Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

31. Bölüm Yanlış Anlaşılma (1)

Çevirmen: Zakowske / Editor: Momental

Yun Seora. 20 yaşında.

Sinyoung tarafından keşfedildikten sonra Cennet’e davet edilen genç bir kadın.

Ölen Yi Hyungsik tarafından mızmız ve kendini beğenmiş kadın olarak seslenilen kişi.

Kang Seok’la birlikte 1. Bölgenin mart döneminin en iyi fidesi olarak görülüyordu.

Yaptığı her şeyde ‘önce düşün sonra hareket et’ alışkanlığına sahipti; düşünceleri ve kararları asla duygularından etkilenmez, karakterinden dolayı diğerlerin işiyle ilgilenmezdi.

Karakteri sayesinde Eğitim sırasında avantajların tadını çıkarabilmişti ancak sağ kolunu kaybettikten sonra durumu hızla kötüye doğru gitti.

İş birliğinin şart olduğu Tarafsız Bölge’de zayıflığının farkına varmıştı.

Bu yüzden bir ay boyunca yalnızca kırık kolunu iyileştirmeye odaklanmış olsa da çetelesindeki 317 HKP’nin yaralarını bir miktar iyileştirmeye bile yetmeyeceğini öğrendiğinde planlarını değiştirip bedenini geliştirmeye karar verdi.

Bir davetli olarak daha gelmeden önce bile Tarafsız Bölge’de durumun ne olduğunun farkındaydı. Bu yüzden Sınıfı uyanmadan önce fiziksel statlarını yükseltmeye odaklandı. Bir Büyücü ya da Rahip olduğu sürece sorununun çözüleceğini biliyordu.

Yun Seora, çaresiz bir duruma düştüğünde bile umut ışığını kaybetmedi. Ancak sınıfı Savaşçı olduğunda umut ışığına acımasızca gölge düşürülmüş, eli kolu bağlanmıştı.

Uyanış Salonunu kovulurcasına terk ettiğinde beklendiği gibi mevcut durumunda yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı.

O zamana kadar elindeki bütün HKP’leri harcamış, hatta başlangıç bonusu olarak aldığı çantayı bile ucuza satmak zorunda kalmıştı.

Biraz puan kazanmak istese de kimse kolu sakat olan bir Savaşçıyı takımına almak istemiyordu.

Düzgün bir odada uyumak yalnızca rüyasında görebileceği bir lüks haline gelmişti. Günde bir öğün yiyemediği bile oluyordu; bunun sonucu olarak da vücudu artık uyarı sinyalleri göndermeye başlamıştı. Gerekli besinlerden yoksun kaldığında her geçen gün bedeni daha da güçsüz hale geliyordu.

Ve güçsüzleşen bedeniyle de artık cüzi miktarda ödül veren Temel görevleri bile yapamaz hale gelmişti.

O zamana kadar çoktan kararlılığını yitirmiş ve bu bitmek bilmeyen çileye katlanmak bile artık zor gelmeye başlamıştı. Her gün yanına gelen Yi kardeşler olmasaydı çoktan açlıktan ölmüştü bile.

Bununla birlikte, kardeşlerin de çaresizce mücadele ettiklerinin farkındaydı. Bu yüzden sonsuza kadar onların sırtından geçinemezdi.

Yun Seora’nın bu durumdan rahatsız olduğunu anlayan Yi Seol-Ah dikkatlice konuştu.

“Orabeo-nimle konuşsak olmaz mı? Güvenilir ve çalışkan biri olduğundan bizi öylece terk etmez.”

Bu teklif karşısında Yun Seora’nın aklı çelinmedi demek yalan olurdu. Yine de sonunda kafasını sallayarak reddetti.

Seol’ün kıza bir iyilik borcu olsaydı durum farklı olabilirdi. Tabii ki kızın hayatını kurtarmıştı ancak kız da karşılığında hayata döndürme iksirini vermişti. Burada da ilişkileri sona ermişti. En azından Yun Seora’nın gözünde bu böyleydi.

Gururuna yediremedi deseler de umursamıyordu. Doğrusu o zaman gidip yardım istemekten çok utandığı için kabul etmemişti.

Yine de tavsiyesini reddetmek konusunda kendini kötü hissetmişti. Kardeşleri daha fazla rahatsız etmek istemeyerek onlara söylemeden kaldığı yeri değiştirdi.

