Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

40. Bölüm Tangcang Casusu

Çevirmen: Odysseia / Editor: T4icho

 

Büyük ihtimalle mahsur kalan öğrenci halen hayattaydı.

Lin Xi'nin kimseye bir şey açıklayacak vakti yoktu. Sebebini anlatsa bile inandırması için bile uğraşacağı zaman çok değerliydi. Şu anda odaklanması gereken tek şeyin içeride kalan öğrenci olması gerekiyordu.

…

“Ne yapıyorsun?!”

Eğitimciler Lin Xi'nin arkasından bağırırken önlerinde biriken korkmuş gruba da bariyer olmaya çalıştılar. İçeride bir öğrenci zaten mahsurdu, dahası sadece gereksiz tehlikeydi!

Fakat Lin Xi aldırış etmeden devam etti, hatta daha da hız kazanmış gibi duruyordu. Eğitimcileri gibi duvarları delecek güce sahip olmadığı için kendini cama atarak sınıftan içeri girdi.

Bir anda yüzüne çarpan sıcaklık ile gözlerini kapattı, kendini alevlerin içinde buldu!

Gözlerini açması mümkün değildi. İçerideki pis duman ve kızgın alevler her şeyi kapatıyordu. Lin Xi içinde bulunduğu havaya rağmen derin bir nefes alarak son gücü ile bağırdı. "Seni kurtarmaya geldim! Neredesin?!"

Cevap yoktu!

Sadece dışarıdan kendi adını seslenen insanların sesi yükseliyordu.

Bir kaç saniye daha dayandıktan sonra Lin Xi acıya katlanamadığını fark etti. Uzuvlarını ne tarafa çekse de alevlerden kaçıramıyordu. Güçsüz bir şekilde kırabilecek bir duvar aramaya çalıştı.

Çat!

Tahta sütunlardan biri alevler içinde Lin Xi'nin sırtına doğru göçtü. Acı içinde kendine öne atarak zar zor ezilmekten kurtuldu.

Fakat kendini öne atması ile ayağının yumuşak bir şeylere çarptığını da fark etmiş oldu. Çarptığı masanın altına eğildi.

“Buradaymışsın.”

Lin Xi apar topar genci almak için eğilse de son aldığı nefes ile beraber başının ağrısına katlanamadığını fark etti. Nefes almak çok güçleşmişti. Bilinci yerinde olsa bile vücuduna artık söz geçiremiyordu. Yere yığılıp kaldı.

Tak!

Lin Xi umudun kendine doğru yaklaştığını görür gibi oldu. Duvarların kırılma sesleri hızlıca kendisine yaklaşıyordu. Koridorun ucundan mavi bir ışık görmek mümkündü.

Kadının elindeki ince kılıç neredeyse bir mızrak gibi hamlelerle önündeki bütün engelleri aşıyordu. Alev ve duvar dinlemeden kesip biçerek Lin Xi'nin hareketsiz vücudunu buldu.

“Yetiştiniz… Kendime çok güvenmişim, gerçekten hiç gücüm yokmuş…”

Mırıldanarak Lin Xi güzel bir uykuya daldı.

…

Akademinin doğusunda bir dağ tepesi.

Diğer tepelerden daha alçak. Altında bir kaç köye bakan bir tepe.

Lin Xi Doçent An'ın kucağında baygın ilerlediği saatler daha sabahın erken vakitleriydi.

Bu sırada giysisinin kolları gümüş amblemler ile kaplı başka bir eğitimci ormanın içinde yavaşça yürüyordu.

Lin Xi'nin tanımadığı biriydi. Çoğu öğrenci dahi daha önce hiç kendisi ile tanışmamıştı. Erkeğin uzun saçı rüzgarda süzülerek ilerledi. Yüzünde tek bir kırışıklık yoktu. Yakışlıydı da. Yaşını çıkartmak pek mümkün değildi.

Gözleri su gibi masmaviydi. Üstünde neredeyse kutsal bir ifade vardı.

Yavaşça beyazlamış, solmuş altın ağaçlarının içinden geçti. Sonunda siyah ve yeşil tuğlalardan yapılmış bir avluya çıktı.

Ormanın içinde saklanmış bu avlunun kapıları sımsıkı kilitliydi. Tahta kapıları tıklamak için elini uzattı, fakat son anda duraksadı. Kaşları çattı.

“Nangong Mo, buraya gelmemeliydin.”

Avlunun içinden yaşlı bir ses geldi. Eğitimcinin ittirmesine gerek kalmadan kapılar kendiliğinden açılıverdi.

Avlunun içinde küçük bir havuz vardı. Etrafını bambu ağaçları çevirmişti. Kendisini gözleyen kişi ise... Müdür Yardımcısı Xia idi.

“Yine de geldim.” Nangong Mo Müdür Yardımcısı Xia'nın önünde hafifçe eğildi.

Ormana girdiği anda düşman topraklarına ayak bastığını bilse bile karşısındaki insana halen saygısı büyüktü.

Müdür Yardımcısı'nın tek kolu arkasındaydı. Sırtını döndü, huzur verici sabah havasını içine çekti. Avlunun içine adım atamayan eğitimciyi düşünürken içindeki acı daha da büyüyordu. “Akademide on yılını zaten geçirdin, yine de buralara gelmeye cüret mi ediyorsun?”

“Sıkıntılı dönemlerden birlikte geçtik. Akademide geçirdiğim zaman boyunca kendi tarafımızda gördüğüm az kişinin kanını dökmedim ben. Hepsini boşa mı yaptım?" Nangong Mo Müdür Yardımcısı'na baktı. "İnsanın her zaman geride bıraktığı, gözünün kaldığı şeyler oluyor."

