Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

55. Bölüm Yiyu’nun İntikamı (4)

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

“Bir hayalin var mı?” Elf kadın sordu.

 

Adam cevaplarken panikledi, “Hayal?”

 

“Evet, bir hayal.”

 

Adam etrafına bakındı. Orku ya da arkadaşlarını saklandıkları için göremiyordu. Kendisi ve iki arkadaşı vahşi bir ork tarafından esir tutuluyorlardı. Arkadaşlarından bir tanesine kenar mahallelerin birindeki bir çocuğa altın para vermesi emredilmişti ve arkadaşı da bunu gerçekten yapmıştı.

 

Bu sefer, ork kendisine bir elfin önünde oturarak portresini çizdirmesini söylemişti. Bulundukları yerdeki elf, insanların resimlerini çizen bir elfti. Sadece 50 bakıra bile olsa, elfin önünde portre çizdirmek için bekleyen kimse yoktu. Elfin tek müşterisi kendisiydi.

 

“Aslında bir büyücü olmaya çalışıyorum.” Elf konuştu.

 

“Büyücü?”

 

“Evet, notlarım fena değildi ve bende akademiye girdim. Derslerime iyi çalışıyorum.”

 

“Peki neden…?” Adam aklından geçenleri soracakken vaz geçti. ‘Neden burada resim yapıyorsun’

 

“Ama resim yapmakta istiyorum. Ben daha çocukken, müzede Marcus’un ‘Keltas Tapınağı’ resmini gördüm.”

 

“Evet…”

 

“O resmi gördüğümde yaşadığım şok hala canlı bir anı benim için. Resme bakıp düşündüğümü hatırlıyorum. Bir gün, bende insanların bu resme bakıp hissettikleri gibi şeyler hissettirecek bir resim yapmak istiyorum. Ne yapmak istiyorsak onu yapmalıyız, değil mi?”

 

Adam başıyla onayladı. Bir hayal. Onun da zamanında öyle bir şeyi vardı. Elfin hayaliyle kıyaslandığında mantıksız kalan bir hayaldi. Onun hayali adalet için savaşan, kötüleri layık oldukları şekilde cezalandıran, bir kahraman olmaktı. Evinin bir köşesinde çocukken giydiği kıyafet ve pelerinli bir resmi hala duruyordu.

 

“Peki sen, senin bir hayalin var mı?” Elf bir kez daha sordu.

 

“Hayal… benimkisi biraz garip…”

 

“Yanlış ne olabilir ki? Sence Marcus gibi bir ressam olabilmem biraz absürt değil mi?”

 

Ona bakan elfin gözleri çakmak çakmaktı. Elften gelen tazeleyici bir koku vardı. Güzelliğiyle resmen adamı savunmasız bırakmıştı. O güzel mavi gözler ona doğru bakarken o da itiraf etti.

 

“Kötü adamları mağlup eden bir savaşçı…” Sonra kafasını başka bir yere çevirdi. Elfse onu ciddi bir ifadeyle onayladı, adamın beklediğinin aksine gülmedi ya da alay etmedi.

 

“Anlıyorum. Gerçekten iyi bir hayal.”

 

“.....!”

 

“Dünyada bir sürü kötü insan var. Dilerim ki sen iyi bir insan olur ve onları engellersin.”

 

Elf sanatçı elindeki kalemi bıraktı. “ Neredeyse bitti.”

 

Adam o anda kafası karışık bir halde düşünmeye çalışıyordu. Herkesin bir hayali olmazdı, ama olanların büyük bir kısmı da hayallerine ulaşamazlardı. O kendi hayalinin varlığını bile uzun zaman önce unutmuştu.

 

“Şimdi, bitti işte!”

 

Elf resmi adama uzattı. Portre sıradan bir şekilde çizilmemişti. Yüzü tüm kağıdı kaplamıyordu, bir portre değildi bu. Elf kadının çizdiği resimde, komple plakadan vücut zırhı giymiş ve elindeki parlak kılıcını, ağzından alevler saçan korkutucu bir ejderhaya doğrultmuştu. Resimdeki yüz ifadesi, şu an olduğu halki gibi çökük ve yorgun görünmüyordu. Kılıcını kararlı bir ifadeyle tutuyordu.

 

“Bu…”

 

“Bilmiyor muydun? Ben sadece yüz portresi yapmıyorum.” Elf sırıttı. “Ne yapmalı ki? Geri ödeme yapamıyorum.”