Ancak o gece, Yun Seora kendini korkunç bir kâbusun içinde buldu.

Gecenin bir yarısı gözlerini açtığında karşısında üç Batılı adam buldu. İkisi kollarını tutarken diğeri kızın üstüne çıkmıştı.

Neresi olursa olsun Kang Seok gibi piçlerle karşılaşılabiliyordu.

Kız direnmeye çalışırken üstündeki adam yüzünü kıza yaklaştırarak fısıldadı.

“Hey, sakat olduğunu duydum.”

“Böyle yaşamaya devam etmek mi istiyorsun? Cennet’e gitmek istemiyor musun yoksa?”

“Sadece uslu dur. Karnını doyurup yatacak sıcak bir yatak vereceğiz.”

“Kim bilir? Belki biraz da puan veririz…”

Hayatta Kalma Puanı. Bunu duyduğu anda tüm gücü çekildi adeta. Böyle olunca karşı koyuşu da güçsüzleşti.

Kalçasına değen soğukluğu hissedince hatasını anladı. Kendine geldiğinde iç çamaşırının çoktan bileklerine kadar indirilmişti.

Ve üstündeki adam suratında geniş, azgın bir gülümsemeyle pantolonunu indirdiğinde Yun Seora, çağrı geldiğini bildiren bir telefon gibi titremeye başladı.

Kara kışın ortasında birisi kafasından aşağı bir kova buzlu suyu dökmüşçesine titriyordu.

Kulaklarına tıslayan bir yılan gibi adam, ağzını açmasını söyledi.

Korkunç bir şekilde, çirkin bir şey yüzüne yaklaştı ancak kızın dudakları sımsıkı kapalı kaldı. Teslim olduğu anda gerçekten de yolun sonuna gelmiş olacaktı.

Hatta yalnızca ‘sonuna’ gelmekle kalmayacaktı. Bundan daha derin bir bataklığa çekileceğinden korkuyordu…

Bu yüzden, adam için ağzını açmadı.

Bunun yerine avazı çıktığı kadar bağırdı. Önüne ne geliyorsa ısırdı ve tüm bedeniyle direndi.

Karşılığında yumruk ve tekmelerin eşliğinde ağır küfürler yedi. O zaman bile gözü dönmüş bir şekilde direnmekten vazgeçmedi.

Nihayet adamlar kızın direnmesinden bıkıp, yüzüne balgamlı bir tükürük bırakarak yanından ayrıldılar.

Giysilerini düzeltti ve yalpalayarak tekrar beşinci kat oturma alanına döndü. Yere yığıldı ve olduğu yerde kıvrıldı.

Sonunda, bunca zamandır içinde tuttuğu bir damla sıcak ve tuzlu yaş gözünden aşağı süzülmüştü. İçine akıttığı gözyaşları artık dışarı taşıyordu; daha fazla kendini tutamadı ve hıçkırıklara boğuldu.

‘Keşke ölseydim.’

Yaşadıkları yüzünden tekrar uyumaya korkuyordu ancak kendini zorlayarak gözlerini sımsıkı kapattı. Eğer burada, böylece ölseydi hiçbir pişmanlığı olmazdı.

Artık ne olacağı umurunda değildi.

Böylece, Yun Seora derin bir uykuya daldı. Tam o anda…

“…Bayan Yun Seora?”

Stiks nehrini geçmek için kayıkçıya ödemesini yapacaktı ki… [1]

“Bayan Yun Seora.”

…arkasına bir bakış attı.

Ve onu gördü.

“İyi misin?”

Genç bir adamın ona elini uzattığını gördü.

*

Seol, Yun Seora ile ilgilenirken Yi Seol-Ah ve Yi Sungjin geldi.

Kardeşler odaya tereddüt ederek girdiler ve sarayları anımsatan lüks dizaynı gördüklerindeyse şaşkınlıktan ağızlarını kapatamadılar. Yine de yatakta acı içinde inleyen Yun Seora’yı gördükten sonra anında şoku atlatıp yanına yaklaştılar. İkisi de kaşlarını sertçe çattı.

“İki gün önce bu kadar kötü değildi…”

“Gerçekten mi?”

“Evet. Neden bu kadar…?”

Yi Seol-Ah gergin duruyordu. Seol elini çenesine koyarak düşüncelere daldı.

‘Sorunu ne olabilir?’

İlk bakışta Yun Seora’nın çok hasta olduğu belli oluyordu. Kızı odasına getirmiş olsa da kızın alnından boncuk boncuk terler akıyor, solukları daha da ağırlaşıyordu.

