Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

38. Bölüm Bayan Tilki (1)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

Mana.

Eğer bu gizemli gücün hakkında konuşulacak olunursa konuşmanın sonu gelmezdi. Yine de temeline inildiğinde, ‘benzersiz yetenek’ olarak açıklanabilirdi.

İstilacılar Baştanrı’yı yuttuğunda bu güç, insanların yabancı ırklara karşı direnmesinin tek yoluydu.

Bir iki olağanüstü durum dışında, her insan belli bir miktar manayla doğardı. Birinin gelişim potansiyeli doğrudan kalıtsal yeteneklerine ya da soyuna dayansa da şüphesiz ki insanların hepsinde de bu yetenek oluyordu.

Bu gücü ‘ustaca’ kullanan hemen hemen herkes aynı şeyi derdi: Mana eğitimine ne kadar erken başlanırsa o kadar iyi.

Bu yalnızca, alıştırmayla mevcut mananın artması için verilen bir tavsiye değildi. Kişi aynı zamanda vücudundaki mananın dolaştığı yollar, yani ‘Çember’ üzerine çalışabilirdi.

Yüksek enerjiyle doğan birinin çalışmalarına başladığında çok dikkatli olması gerekirdi. Kırılgan mana Çemberinin, mana dolaşımına dayanamayıp parçalandığı birçok kişi vardı. Hatta bazı kişilerin mana Çemberi tamamen kullanılamaz hale gelebiliyordu.

Safsızlığın olabildiğince ortadan kalkması için çeliğin devamlı tavlandığı gibi ‘Çember’ de belli bir miktar mana dolaşımıyla gitgide güçlenirdi. Bu yüzden, erken yaşlarda pratik yapmaya başlamak doğru bir karardı.

Ancak Seol’ün durumu oldukça karmaşıktı.

Güçlerini son derece küçük yaşta uyandırmıştı. İçgüdülerine uyup yeni gücünü kullandığında yavaş yavaş küçük bir yol oluşmaya başlamıştı. Hiçbir zaman düzgün bir eğitim almamıştı; hatta gücünü durmadan kötüye kullandığının bile farkına varmamıştı.

Ve gücünü kaybettiği an, hayatındaki kritik bir noktaydı.

Manasını neredeyse fark etmeksizin kullanmasına rağmen neredeyse 20 yıldır ona bel bağlıyordu. Kaçınılmaz olarak, kullanabildiği enerji de bir hayli artmıştı. Bununla birlikte, durmadan gücünü suiistimal ettiğinden manasını zor bela idare edebilen Çemberi sonunda sınırına dayanıp paramparça olmuştu.

‘Gelecek Öngörüsü’ sayesinde, bedeni içgüdüsel olarak alternatif olarak kullanılabilecek yeni mana yollarını ‘hatırlamıştı’. Böylece Seol güçlerini tekrar kazanmıştı ancak eski Çemberi hâlâ parçalanmış vaziyetteydi.

Seol’ün, ‘Psychi’nin Gözyaşları’nı seçme sebebi, ‘Mana Kullanımı’nı öğrendikten sonra meditasyonla düzenli olarak Çemberini incelediğinde parçalanmış yolu fark etmesiydi.

[Psychi’nin Gözyaşları]

Şehrazart’ın ünlü simyacısı, Psychi.

Hâlâ küçük yaştayken feci mana alıştırmaları yüzünden bedeni mahvolan bir kadına acıdı.

Pyschi, günbegün bedeni çürüyen bu kadının hasret kaldığı hayatını getirmek uğruna durmadan bilimin izinden ilerledi ve araştırmalar yaptı.

İksirini tamamlamak için gerekli malzemeleri bulmak adına uzun bir yolculuğa çıktı ve birçok zorluk ve sıkıntının üstesinden geldikten sonra sonunda çabaları meyvesini verdi. Ancak Şehrazat’a geri döndüğünde, tüm ömrünü adadığı kadın çoktan bu hayattan göçüp gitmişti.

Birçok nüfuzlu adam bu inanılmaz yolculuğun meyvesine sahip olmak istese de Pyschi yalnızca bu kadının na’şının bulunduğu kutsal tapınağa gitmeyi seçti. Orada hüzün gözyaşları dökerek dua etti.