 

“Hayır. Teşekkür ederim.” Adam resmi kollarının arasına aldı. Bir şekilde artık orada durmak ona zor geliyordu. “Teşekkür ederim.”

 

“Rica ederim. Lütfen elinden geldiğince hayalini yaşamaya çalış. Bunun için savaş!”

 

Adam arkasını dönerken anlam veremediği bir his sarmıştı onu. Aynı o altın parayı çocuklara veren arkadaşı gibi, o da bu duygunun ne olduğunu, ne manaya geldiğini bilmiyordu, o da sadece ayrıldı, uzaklaştı kadının yanından.

 

Ama bir şeyler işlemişti kalbine. Adımları gittikçe yavaşladı ve sonunda durdu. Bir şey, eğer yürümeye devam ederse pişman olacakmış gibi hissediyordu. Sadece bir şey daha söylemek istedi. Arkasını dönene kadar içindeki o bir şey söyleme hissi büyüdü.

 

En sonunda arkasını döndü ve elf sanatçıya geri döndü, “Ressam.”

 

“Eh, evet?”

 

Sanatçının gözleri genişlemişti. Adam konuşmaya başladı, “Biraz önce söylediğin şey, şu Marcus kadar büyük bir ressam olmanın absürt olduğu konusu…”

 

Adam elfle yüz yüze geldi ve direk olarak kadının gözlerinin içine bakıyordu. “Ben bunun absürt olduğunu düşünmüyorum. Eminim ki en az onun kadar iyi bir ressam olacaksın. Bir gün harika bir ressam olacaksın.”

 

Elfin gözlerindeki şok açıkça belli oluyordu. O anda adama çok muhteşem bir gülümseme bahşetti, sanki son baharda açan çiçek misali bir gülümsemeydi, eşsizdi. Daha önce görmemiş olduğu sersemletici bir gülümseme.

 

“Teşekkür ederim.”

 

Adam arkasını döndü, Crockta ve diğer arkadaşlarının beklediği köşeye doğru ilerliyordu. Yanlarına gittiğinde hiç bir şey söyleyemedi.

 

“Geri döndün?”

 

“.....”

 

Ork sordu, “Resim, bize resmi gösterecek misin?”

 

Adam cevap vermeden sadece resmi onların görebileceği şekilde tutarak karşılık verdi. Ork onayladı. İki bağlı arkadaşı resmi gördükten sonra başlarını eğdiler.

 

Adam bir kez daha ork tarafından bağlanıyordu, içinden karşı koymak gelmiyordu. Üç saldırgan adam bir kez daha birbirlerine bağlandılar ve ork tarafından başka bir yere doğru sürüklenmeye başladılar.

 

*** ***

 

Bu üçüncü seferdi. Sıra son kalan adamdaydı, diğer ikisinin görevlerinden sonra sıra onunkine gelmişti. Şu anda bir tapınak bloğuna gelmişlerdi.

 

Merhamet Tanrıçasının müritleri, hasta ve bakıma muhtaç insanlar için birkaç bina inşa etmişlerdi. Bölgenin sorumlusu olan kişi bir orkun, bağlı üç adamı arkasından sürüklediğini görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Ork sorumlunun yanına geldiğinde, onunla konuşup biraz bağış yaptı ve bu sayede içeri girme iznini aldı.

 

Orkun gittiği ve adamları sürüklediği yer o bölgenin merkeziydi, tapınağın en gizli yeri. Bakımevinin olduğu yere gidiyorlardı, en yaşlı kişilerin ve ölmek üzere olan insanların bakıldığı yerdi orası.

 

“10 dakika,” Ork konuştu. “Onlarla kibarca 10 dakika konuş.”

 

“.....”

 

“Bu son görev.”

 

“Anladım. Yapacağım.”

 

Adam yürümeye başladı. Ork ve diğer iki arkadaşı odanın dışında oturmuş içerideki konuşmaları dinlemeye başlamışlardı. Adam diğer iki arkadaşı gibi değişip yumuşamayacaktı, ciddi bir ifadeyle orkun verdiği bu görevden etkilenmemeye karar verdi.

 

Ayrıca, herkes yaşlandığı zaman ölmez miydi zaten? Bu hayatın doğal akışıydı. Ayrıca, oyundaki NPClere karşı herhangi bir sempati de beslemiyordu. Sadece bir yaşlı adamın kederli hayatını ve son sözlerini dinlese yeterli olacaktı zaten.