Nazikçe sarstığında kızın cevap bile veremediği zamana kıyasla nispeten daha iyiydi. Ancak Seol’ün tıbbi bilgisi yeterli olmadığından tam bir sonuca ulaşamıyordu. Tek bildiği kızın yardıma ihtiyacı olduğuydu.

Seol, iki kardeşe birazdan geleceğini söyleyerek odadan çıktı. Nasıl çözeceğini bilemediği bir sorunla karşılaştığında, güvenebileceği tek bir kişi vardı.

Seol’ü dinledikten sonra, Agnes hemen başka bir görevliyi yanlarına çağırdı.

Bu çağrılan kişi Maria’dan başkası değildi. Sarışın görevli kasıla kasıla yanlarına kadar yürüdükten sonra Agnes kızın sınıfını söylediğinde Maria Agnes’in tanıtımını onaylamazmış gibi tek kaşını kaldırdı.

Maria 4. Seviye bir Rahip sınıfıydı.

Ayrıca, Sv.1 “Rahip”, Sv.2 “Papaz”, Sv.3 “Psikopos”, Sv.4 “Başpsikopos” yolunu geçmiş iyileştirme odaklı bir Rahip sınıfıydı.

Seol yanında iki görevliyle birlikte aceleyle odasına döndü.

“Bu çok… manyakça.”

Maria, Yun Seora’nın durumunu kontrol ettikten sonra şaşkınlıkla bir şeyler söyledi.

“O kadar mı kötü?”

“Sağ kolunu bırak, bir aydır falan açlık sınırındaymış gibi duruyor. Bedeni ve sinirleri bu raddeye kadar zayıflamış; bir de üstüne fena dayak yemiş. Yeni evet, o kadar kötü.”

“Dayak mı yemiş?”

“Evet. Cidden… kızı kim dövdü bilmiyorum ama ağzına sıçmış resmen.”

Maria’nın ağzından cansız bir kıkırdama kaçtı. Durumundaki ani kötüleşmenin sebebini duyunda Yi Seol-Ah şaşkınlıkla eliyle ağzını kapattı.

“Onu buraya getirmekle iyi yapmışsın. Bu odanın etkileri olmasaydı Lehte nehrini geçip unutkanlık şarabından içmiş olurdu bile.” [2]

“Peki onu nasıl iyileştirebiliriz…?”

“İstersen ben yapabilirim. Ancak kabaca söylemek gerekirse buna gerek yok. On gün boyunca burada iyice dinlenip düzgünce beslenirse tamamen iyileşecektir.”

“Sağ kolu da mı iyileşecek yani?”

Maria bir anda sustu ve Yun Seora’ya baktı. Agnes de bir süre Yun Seora’nın sakat koluna baktıktan sonra konuşmaya başladı.

“Kolundan altı kez bıçaklanmış… kısa ama keskin bir hançer tarafından yapılmış gibi görünüyor. Saldırgan yaraların ikisinde bıçağı döndürmüş hatta.”

“Üzerinden ne kadar geçmiş?”

“İki aydan fazla. ‘Orta’ ya da ‘Yoğun’ için bile zor mu olur dersin?”

“Neden cevabını bildiğin bir şeyi soruyorsun ki? ‘Hafif’ hemen tedavi edilebilecek yaralar için yeterli olurdu ama… ama artık çok geç. Biliyorsunuz, bir yaranın tedavisi geciktikçe iyileştirme şansı azalır. Eğer ‘Muazzamı’ kullanırsam mümkün olabilir ancak kendime güvenemiyorum.”

Agnes iç çekti.

Bu sırada Seol, iki görevlinin iki ay önce olanları tek bir bakışta anlamaları karşısında şaşkınlığını gizleyemiyordu.

Aynı zamanda kalbinin bir köşesinde kaygı yer etmeye başlamıştı.

Konuşmalarında Maria’nın uzmanlığına dayalı terimler geçtiğinden tamamen anlayamasa da kızın sağ kolunu düzeltmenin çok zor olduğunu anlamıştı.

Maria ayağa kalktı ve başını salladıktan sonra Seol’e döndü.

“Kolu ölmüş resmen. Bu, ‘iyileştirme’ aşamasını geçip ‘Diriltme’ye dönmüş artık. Olduğu gibi bırakmaktansa kesmeyi öneririm.”