Onu bir daha asla göremeyecek olsa bile en azından bu son armağanının ona ulaşması için dua etti.

Tanrı, onura ve servete galip gelen bu saf aşk karşısında etkilendi ve buna Psychi’nin Gözyaşları adını vermeyi uygun gördü.

Ve böylece, belki de simyanın en saf esansı olan Psychi’nin Gözyaşları ortaya çıktı. Bu iksir, bir adamın gençliğinden yaşlılığına kadar, tüm ömrünü adayıp topladığı ilmi içeriyordu.

*

“Mm…”

Seol’ün görüşü bulanıktı. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdığında yüzünde bir katman halinde duran salgı aşağı aktı.

Hareket etmeye çalıştığı her seferinde şapırtı seslerini duyabiliyordu. Sanki bir su birikintisinde ya da çamurla kaplı bir yerde yürümeye çalışıyormuş gibiydi. Seol dikkatlice gövdesini küvetten kaldırdı ancak bunu yaptığı anda öğürmeye başladı.

“Öğğkk…!”

Kurumuş kanın acı ve keskin kokusu, irinin iğrenç kokusuyla birleşerek burnuna hücum etti. Seol bir süre kusmaya devam etti. Nihayet kendine geldiğinde tüm pis salgı ve atıkların, içinde uzandığı küvete dolduğunu fark etti. Kaşlarını sertçe çattı.

Soyulmuş derilerle birlikte siyah renkli, kokuşmuş kan; teri ya da idrarı olabilecek yapışkan sarı bir sıvı; gerçek bir dışkı ve son olarak bir şeyin tamamen tanımlanamaz haldeki yüzen sertleşmiş parçaları…

Bu iğrenç ve kokuşmuş şeyler adeta küvetin içinde partilemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Küvetin içinde bu “maddelerden” o kadar çok vardı ki Seol, hepsinin kendi vücudundan çıktığına inanmakta güçlük çekiyordu.

‘Küvette uyumakla iyi yapmışım…’

Seol musluğu açarken nefesini tuttu. Ilık su sertleşmiş dışkıyı kaldırarak yavaşça akıp gitmesini sağlıyordu.

Seol banyo yapmasının da gerektiğini düşündü. İçinden bir ses, Tarafsız Bölge’den ayrıldıktan sonra çok ama çok uzun bir süre, sıcak suyla yıkanmanın bir lüks olacağını söylüyordu. Ayrıca üstündeki pislikten de bir an önce kurtulmak istiyordu.

Küvete, doğal yenilenmeyi artıran takviyelerden döktü ve bedenini sıcak suya bıraktı. Küvette yarım saatten uzun kaldı ve bedenini iki kez keseledi. Ancak o zaman ferahlamış hissedebildi.

Aynadaki çok daha temiz yansımasını gördüğünde iyice tatmin olmuştu. Ancak çok geçmeden, derin düşüncelere daldı. Şimdi tüm pisliklerinden arındığına göre Pshchi’nin Gözyaşlarının etkilerini kontrol etme zamanı gelmişti.

‘Mm…’

Mana akışının çok daha pürüzsüzleştiğini fark etti. En başında mana akışının yavaş olduğunu fark etmemiş olsa da 3G kullanan birinin 4G’ye geçip yeni bir dünya keşfetmesi gibi bir şeydi bu.

Kısa süre sonra, Çemberini kontrol ettiğinde bunun sebebini anladı. Yalnızca parçalanmış Çemberi onarılmamış, Çemberinin toplam uzunluğu da artmıştı. Ayrıca yolları tıkayan tüm safsızlıkların ortadan kaldırılması, Çemberinin toplam genişliğinin de katlarca arttığı anlamına geliyordu.

Daha da önemlisi, Çemberden geçebilen miktarın artması karşılığında, akan enerji de güçlenmişti.

Eski mana akışı bir vadiden süzülen sevimli, minik bir akarsu ise; şimdiki, kıvrılıp özgürce dolaşan görkemli bir nehirdi.