 

Ancak, içeri girer girmez adımlarını durdurdu. Odadaki bir yatakta yatan çocuk ona doğru bakıyordu. Çocuk okuduğu kitabi göğsünün üzerine yatırdı ve bu yabancının ziyareti karşısında gülümsedi.

 

“Merhaba.”

 

“.....”

 

“Lütfen otur.”

 

Çocuk yakınındaki bir sandalyeyi işaret etmişti. Adam çocuğun gösterdiği yere çekinerek te olsa oturdu. Odanın içinde bir çocuk olacağını hiç düşünmemişti.

 

“Seni buraya ne getirdi? Birkaç dakika için konuşmak istediğine dair bir şeyler duydum.”

 

“Şey…”

 

“Sorun değil. İnsanlar buraya sıklıkla gelir, yakında ölecek olan birinin aklından neler geçtiğini neler hissettiğini bilmek isterler.” Çocuğun açıklaması ve bunu yaparken ki ifadesi gayet aydınlıktı, sözlerinin içindeki erken sonun varlığına rağmen. “Sen ne yapıyorsun? Bir maceracı mısın?”

 

“Ben…”

 

Elder Lord dünyasında, o sadece başkalarına zorbalık yapan ve onları avlayan kötü bir adamdı.

 

Zihninden kendini tanımlamak için geçen kelimeler, ağzından çıkıp cümlelere dönüşmemişlerdi. Çocuk adama doğru bakmaya devam ediyordu. Nasıl bir insan ona bu şekilde bakardı ki, neyin sanal neyin gerçek olduğunu ayırmak o kadar zordu ki, özellikle böyle duygusal durumların yaşandığı zamanlarda.

 

Böylelikle adam farkında bile olmadan gerçeği söyledi, “Ben bir bar sahibiyim.”

 

Gerçeklikte bir bar işletiyordu.

 

“Ah, kıyafetlerine bakarak senin bir maceracı olduğunu düşünmüştüm.”

 

“Ne…?”

 

“Bir bar işletmek zor olmalı. Biliyorsun, sarhoş olan insanlar şiddete eğilimli olabilirler… bazen etraftaki şeyleri kırabilirler bile…”

 

Bu doğruydu.

 

Sarhoş müşterilerle uğraşmak gerçekten büyük bir yüktü. Müşterilerinin büyük bir çoğunluğu sessizce içkilerini içerlerdi ama her zaman mutlaka zihnen yorgun insanlar orada var olurlardı ve problem mutlaka çıkardı. Günde sadece bir iki gülümsemeyle karşılaşmak gerçekten can sıkıcı bir şeydi.

 

Bu yüzden, o da kendini rahatlatma yolunu Elder Lord’da buldu. Bu isimsiz haliyle yaptığı kötülükler ona garip bir haz veriyordu.

 

“Böyle olacağımın farkında bile değildim.”

 

“.....”

 

“Her zamanki gibi okula gitmiştim, sonra bir gözlerimi açtım ki sağlık ocağındayım. Bana tedavi edilemeyecek bir hastalığım olduğunu söylediler.”

 

Bu çok açıktı. Televizyonda bile olan klişe bir durumdu, peki öyleyse kendini neden bu kadar ağırlaşmış hissediyordu?

 

Muhtemelen ayna sinirleri yüzündendi bu durum. Çocuğu direk karşısında görmesi dolayısıyla, ayna nöronları onun çocuğa karşı sempati kurmasına neden oluyordu, çocuğun yaşadıklarını bir şekilde kendisiyle kıyaslamasına ve hikayesine bir şekilde bağlanmasına neden oluyorlardı. Bu fiziksel bir tepkiydi, üzerine çok düşmeye gerek yoktu.

 

Çocuk sordu, “En çok neyden dolayı pişmanlık duyuyorum biliyor musun?”

 

“...Nedir o?”

 

“Tahmin edebilir misin?”

 

Adam cevapladı, “Şey… muhtemelen tekrardan sağlıklı olabilseydin yapabileceğin şeylerdendir. Örneğin lezzetli şeyler yemek ya da bir kız arkadaş edinmek. Böyle şeyler.”

 

Çocuk kafasını sağa sola sallarken bir yandan da kahkaha atıyordu. “Hayır, öyle şeylerden dolayı pişmanlık duymuyorum.”

 

“Öyleyse?”