“…Pardon?”

“Yapacak bir şey yok. Cennet’te değiliz. Tarafsız Bölge’de benden daha iyi bir Rahip bulamazsın. Ama benim için bile iyileştirmek zor.”

Seol o ana kadar umudunu kaybetmemişti ancak tam da beklediği gibi bu yaranın Tarafsız Bölge’de iyileştirilmesinin imkânı yoktu. Maria lafı ağzında gevelemeden gerçekleri söylemişti.

Kötü haberler burada bitmiyordu. Bitiş tarihine henüz bir aya yakın süre vardı ve bu süreçte Yun Seora’nın kolu daha da kötü hale gelebilirdi.

“Hiç… başka bir yolu yok mu?”

Seol iyileştirilmesinin ‘imkânsız’ olmasını beklemiyordu ve bu durum karşısında yalnızca hüsrana uğramış bir şekilde dudağını kemirebildi.

O anda.

“Bir yolu daha var.”

Sakin bir ses kendine gelmesine yardımcı oldu. Agnes, Yun Seora’nın kolunu incelemeyi tamamlayarak yataktan kalktı.

“Maria’nın da dediği gibi ancak 5. seviye bir Elit onun yarasını iyileştirebilir. Ama Rahip sınıfı tanrılara en yakın sınıftır.”

“…”

“5. seviyeye gelince bir tanrıyı seçmen gerekeceğini söylemiştim, değil mi?”

Seol başını salladı.

“’Muazzam’, bir Rahibin ancak 5. Seviyeye geldiğinde öğrenebileceği çok güçlü bir kutsal büyü.”

“Bayan Maria’nın 4. Seviye olduğunu söylememiş miydin?”

“Kesinlikle, normal şartlarda bu büyüyü kullanamaz ancak… bazı istisnalar mevcut.”

“Agnes? Cidden, siktiğim çeneni kapasan iyi edersin.”

Maria, Agnes’e dik dik bakmaya başladı. Ancak Agnes yalnızca üstünkörü bir bakış attı ve konuşmaya devam etti.

“Başka tanrıların yardımını almadan tek bir yolu izleyen Rahipler Başpiskopos sınıfını edinir. Biri Başpiskopos olduğundaysa özel bir ayrıcalığa sahip olur.”

“Özel bir ayrıcalık mı?”

“Evet. Buna, Merasim düzenleme gücü deniyor. Tanrılara yüksek seviye büyüleri yapmak için yalvarmak gibi bir şey.”

Maria gözlerini sımsıkı kapattı. Hatta dişlerini gıcırdatma sesi duyulabiliyordu. Seol, kızın fısıldayarak birkaç küfür savurduğunu da duymuştu.

Seol sonunda, kıza bakarak ağzını açtı.

“…Affed…”

“Ah, hayır! Asla! Hayatta olmaz!”

“B, Bayan Maria?”

“Duymuyorum ki~ Lalalala~~ Ebebebebeh…”

Maria elleriyle durmadan kulaklarını açıp kapatıyordu.

“Y, yardım edemez misin? Lütfen! Yalvarırım!”

Yi Seol-Ah daha fazla seyirci kalamadı ve yalvarmaya başladı ancak…

“Siktir, kes sesini.”

Maria öfkeyle bağırdığında son derece sinir olmuş görünüyordu. Bu da Yi Seol-Ah’nın şaşkınlıkla yerinde sıçrayıp Seol’ün arkasına saklanmasına sebep oldu. Görevlinin ani öfke patlaması kızın özgüvenini kırmıştı. Kız sonuna kadar açık ağzını kapatamıyordu.

Seol gözleri dolmuş kıza susmasını işaret ederek yavaşça Maria’ya yaklaşmaya başladı. Görevlinin tüm bedeni sarsılmaya başladı.

“Gelme buraya! Yaklaşma sakın!! Sakın dedim bak!!!”

“Bayan Maria, bir dinle. Lütfen.”

“Ağh, sıçayım! Derhal bırak beni!”

Kaçmaya dair bir belirti vermediğinden Seol nazikçe kızın kollarını tuttu ve kızı durdurdu. Sonrasında Maria rastgele yumruk atarak karşı koymaya başladı. Yumrukları göğsüne çarpıyordu ancak çok da acıtmadığından kızın ona zarar verme niyetinde olmadığı belliydi.

“Bize yardım etmen için ne lazım?”