Ve tabii ki manasını kontrol etmek de kolaylaşmıştı. Enerjinin vücudundaki en küçük akupunktur noktasına kadar yayılmasının ne kadar ferahlatıcı olduğunu fark ettiğinde tüyleri diken diken oldu.

Artık Durum Penceresinde gösterdiğinden çok daha verimli bir şekilde manasını kullanabilecekti.

[Durum Pencereniz]

[4. Beceriler]

3. Diğer beceriler (1)
—Güçlendirilmiş Çember (Üstün)

‘Acaba meşhur, Kemik İliği Arındırma dedikleri şey böyle mi hissettiriyor?’

Seol, Durum Penceresini kontrol ettikten sonra sırıttı.

Tuhaf bir dizi tesadüf sayesinde bunlar olmuştu. Eğer bir Büyücü olsaydı muhtemelen bunun bir daha asla denk gelmeyecek hayatının şansı olduğunu düşünürdü.

Ancak Seol hakikatten bihaber, yalnızca eski mana yolunun düzelmesini düşünüyordu.

*

Sabah olur olmaz kendini kaosun içine düşmüş halde buldu. Odelette Delphine ortalıkta dolanıp, Seol’ün imkânsız görevi tamamlamasının ayaklı reklamcılığını yaptığı içindi bu. Kızın yüzünden birinci kata inene kadar tekrar ve tekrar aynı şeyleri demek zorunda kaldı.

“Bu karmaşa da neden?”

Cinzia, hizmetçi kostümlü görevliler eşliğinde birinci kat meydanına giriş yapmasa Seol gününün devamını bir şeyler açıklayarak geçirmek zorunda kalacaktı.

Ancak sebebinin ne olduğu açıklandığında Cinzia daha da afalladı. Tamamen boş duyuru panosuna baktığında dudaklarında çarpık bir gülümseme belirdi.

“Görünüşe göre Agnes’e bir özür borçluyum.”

Bunu duyduğunda Agnes’in dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı.

Kısa bir süre sonra basit bir çıkış prosedürü uygulanmaya başladı.

Cinzia kısaca, geçen üç aydaki sıkı çalışmaları için herkesi tebrik etti. Ardından hayatta kalanlar 1000 HKP ödeyerek telefonlarını geri verdiler.

Nihayetinde birinci kat meydanı, ağır demir kapılarının açılma sesiyle doldu.

“Buradan geçtiğinizde o deli gibi gitmeyi istediğiniz Cennet sizi bekliyor olacak.”

Cinzia karanlık koridoru işaret ederken konuştu.

“Burada kalıp Tarafsız Bölge’yi kapatmamız gerektiğinden size rehberlik edecek kimse olmayacak. Ancak bir koridorda yürümekten çok daha fazlasını yapabileceğinizden eminim.”

Muhtemelen kadının şaka yaptığını fark ettiklerinden, birkaç hayatta kalan kıkırdamaya başladı.

“Şey, bir şey olacağı yok zaten. Sizin için bir açık hava ziyafeti bile hazırladık. Tek yapmanız gereken gidip sizi alacak kişiyi beklemek, o kadar. Bundan sonra görüşmenizi yapıp sözleşme falan yapın işte… Her hâlükârda, dışarıdaki masalara hazırlanmış yemekleri göreceksiniz. Sessizce beklerken kahvaltının keyfini çıkarın.”

Ardından konuşmasını bitirmişçesine bir sigara paketi çıkarttı ve tekrar ağzını açtı.

“Ah, bir ricada bulunacağım… en azından bugünlük, kavga etmeyin.”

Bir anlığına konuşmayı kesti, dişleriyle bir sigara çıkardı ve oldukça ciddi bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.

“Size tavsiyem, Tarafsız Bölge’de olanları burada bırakmanız. Bugün kutlama günü, haksız mıyım?”

Sigarasını yaktı, derin bir nefes çekti ve kısa süre sonra beyaz dumanın burun delikleriyle dudaklarının arasında sızmasına izin verdi.

“Özellikle siz, Davetliler… destekçilerinizin ne kadar güçlü olduğunun farkındayım. Bu kadar çok kişiyi Damgalayabildiklerine göre burada oldukça nüfuzlu olduklarını söyleyebilirim.”