 

“Ailemi, arkadaşlarımı ve çevremdekileri daha fazla sevemeyeceğim gerçeği yüzünden pişmanlık duyuyorum.”

 

“.....”

 

“Okula gidip yere yığılmamdan bir önceki gün arkadaşlarımla gereksiz bir şey yüzünden fena bir kavga etmiştim. Kahvaltımın yeterince sıcak ya da yeterince iyi olmaması dolayısıyla aileme şikayet etmiştim. Harika bir arkadaşa etmem gerekirken teşekkür etmemiştim. Böyle şeylerden dolayı pişmanlık duyuyorum.”

 

Adam bakışlarını kaçırıyordu. “Anlıyorum.”

 

“Lezzetli yemekler yemek, iyi notlar almak falan o tarz şeylerden pişmanlık duymuyorum.” Çocuk sırıttı. “Bayım sende aslında bunun üzerine düşünmelisin. Eğer gerçekten fazla zamanın kalmamış olsaydı gerçekten ne yapmak isterdin? Eğer zamanın kalmamış olsaydı neyden pişmanlık duyardın?”

 

Adamın çocuğa verebilecek bir cevabı yoktu. Kendisinin son anları. Bu hiçte hoş bir durum olmazdı.

 

Adam herhangi bir şey söylemeden oturduğu yerden kalktı. Şu soysuz ork, işini gerçekten iyi yapıyordu.

 

Kendi kolay kanacak bir insan değildi. Arkasını döndü, çocuğun bakışlarının üzerinde olduğunu hissetmesine rağmen, durmadan odanın çıkışına doğru devam etti.

 

‘Bayım sende aslında bunun üzerine düşünmelisin, eğer zamanın kalmamış olsaydı neyden pişmanlık duyardın?’

 

Çocuğun sözlerini tekrardan düşündüğünde yürümeyi bıraktı. Pişmanlık. Bazı şeyler geri çevrilemezlerdi ve en geri çevrilemeyen şeyler ise ölüm ve ayrılıktı.

 

Adamın içinde bir his vardı. Eğer şimdi buradan ayrılırsa bundan pişmanlık duyacaktı. Belki bu pişmanlığı uzak bir gelecekte yaşayacaktı. Bu düşünce onun cevabıydı. Adam kapıdan çıkmadan durmuştu.

 

Sonra çocuğa seslendi, “Çocuk.”

 

“Evet.”

 

“Cennete inanıyor musun?”

 

Arkasına bakan adam çocuğun gülümsediğini gördü, “Hayır.”

 

“Sen yaşlı bir çocuksun.”

 

Adam çocuğun gülümseyen suratına baktı ve en sonunda o da gülümsedi. “Hey.”

 

“Evet.”

 

“Orada bir yerlerde Cennet var.” Bu adamın o çocuğa verebileceği tek rahatlatıcı cevaptı. “Seninle orada görüşürüz.”

 

Çocuk ışıl ışıl bir gülümsemeyle, cıvıl cıvıl bir sesle karşılık verdi. “Anlaştık.”

 

Adam odadan ayrıldı. Kapıyı kapattığı zaman orku ve diğer iki arkadaşının onu karanlık koridorda beklediklerini gördü. Arkadaşlarının bağları çözülmüştü.

 

“Hadi gidelim.” Ork konuştu. Bir kez daha yola çıktılar, bu sefer bağlı bir şekilde orkun arkasından sürüklenmiyorlardı. Orku sessizce takip ettiler.

 

*** ***

 

Onları kısıtlayan şeylerden tamamen azat edilmişlerdi ama onlar hala orkun arkasından yürümeye devam ediyorlardı.

 

Orkun sırtı dikkat çeken bir haldeydi. Ona baktıklarında sadece güçlü ama umursamaz bir ork gördüklerini sanmışlardı. İşkence görebileceklerinin ya da başlarına daha kötü bir şeyin gelebileceğinin farkındaydılar. Ancak, ork onların her birine birer görev vermiş ve tamamladıklarında onları serbest bırakmıştı.

 

Ork durdu. Maillard meydanında bir çeşmenin önünde duruyorlardı. İnsanlar yüzlerinde ciddi, gülümseyen ya da düşünceli ifadelerle önlerinden geçip gidiyorlardı. Şehrin karanlıkta aydınlatılmayan sokaklarında insanlar tamamen kendi dünyalarında yaşayıp gidiyorlardı.