“Ne sikim? Sağır mısın lan? Becerilerim dahilinde olsa çok fazla HKP ödemen karşılığında yardım edebilirdim ama diyorum ki. Yapamıyorum!!!”

“Peki o Mera…”

“Merasimini siksinler. Bir daha bahsetmeyi aklından bile geçirme! Bu kadar nazik olduğum için Bayan Tilki’ye dua et sen. Eğer o davet etmiş olmasaydı kafatasını paramparça etmiştim bile.”

Seol neredeyse ‘Nazik olman bu mu?’ diyecekti ki kendini zorlayarak sustu. Artık neden sessizlik yeminini çalıştığını anlayabiliyordu ancak konu bu değildi.

“Biliyorum, çok şey istiyorum. Ama bunu yalnızca sen yapabilirsin, Bayan Maria.”

“Neden yapacakmışım peki?!”

Maria hâlâ dik dik bakarken ateş püskürdü.

“Merasimin yalnızca birkaç kez dua edip secdeye gitmekle olacağını falan mı sanıyorsun? Peki doğru tip adaklara ne demeli? Bunlar nereden gelecek? Ve neden elde etmek için kıçımı yırttığım adaklarımı daha tanımadığım bir sürtük için harcıyormuşum? Sinyoung’a bağlı bile değilim! Hepsi bu kadar mı peki? Tek bir Merasim düzenledikten sonra nasıl bir olumsuz geri tepmeye maruz kalacağımı biliyor musun, ha?”

Duygularını kontrol edemiyormuşçasına öfkeyle bağırmaya devam etti. Yüzünde delirecekmiş gibi bir ifade vardı. Seol bundan biraz korkmaya başlasa da gözlerine bakmaya devam etti.

‘Bir planım olmadan yalvarmak işe yaramayacak.’

İlk önce kızı ikna etmesi gerekiyordu.

“İncil’de bir ayet var.”

Maria nefes nefese kalmış bir şekilde ‘Ne zırvalamaya çalışıyorsun şimdi?’ der gibi baktı.

“Bu nedenle erkeklerin size yapmasını istediğiniz her şeyi… “

“…siz de onlara yapın. Matta, ayet 7:12. Luka İncili, ayet 6:31. Biliyorum zaten.”

Maria hemen lafını kesti ve inanamıyormuşçasına ruhsuzca kıkırdadı.

“Cidden, diyecek söz bulamıyorum amına koyayım. Yani onunun gibi işe yaramaz orospunun bana borçla…”

“Bayan Yun Seora değil aslında.”

Bu sefer lafı kesen Seol oldu.

“Sana minnettar olacağım ve Bayan Kim Hannah’dan bahsetmeye gerek bile yok.”

Ciddi ses tonu Maria’nın susup genç adamı süzmesine sebep oldu. Hâlâ dik dik bakıyordu ancak çatık kaşları biraz da olsa yumuşamıştı. Sanki dedikleri karşısında hazırlıksız yakalanmış gibiydi.

“Ne dedin sen? Kim olacakmış?”

Tam da beklediği üzere Kim Hannah’dan bahsetmek doğru karardı. Sonunda umut ışığını görebilen Seol, konuşmaya devam etti.

“Kim Hannah’nın Tarafsız Bölge’ye uğradığını duydun değil mi?”

“Tabii ki.”

“O zaman benden bir ricada bulunmaya gelmişti. Bizzat ondan duydum.”

“Ah, siktir. Sevgili tanrıçam. Ah, tanrıça Luxuria…”

Başı yavaşça sallandı ve alnını Seol’ün göğsüne dayadı. Bundan sonra uzun bir süre hiç hareket etmedi.

Seol orada dikilip deli gibi atan kalbi fark edilecek diye endişeleniyorken kız yavaşça küçük elini hava kaldırdı. İşaret parmağıyla işaret çaktı.

“Bana bir sigara ver. Ayrıca kollarımı da bırak.”

“Ah.”

Seol hemen kızın kollarını bıraktı ve ona bir sigara çıkarttı. Hatta bizzat yaktı da.

“Fu-hooo…”

Maria yavaşça sigarayı burnundan ve ağzından serbest bıraktı, ardından gözleri tehlikeli ve ürkünç bir ışıltıyla parıldamaya başladı.

“Önümüzdeki beş dakika boyunca, hepiniz çenenizi kapalı tutun. Zaten bok gibi hissediyorum, bu yüzden sakın cırlamayın. Tamam mı?”