“…”

“Ancak buradan ayrılmadan önce önemsiz kinlerinizi bir kenara bırakmanız iyi olur. Bunu unutmayın.”

Kalabalıktan alayla homurdanan birinin sesi geldi.

“Böyle küçük, güzel bir ricada bulunsam da her türlü ilk günden kan döküldüğünü göreceksiniz… Ah, tabii. Buradan dışarı adım attığınız anda benim sorumluluğumda değilsiniz, ne istiyorsanız yapın.”

Cinzia cıkladı ve kahkülünü eliyle geriye tararken konuşmaya devam etti.

“Bununla birlikte, Tarafsız Bölge’nin resmen kapanışını ilan ediyorum.”

İlk defa içtenlikle gülümsedi.

“Size göz kulak olmak gerçekten de zevksizdi. Bir daha görüşmemek üzere.”

Ardından arkasına döndü ve oradan ayrıldı.

‘Bitti mi yani?’

Seol, uzaklaşan Cinzia’nın arkasından baktıktan sonra gözlerini etrafında gezindirdi. Diğerleri de benzer tepkiler veriyordu.

“Neden hâlâ buradasınız?”

O anda, kadının keskin sesi bir kez daha kulaklarına doldu.

“Neden gitmiyorsunuz? İlla elinizden tutup götürmemiz mi gerek?”

Ancak o zaman, hayatta kalanlar hareketlenmeye başladı. Cinzia’nın işaret ettiği yere doğru gidiyorlardı.

‘Yani… gerçekten de bitti.’

Seol, Cinzia’yı takip eden görevlilerden birine baktı. Belki de bakışlarını sezdiğinden, Agnes de ona bakmak için arkasını döndü. Sersemce el salladığında, Agnes her zamanki gibi asil ve sessiz bir şekilde eğilerek karşılık verdi.

“Hadi gidelim bakalım~! İşte şimdi başlıyor her şey!”

Yi Seol-Ah heyecanla Seol’ün kolunu tuttu ve sürüklemeye başladı.

‘Gerçekten, hepsi bu kadar mı?’

Bir yandan sürüklenirken bile arkasına bakmaya devam etti. Hiçbir şeyi kaçırmak istemiyordu.

Çaresizce Tarafsız Bölge’yi inceliyordu.

‘Pistte deli gibi koştum, değil mi?’

Şimdi boş olan görev panosunu gördü.

Takım arkadaşlarıyla birlikte oturup konuştukları ya da bir sonraki görevleri için strateji ürettikleri oturma alanını da gördü.

‘Sapla, Kes, Vura da deli gibi çalıştım.’

…Agnes’in gözetimi altında yarın yokmuş gibi antrenman yaptığı spor salonu, dikkat çekici bir şey var mı diye vitrinlerine baktığı mağazalar, her zaman yemek yediği lokanta, hatta onunla kalan Yi kardeşlerin kahkahaları ve sesleriyle dolu odası…

Geçen üç aydaki anıları hızla gözlerinin önünden geçip gittiler.

Bir şans istediği yer ve sonunda ona bir şans verilen yer.

Sonsuza dek anılarında yaşayacak yer, gitgide uzaklaştı ve sonunda bir yumruk kadar küçülerek karanlık koridor tarafından tamamen yutuldu. Artık hiçbir şey görülemiyordu.

“Ah.”

Seol elini uzatacaktı ki sonunda Yi Seol-Ah’nın hâlâ kolunu tuttuğunu fark etti.

“…Orabeo-nim?”

Yi Seol-Ah başını yana eğdi. Çoğu hayatta kalan çoktan koridoru geçmişti ancak genç adam hâlâ tereddüt ediyordu.

“Imm… aynen, hadi gidelim.”

Seol gitmek üzere arkasını döndü ancak kafasındaki çatışmalar bitmek bilmiyordu.

‘Neden ama?’

 Tarafsız Bölge’nin bitişini iple çekiyordu, yine de…

‘Neden…?’

Birkaç adım daha attığında Cennet’e girmiş olacaktı; yine de…

‘…Neden mutlu değilim?’

Ancak o zaman Tarafsız Bölge’den ayrıldığı için mutsuz olduğunu anladı.