 

“Bu çeşmeyle ilgili bir efsane var.” Ork konuştu, “Eğer çeşmeye para atarsanız, atarken dilediğiniz dilek gerçekleşir.”

 

Ork güldü. “Herkes çeşmeye para atsın.”

 

Bu sefer onlara para vermemişti. Hepsi kendi ceplerinden birer sikke çıkardılar…

 

Ork devam etti konuşmasına, “Bu efsane, bir tapınak tarafından yaratıldı. Bu çeşmeye atılan paraları toplayarak, bu gün gördükleriniz gibi ihtiyaç sahibi kişilere yardım etmek için kullanıyorlar.”

 

“.....”

 

“İlk ben atacağım.”

 

Ork parlak bir altın sikke çıkarttı. 100 gümüşe karşılık gelen ciddi bir miktardı o. Fakirler o parayla hiç bir şeyden endişelenmek zorunda kalmadan iki ay boyunca yaşayabilirlerdi. Ork parayı çeşmeye attı.

 

“Şimdi sıra sizde.”

 

“.....”

 

Adamlar da birer sikke çıkartarak çeşmeye fırlattılar. Orkla birlikte hepsi birer dilek dilediler. Ork onlara dileklerinin ne olduğunu sormadı ama onlara içlerine işleyecek kadar yoğun gözleriyle bakıyordu.

 

“İşte buraya kadar.” Ork konuştu, “Her ne kötülük yaptıysanız burada son bulsun, sizin gerçekte kötü insanlar olmadığınızı biliyorum.”

 

Üç adam ağızlarını bile açamadılar. Ork sırayla onların gözlerinin içine baktı. “Tekrar görüşmek üzere. O zamana kadar, hayatta kalın.”

 

Ork arkasını döndü ve yürümeye başladı.

 

Adamlardan biri ork arkasını dönüp giderken seslendi.

 

“Bekle!”

 

Ork durdu.

 

“Adını öğrenmeme izin ver.”

 

Ork vücudunu döndürmeden arkasına baktı ve ilan etti, “Crockta.”

 

“.....!”

 

Öylece gitmişti işte.

 

Adamlar sanki donmuşçasına onun gidişini izlemeye devam ettiler. Crockta ismini daha önce de duymuşlardı.

 

Elder Lord’un aleminde ünlü bir isimdi o isim. O nereden geldiği belli olmayan adaletin orkuydu ve başkalarının yapmadığı şeyler yapıyordu. Bazıları ona etkinlik NPCsi diyordu, özellikle oyun yapımcıları tarafından çeşitli olaylara dahil olması için yaratılmış bir NPC.

 

Ama böyle olamazdı. Öylesi büyük bir NPC onlarla garip bir gece mi geçirmişti şimdi? Kendi hayatlarını yaşayan insanlar gibi NPClerin de kendilerine ait bir geçmişleri vardı ve hayat onları böyle garip bir şekilde karşılaştırmıştı, Elder Lord’un sakini bir ork ve onun kendi hayatına dair idealleri.

 

Kendilerine ait eşsiz, özel yaşantıları.

 

“Crockta…”

 

Arkalarını dönmeden önce bir kez daha ismi tekrar ettiler içlerinden. Birbirleriyle konuşmamışlardı. Her biri bu gece kendi tecrübe ettiği şeyleri düşünüyorlardı. Sonra aniden adamlardan biri, ona yakın olan bir NPCye döndü ve sordu, “Affedersiniz, size bir şey sorabilir miyim?”

 

“Huh?”

 

“Acaba oradaki çeşmeyle alakalı bir efsane var mı? İçine para atanların dileğinin gerçekleşeceğine dair?”

 

“.....?” Adamların yanından geçen elf güldü. “Neden bahsediyorsun sen? Öyle bir şey yok. O sadece sıradan bir çeşme.”

 

“.....”

 

“Neden herhangi biri çeşmeye para atsın ki?”

 

Üç adam NPCnin verdiği cevap karşısında sersemlediler. Sonra gülmeye başladılar. Yiyu ve Stella’ya bakarken attıkları edepsiz kahkahalarıyla kıyaslandığında, onları arındıran, yenilenmelerini sağlayan bir kahkahaydı şu an attıkları.

 

Üç adam çeşmenin bulunduğu meydandan ayrıldılar.

 

Onların arkasındaki çeşmenin içinde dört altın sikke, Maillard’ın harikalarına bir yenisini daha ekleyerek parlıyorlardı.