Duvara yaslandı ve tavanı izlemeye başladı. Sigara sanki kızın solunum cihazıymış gibi zararlı dumanını devamlı içine çekip salıyordu. Sessizliği çeşitli küfürlerle renklendirmeyi de ihmal etmiyordu tabii. Elbette, Seol sabırla bitirmesini bekledi.

Ve sonunda…

Sigara izmaritini bir kenara fırlattı ve yere tükürdü. İzmaritin dibinde kalan ateşi söndürmek için topuğunu kullanarak Agnes’in hafifçe kaşlarını çatmasına sebep oldu. Agnes, bir Rahibin Merasim düzenlemek için göze alması gereken tehlike ve fedakarlıkların gayet farkındaydı.

“Haaaa… Siksinleerr…”

Maria sinirli bir şekilde elini saçından geçirdi ve ağzını açtı.

“82,010 puan. Hadi bana sigara verdiğin için 82,000 olsun.”

“M, Maria?!”

Hiç de onluk olmayan bir şekilde Agnes şaşkınlıkla kekeledi. Tüm yüzü ne kadar şaşkın olduğunu belli ediyordu.

Bu tepkiyi tamamen görmezden gelerek kız, Seol’e odaklandı.

“Bakalım… Hayatta Kalma Puanı çetelen… çok absürt şekilde az. Her türlü, o kızın kolunu düzeltmek istiyorsan 82,000 puan kazansan iyi edersin. Bundan sonra Merasim mi her ne bokumsa yapacağım.”

Yi Seol-Ah’nın gerginlikle nefesi kesildi. Yalnızca 200 puanla ne yapacağını bilemeyen biri için 82,000 gibi bir sayı hayal dahi edemeyeceği bir şeydi.

Maria bunu rahatsız edici bulmuş olacak ki kıza doğru orta parmağını kaldırdı. Ve sonra…

“Konuşmamızın sonuna geldik. Unutma, tam olarak 82,000 puan istiyorum.”

…Tehditkâr bir şekilde homurdanarak ayrılmak üzere arkasını döndü.

PAT!!

Maria kapıyı arkasından neredeyse kıracak kadar sert bir şekilde çarptıktan sonra Yi Seol-Ah şaşkınlıkla mırıldandı.

“82,000 puan… delice bu. Çok pahalı.”

“Hayır. Hiç de pahalı değil.”

Agnes kızın dediğini düzeltti.

“Gereken malzemeler göz önüne alındığında bu, hiç de fahiş bir miktar sayılmaz.”

“Öyle mi…?”

Seol geri sorduğunda yüzünde acı bir gülümseme belirdi.

“Bir Merasimin neleri içerdiğini bilmiyorum ama Bayan Maria’nın bu kadar nefret etmesi için bir sebep var mı?”

“Hım… Birçok şeyi kaybetmeyi göze alıyor diyelim.”

Kısaca bir Merasim, kişinin uygun adaklar sunarken tanrılara dua ettiği bir tür dini törendi. Dileğin büyüklüğü arttıkça, adakların kalitesi de artıyordu; eğer dileğe uymayan bir dua edilirse bunun, anında geri tepmesi de oluyordu.

Örneğin, Maria üst düzey bir 5. Seviye Rahip büyüsü olan ‘Muazzamı’ kullanmak istiyorsa sonraki yedi gün boyunca yataklara düşüp ateşler içinde yanacaktı. Ayrıca, sonraki iki hafta boyunca da hiçbir büyü kullanamama kısıtlamasına maruz kalacaktı.

“Büyük ihtimalle, Merasim biter bitmez Tarafsız Bölge’yi terk etmesi gerekecek.”

“Gidecek mi?”

“Evet. Hizmet ettiği tanrının baştapınağına giderse kısıtlama süresini yarısına indirebilir. Daha önemlisi, orada adaklar sunup zarar görmüş bedenini toparlamakla, fiziksel statlarındaki düşüş olma ya da büyü yapma becerisini kaybetme olasılıkları da büyük oranda düşecektir.”

“…”

“Hepsi bu da değil. Tarafsız Bölge’den ayrılmak da Maria’nın ağır kayıplar vermesine neden olacak.”