O daha bir şey yapamadan, karanlık birden çekildi. Parlak güneş ışığı gözlerini kamaştırıyor ve ılık, nemli bir rüzgâr bedenini okşuyordu.

İstemsizce gözlerini kıstı ve yavaşça elini kaldırdı.

Gördüğü ilk şey, parlak güneşin altında yumuşak bir kızıl renge bürünmüş gökyüzü oldu. Onun da altında, hiçliğin çamur kahvesiyle örtülmüş uçsuz bucaksız, ıssız bir ova… ova o kadar genişti ki Seol bir anlığına gökyüzüyle yeryüzünün birleştiği yerde dünyanın sonunu görebildiğini düşündü.

‘Yani burası…’

…Cennet.

Şüphesiz, şu anda görebildiği kadarıyla hiçbir şey olmayan Kayıp Cennet’teydi.

“Tahmin ettiğim gibi bir kuleymiş.”

Yukarıya doğru bakan Yi Sungjin’in ağzı kapanmak bilmiyordu.

Bu ıssız topraklarda tek bir beyaz kule tüm ihtişamıyla duruyordu. Devasa yüksekliği, onu görenlerin görkemi karşısında geri çekilmesine sebep oluyordu ancak aynı zamanda oldukça güzel olduğunu düşünmeden de edemiyorlardı.

“Etrafa bir baktığımıza göre neden kahvaltıya geçmiyoruz?”

Seol şaşkınlıkla etrafına bakınırken Hyun Sangmin aralarına girdi.

Tam da Cinzia’nın dediği gibi kulenin dışında, üstü yemeklerle dolu bir sürü ahşap masa duruyordu.

“Sizi almaya gelecek kişiyi görüyor musunuz?”

Seol yavaşça gözlerini kalabalığın üzerinde gezdirdi. Hayatta kalanları almaya gelenler çoktan aralarına karışmış olacak ki ortalık oldukça gürültülüydü.

Seol, “Amigo!” diye haykırarak omuz tokuşturan birilerine bakarken yavaşça başını salladı. Hiçbir yerde Kim Hannah’yı göremiyordu.

“Galiba henüz gelmedi.”

“Benimki de. Pekâlâ, hadi şuraya gidelim. Herkes orada toplandı.”

Hyun Sangmin’in genci götürdüğü masada Shin Sang-Ah ve Yun Seora çoktan onları bekliyordu bile.

“Her neyse. Adı Cennet olan bir yere göre pek de görmeye değer bir şey yok, değil mi?”

“Nerede olduğumuzu biliyor musunuz? Kule dışında, burada hiçbir şey yok resmen.”

Yemek devam ederken insanlar kendi aralarında konuşmaya başlamışlardı. Hyun Sangmin, onu davet eden adamın geç kalması konuşunda şikâyet edip dururken, Shin Sang-Ah bir Sözleşmeli olduğu için endişeli olduğunu ancak şimdi bir Rahip olduğu için şansının arttığından emin olduğunu söylüyordu.

Seol yalnızca elindeki içinde bir tür içecek bulunan tahta bardağı salladı ve hiçbir şey yemedi.

Yun Seora, keyifsiz Seol’ü bir süre inceli ve genci hafifçe parmağıyla dürttü.

“?”

Seol irkildi ve bakmak için ona dönünce Yun Seora dikkatlice arkasını işaret etti. Takım arkadaşlarıyla birlikte oturan Hao Win el sallıyordu.

Seol müsaade isteyerek masadan kalktı ve diğerlerinin yanına gitti.

“Seninki daha gelmedi mi?”

“Evet, burada değil. Peki seninki, Hao Win?”

“Acele etmemelerini söyledim. Nedense biraz duygulanacağımı düşündüm.”

Seol ne demek istediğini anında anlayarak başını salladı.

“Her neyse, kafası başka yerde olan şu küçük hanım için bir şey yapamaz mısın? Bir süredir böyle.”

Hao Win’in bahsettiği küçük hanım, doğal olarak Odelette Delphine’di. Seol’e göz ucuyla bile bakmadan kollarını göğsünde bağlamış halde oturuyordu. Yanaklarını keyifsizce şişirmişti. Bu halini gören herkes, bir şeye sinir olduğunu anlayabilirdi.

