o yaratıkları taşıyıp akademiye bırakıyorlardı.
“Aman t…”
“Bu imkansız.”
Böyle bir şeyi ne duymuş ne de görmüşlerdi. Diğer yaratıkları taşımayı bitiren ejderler de yere inerek kendilerine birer av bakınmaya başlamışlardı. Kocaman pençeleriyle bir ejder, avı olan cin cüceyi yakaladı ve tekrardan havalandı.
“Kendinizi koruyun!”
Muhafızlar Eileen ve Deco’yu güvenli bir yere götürmeye çalışıyorlardı ama yolları yaratıklar tarafından kesilmişti.
“.....!”
Elinde taştan balta taşıyan bir trolün onlara bakarken ağzından salyalar akıyordu.
“Onların arasından geçmeliyiz! Ateş!”
Savunmacılar ellerindeki büyü silahlarını kaldırdılar ve ateş ettiler, ama ateş gücü bir trolü öldürmeye yetecek kadar değildi. Trol onların peşine düşmüşken, silah seslerini duyan bir gulyabani de onlara doğru döndü. Gulyabani yıkılmış bir binanın parçalarından birini, devasa bir taş bloğu kaldırdı ve onlara doğru fırlatmak için pozisyon aldı.
“.....!”
Eileen ve Deco’nun gözlerindeki çaresizlik okunabiliyordu.
O anda...
Yoğun bir ışık hüzmesi gulyabaniyi sırtından vurdu.
Gulyabani sendeledi ve yere düştü, havaya kaldırdığı kaya da onun üzerine düşmüştü. Eileen o ışığın geldiği yöne baktı ve elinde büyük bir tüfeği tutan küçük bir cin cüce gördü.
“Eminim bu canını acıtmıştır!”
O kişi, Kaptan Tiyo’ydu, Quantes Cin Cüce Garnizonunun simgesi olan kişi.
**Hidra: İng; Hydra, birkaç başı olan Yunan Mitolojisinden büyük bir yaratık.
Magnec