Tarafsız Bölge’deki görevliler, bedavaya çalışan gönüllüler değildi. Bölgede çalışınca, hayatta kalanların HKP harcadığı gibi görevliler de HKP kazanıyordu. Bölgeyi terk ettikten sonra ‘başarım kayıtları’ denilen bir şeye göre puanları bölüşüyorlardı. Bölgeyi kapanmadan önce terk ederse doğal olarak, bu menfaatlerden vazgeçmesi gerekecekti.

Yani, şimdi Merasimi düzenlerse tüm bu kayıplara göz yummak zorunda kalacaktı.

“82,000 puan yalnızca Merasim için gerekli adaklardan başka bir şeye yetmez. Bunu bir Rahip onuru olarak düşünebilirsiniz, sanırım. Durumunu açıkladıktan sonra bile bu bedelin çok fazla olduğunu düşünüyorsanız diyecek başka sözüm yok.”

Agnes’in sert ses tonunu duyunca, Yi Seol-Ah yalnızca utançla başını eğebildi.

Bu arada Seol birkaç şey üzerine derin derin düşünüyordu. Şu anda 38,580 puanı vardı. Bu da 43,420 puan kazanması gerektiği anlamına geliyordu.

‘Kolay olmayacak.’

Daha fazla Zor görev yapmamaya karar vermişti. Ayrıca Çok Zor görevleri yapmak içinse kendini hazırlaması ve daha çok HKP harcaması gerekiyordu. Bunu yapsa bile kendine uygun yoldaşlar bulması gerekecekti ki bu da puanların bölüşüleceği anlamına geliyordu. Bu şekilde de çok fazla kazanamayacaktı.

‘Neden VIP mağazasından alışveriş yaptıktan sonra oldu ki…?’

Ne kadar da kötü bir zamanlamaydı bu. Keşke 120,000 puanı varken öğrenseydi.

Agnes dikkatlice, şansına yakınan Seol’ü inceledikten sonra resmi bir şekilde eğildi.

“Ne yapmaya karar verirsen ver, bol şans diliyorum.”

Böylece Agnes de odadan çıkarak dört kişiyi geride bırakmış oldu.

Yi Seol-Ah utanmış bir ifadeyle özürler dilemeye başladı.

“Özür dilerim… benim yüzümden…”

Seol istemese de kıza katılmadan edemiyordu. Sonuçta bir aziz ya da erdemli bir adam falan değildi. Maria’nın sinir krizine maruz kaldığında bunu gerçekten de yapması gerekiyor mu, defalarca kez düşünmüştü.

Ancak ne zaman böyle düşünse Liu Bei ve yaşlı adamın hikayesini [3] hatırlayarak sabretmişti. Vazgeçtiği anda, şimdiye kadar yaptığı her şey boşa gidecekti ancak sonuna kadar direnirse iki katı çıkar sağlayabilirdi.

‘Altın Kural… zamanımı boşa harcamasan iyi edersin, anladın mı?’

Yun Seora’nın durumunu kimse söylememiş olsa işler farklı olabilirdi ancak ne olduğunu biliyordu ve zaten işe kalkıştığından sonuna kadar gitmeyi planlıyordu. Sonrasında pişmanlıkla geriye bakmak istemiyordu.

Bu noktada düşünmeyi bıraktı ve Yi Seol-Ah’ya 300 puan daha yolladı.

“O, Orabeo-nim?!”

“Şimdilik burada kalıp dinlenin. Bu puanlarla da akşama yiyecek bir şeyler alın. Bayan Yun Seora uyanınca ona da yulaf lapası gibi sindirimi kolay bir şeyler almayı unutmayın.”

Seol’ün onları düşünmesi karşısında, Yi kardeşler diyecek söz bulamıyordu.

“P, peki sen…?”

“Gidip biraz Hayatta Kalma Puanı kazanacağım. Benim için endişelenmeyin ve burada bekleyin.”

Seol mızrağını alırken sadece şaşkın bir şekilde onu izleyebildiler.

Seol, o anda Dokuz Göz’ü aktifleştirseydi, şaşkınlıktan irkilebilirdi. Ancak HKP kazanmaya odaklandığından bunu yapmadı. Yalnızca kapıyı açtı ve odayı terk etti.

*

Düzgün bir plan yapmadan birinci kat meydanına inmişti ancak tahmin ettiği gibi orada da bir cevaba ulaşamadı.

Aklına gelen tek fikir Zor görevlere devam etmekti. Mevcut on görev vardı ve her görevin kalan girişim sayısı dokuzdu.