“Bayan Delphine?”

“Hıh.”

“Hâlâ sinirli misin?”

“HIH!”

Odelette Delphine mutsuzca hıhlamaya devam edince Tong Chai bir kahkaha patlattı.

“Doğrusu, hâlâ inanamıyorum. İmkânsız görevi sadece bir tılsımla tamamlamışsın resmen.”

“Ben de tamamen emin değildim. Açıkçası hiçbir planım olmadığını da söyleyebilirim…”

Seol farkında olmadan ürpererek sol yanağını tuttu. O yanağını sıyıran şey her neyse, onu korkutmak için atılmıştı.

Peki düşmanı en başından hayati noktalarını hedef alsaydı ne olurdu?

Şu anda burada duruyor bile olamazdı.

O sahneyi aklında ne kadar canlandırırsa canlandırsın, adeta ölümün kıyısından dönmüştü.

“Neredeyse ölüyordum… ayrıca görevi yapmaya karar verdiğimde aklımdan ne geçiyordu bilmiyorum.”

“Böyle diyor işte, Delphine. Atarlanmayı bırakmaya ne dersin?”

“Yine de!”

Odelette Delphine oturduğu yerde dönerek Seol’e dik dik baktı ve masaya yumruk attı.

“En azından bir şey diyebilirdin!”

“Ama ölseydin, ben…”

“Yine de~!!”

Oturduğu yerden kalktı ve…

“O imkânsız görevi ben de yapmak istiyordum!!”

Seol’e doğru koştu ve kollarını tutarak genci sarsmaya başladı.

“Ben de gerçekten ama gerçekten o VIP mağazası kuponunu istiyordum~~~!!”

“…”

“Sense gidip tek başına yaptın; ne kadar adisin ya~. VIP kuponummm!!”

“…Ahahaha…”

Kızın sevimli yakınmalarını izlerken Seol’ün ağzından ufak bir kahkaha kaçıverdi. Ona, yakınıp sızlanan küçük kız kardeşleri anımsattığından kendine engel olamamıştı.

“Çok aptalsın, Seooooolllll…”

Böyle yakınırken çok tatlı görünüyordu; Seol dayanamayıp yanaklarını sıkıp çekiştirmeye başladı. Kız, mutsuz gözlerle ona bakarken ağzından püfleme sesi çıktı.

“Puuufh… Hı?”

Sonra bir şey fark etmişçesine gözleri kocaman açıldı ve hoplayıp zıplamaya başladı. Ellerini sallarken birine sesleniyordu.

“Bura!! Buradayım!!”

Seke seke koşmaya başladı. Onu davet eden kişi gelmiş olmalıydı. Hao Win, dudaklarında bir gülümsemeyle gözlerini Odelette Delphine’den çekerek yüksek sesle kıkırdadı.

“Ne kadar da enerji dolu, değil mi ama?”

“Kesinlikle.”

“Sen de sonunda gülebildin.”

“Pardon?”

Seol hemen yüzüne dokundu. Gülümsemiş miydi?

“Yani, bilirsin, yüzün bir süredir sirke satıyordu~.”

“…Benim mi?”

Şimdi bir düşününce, Tarafsız Bölge’den ayrıldıktan sonra hissettiği bunalım bir nebze azalmıştı. Hao Win’in de dediği gibi, Odelette Delphine’in tükenmek bilmeyen enerji ve coşkusu sayesinde şimdi daha iyi hissediyordu.

“Güzel, güzel. Seni çok tutmayacağım, bir iki kadeh yuvarlasak yeter.”

“Olur. Teşekkürler.”

Seol başını salladı.

Tarafsız Bölge’de güzel anıları olsa da hayatının geri kalanını orada geçiremezdi. Her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi bir de sonu vardı. Şimdi, yeni bir maceranın başlama vakti gelmişti.

Böyle düşündüğünde kendini çok daha hafiflemiş hissetti.

“Süper. O halde millet, şerefe~.”

Odelette Delphine gitmiş olsa bile Leorda Salvatore, Tong Chai ve Hao Win hâlâ buradaydı.

Ve tam da dört bardak tokuşturulmak üzereyken…