“Doğru söze ne denir!”

Ormanın derinliklerinden bir alkış yükseldi. 'Deli Qin' dedikleri eğitimci yavaş yavaş ağaçların arasından belirerek ilerledi. Elinde köpek balığı derisinden yapılmış bir kılıç kaması vardı. İçi doluydu. “Akademinin içinde yıllarca saklandın... Bir bilgi sızıntısı yüzünden kim bilir kaç insanı öldürdün. Ama yine de az önceki lafın ile saygımı kazandın."

Nangong Mo’nun kaşları çattı. Ağzını açmadı, fakat bakışlarından acı bir nefret belli oluyordu. Hafiften soluna döndü. Deli eğitimciye bakmıyordu.

Solundaki tepelerde halen sabahın sisi duruyordu. Üstlerine gri bir perde çekilmişti.

Baktığı tepelere bir anda eğitimcilerden biri konuverdi. Kendisine doğru bakıyordu.

Aynı zamanda Lin Xi ve Bian Linghan'ın tek gözlü eğitimcisi de ormanın derinliklerinden belirdi. Ağaçların içinden Nangong Mo'ya soğuk bir bakış atarak tekrar gözden kayboldu.

Elinde kara bir yay vardı. Müdür Zhang'ın yadigarı yayın ta kendisi.

Nangong Mo tek gözlü eğitimciyi yakından tanıyordu. Gözden kaybolması açıkçası görüşte olmasından çok daha tehlikeliydi. Yüzündeki öfke ve nefreti yavaşça sildi. Kendini sakinleştirdi.

“Aslında planlarımda kimsenin kimliğimi öğrenmesi geçmiyordu… Ama buna rağmen yangını çıkartmama göz yummanız, hatta ve hatta beni takip etmesi için başıma adam bile dikmemenizi düşünüyorum da... Yoksa öğrencileriniz artık umursamıyor musunuz?” Hafif bir gülümseme ile Müdür Yardımcısı'na sordu.

Müdür Yardımcısı sakin bir ifade ile cevap verdi. “An Keyi'yi gönderdik. Onun gibi biri duruma el atarken öğrencilerimizin tehlikede olacağını sanmam"

Nangong Mo sessizdi.

“Tangcang'ı bırak, Yunqin İmparatorluğu'ndaki bütün diğer akademilerin gözü Müdür Zhang'ın bu küçük avlusunda." Müdür Yardımcısı sessizliğine aldırış etmeden devam etti. "Ama akademinin bu kadar yıl bir çalışanı olduğun için dışarıdan bakmana izin vereceğim. Çünkü işin aslı şu ki buranın gerçekten hiç bir özel yanı yok."

“Hiç bir özel yanı yok ha?” Nangong Mo uzun yıllardır akademinin içinde casusluk yapmıştı. Sesi sert ve soğuk çıktı. Etrafı uzmanlarla çevrili olduğu halde dimdik duruyordu. Kendi arkadaşları ile yüzleşmekten korkmuyordu. Ölümden de. Fakat atılan palavrayı duyduğunda istemeden bağırmıştı.

Burası yasak bir bölgeydi. Yunqin İmparatorluğu'nun en seçkin ailelerinin bile içini görmediği bir yer. Müdür Zhang'ın neredeyse mühürlediği avlusunun içinde hiç bir şey yoktu demek?

Yılların çabası ile ancak varlığını öğrenebildiği bu küçük avlunun içi sadece çiçeklerden ve küçük bir havuzdan ibaretti ha?

Bu avlunun gizemini çözmek için öldürdüğü insanın sayısını kendi unutmuştu… Her ne kadar yalan olduğunu düşünse de içindeki suçluluk duygusu, eğer gerçekten bütün çabasını bir hiç uğuruna yaptığını düşünürse büyük ihtimalle kendini intihara sürüklerdi. Artık dayanamıyordu. İleriye adım attı, işin sırrını çözmeliydi.

Adımını atmak için ayağını kaldırdığı anda etrafındaki bütün ağaçlardan yüksek bir güç toplandığını hissedebiliyordu. Ağaçlar sessizce titreyerek altın yapraklarını döküyorlardı.

Deli Qin'in tek bir parmağının işareti ile ormanın içindeki bütün ağaçlardan korkunç bir inleme yükseldi. Elindeki kılıç kefeninden fırlayarak ışık hızında Nangong Mo'nun ensesine saplandı.

Uçan Kılıç!

Lin Xi'nin bu dünyaya geldiği andan beri hayalini kurduğu saldırı sergileniyordu. Olup bitenlere şahitlik etse ağzı açık bir şekilde izlerdi.

Sadece havada ilerlerken çıkardığı acı vızıltıdan bile kılıcın nasıl bir şiddet ile fırladığı anlaşılabiliyordu.

Nangong Mo yapılan saldırıyı beklemiyordu. Tam ensesinden yemişti, en zayıf olduğu halde, gözünün bile göremeyeceği bir saldırıydı.

En azından öyle düşünmelerini istiyordu!

Kılıç kabından fırlayıp yemyeşil halini gösterdiği anda sol eli çoktan geriye atılmıştı, orta uzunlukta altın bir sopa çıkarmıştı.

Işık hızından daha sert yaklaşan kılıcı tek hamlede altın sopası savurmuştu. İnce fakat keskin duran kılıç savrularak ağaçların arasında kayboldu.

Nangong Mo'nun kaşları iyice çattı. Sopasını sımsıkı tutarak hızla koştu. Okundan fırlamış bir yay gibi Müdür Yardımcısı Xia'nın üstüne atladı.

Sağ elinde kalbi kadar kara bir suikast iğnesi vardı.