Eğer hepsini yapsaydı 40,000 puan kazanabilirdi ancak…

‘Lütfen bana öyle bakmayı bırakın…’

Kalabalığın bakışları görmezden gelinecek gibi değildi. O anda diyecek bir şeyleri olmadığından sesleri çıkmıyordu ancak Seol elini herhangi bir Zor göreve daha attığı anda tekrar fısıldaşmaya başlayacaklardı.

Kahretsin. Bu görevleri önceden denememek sizin suçunuz be!

‘Üzgünüm ama ben de zor durumdayım.’

Tam kararını vermiş, görev parşömenine elini uzatmıştı ki biri sırtını dürttü ve arkasını döndüğünde bunun kim olduğunu görebildi.

“Ee, bugün birer fincan çay içmeye ne dersiniz?”

Arkasını döner dönmez bülbül şakıyormuşçasına bir ses kulaklarına çarptı. Mavi bir cübbe giyen bir kız, parlayan gözlerle ona bakıyordu.

Bu, Kim Hannah’nın iyi anlaşmasını tavsiye ettiği iki kişiden biri olan Odelette Delphine’di.

“Yoksa tekrar reddedecek misiniz?”

Çok masum bir şekilde sorduğundan Seol reddedemedi.

“Hayır, zamanım var.”

“Tamam! Hadi şuradaki kafeye gidelim. Herkes sizi bekliyor.”

Seol’ün, kızın bu dedikleri karşısında kafası karışmıştı ancak kız tarafından kafeye sürüklendiğinde ne demek istediğini anladı. Masada oturan dört kişi vardı ve gelmesini bekliyorlardı. Bu yüzlerin üçüne aşinaydı.

“Uh?”

Seol, beyaz sarıklı zayıf adamın yüzünü gördüğünde şaşkınlıkla tepki verdi.

“Öldüğümü mü sanmıştın yoksa?”

Hint gibi görünen adam konuşurken hafifçe gülümsedi.

“Evet, o zaman sen…”

“Geri döndüğümde herkes aynı şeyi dedi. Birileri sağ olsun.”

Delphine neşeyle gülümsedi ve tüh diyerek dilini çıkardı.

“Görevde başarısız olmanın tek sonucu ölüm değilmiş. Nereden bilelim?”

“Ya ölürsün ya da başa dönüp tekrar denersin.”

“Tekrar başlamak için meydana dönmedin, değil mi?”

“Aynen, sadece labirentin başına dönüyorsun. O lanetli yerden çıkmaya çalışırken cidden öleceğim sanmıştım… şey, tüm bonlar iki ay öncesinde kaldı zaten.”

Bu konuşma Seol’ün, eğitim çalışmaları dışında Tarafsız Bölge hakkında ne kadar ilgisiz olduğunu gözler önüne seriyordu.

Delphine’in gösterdiği yere oturdu ve yavaşça kendine bakmakta olan yüzleri inceledi.

“Her halükârda, hoş geldin. Bana Tong Chai diyebilirsin.”

Bunu diyen adam 5. Bölgeden Tong Chai’dı.

“…Leorda Salvatore.”

2. Bölgeden, bir kurdu andıran kül grisi gözlere sahip adam, Leorda Salvatore.

“Memnun oldum. Ben Hao Win.”

Ayaklarını masaya uzatmış, sigarasını yavaşça içine çeken adam, 7. Bölgeden Hao Win.

‘Bu adam…’

Bu adam, Kim Hannah’nın bahsettiği diğer hayatta kalandı. Triad mı neyse bir yeraltı organizasyonunun başı değil miydi? Bu eli yüzü düzgün hali de neydi böyle? Hiç de bir kabadayıya benzemiyordu.

Ve sonra…

“Sonunda!! Hayallerim gerçek olmak üzere!”

2. Bölgeden Odelette Delphine, Tarafsız Bölge’de ikinci sırayı elinde tutan tek Büyücü, neşeyle gülümsedi.

Bir kişi dışındaki herkes, tiyatro salonunda Cinzia’nın adını söylediği kişilerdi.

Çevirmen notu
1. Yunan mitolojisinde Dünya’yla ölüler dünyasını ayıran nehir. Karşı tarafa geçmek için kayıkçıya ödeme yapmak gerekiyor. Daha fazla bilgi için Google amcaya sorabilirsiniz.
2. Hafızasını kaybederdi diyor kısaca.
3. Üç Krallığın Hikayesi isimli Çin klasiklerinden biri olan romandaki karakterler.