Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

9. Bölüm Sorular

Çevirmen: T4icho / Editor: Darkone

 

Etrafımdaki tanıdık düzen, rüya görmediğimi doğrulamak için birkaç kez göz kırpmama neden oldu. Sanırım eski bedenime geri dönmüştüm. Oturduğum koltuktan kalktım ve kaledeki odamdan ayrıldım. Dışarıda beni beklemekte olan genç hizmetçi, derhal beni saygıyla selamladı.

“Gü-günaydın Kral Grey.”

Ona bakış bile atmadan yürümeye devam ettim, hizmetçi de birkaç metre arkamdan geliyordu.

Acemilerin ellerinde silahla dizildiği avluya ulaştım. Dikkatim acemilere nefesleri ve pozisyonlarına odaklanmaları konusunda bağıran eğitmenlere kaydı. Biri beni gördü ve anında dönüp asker selamı verdi. Diğer eğitmenler ve acemiler de onu taklit etti.

Hafifçe başımla onayladıktan sonra yürümeye devam ettim. Hedefime ulaşınca çifte kapıyı iterek açtım. İçeride gür beyaz saçlı ve beyaz sakallı yaşlı bir adam vardı. Zümrüt yeşili gözleri bilgelik ve bilgi ile ışıldıyordu. Bu Meclis Lideri Marlorn idi.

“Kral” statüsüne sahip olsam da kendimi sadece şanlı bir asker olarak görüyordum. Ülkeyi yöneten, ekonomik ve politik işlerle ilgilenen ben değildim, Meclis’ti.

O halde Kral statüsü ne işe yarıyordu?

Kral ünvanının anlamı tek kişilik ordudan fazlası olduğum anlamına geliyordu. Çocuk doğumlarında azalma ve sınırlı kaynaklar dolayısıyla tüm ülkelerin Meclisi toplandı. Sayısız tartışma ve görüşmenin ardından savaş devam ederse kendi neslimizi tüketeceğimize karar verdiler.

Savaşın bitmesi iki büyük sonuç doğurdu: ölü sayısında azalmayla birlikte büyüyen nüfus ve nükleer silahlanmanın sonucuyla yok edilen verimli toprak sayısında azalma. Savaşın yerini ise farklı bir mücadelenin almasına karar verdiler.

Savaşın yerini Paragon - ki ona Hükümdar da denirdi - Duellosu almıştı. Ne zaman bir ülkenin durumunu etkileyen bir anlaşmazlık olsa her ülkeden en güçlü temsilciler gönderilerek, bu anlaşmazlık Paragon Duellosu ile çözülürdü.

Marlorn beni görünce politikacılara has sahte ifadesiyle “Kral Grey! Sizi naçizane evime getiren nedir?” diye sordu.

“Emekliye ayrılıyorum.”

Tepki vermesine bile izin vermeden tüm gelişimcilerin hayalini kurduğu metal parçasını, armamı çıkarıp meşeden yapılma büyük masaya vurdum ve arkamı dönüp odadan ayrıldım.

Bunca yıldır ne için yaşıyordum? Düellocu yetiştirmek için tasarlanmış olan kampa getirilen bir yetimdim. Yirmi sekiz yaşındayım ama ne biriyle çıktım ne de birini sevdim. Tüm hayatımı sadece en güçlü olmak için harcadım.

Peki ya ne için...?

Hayranlık mı? Para mı? Şan mı?

Bunların hepsine sahiptim ama yine de Ashber kasabasında yaşadıklarımı hiçbirine değişmezdim.

Alice’i özledim. Reynold’ı özledim. Durden’ı özledim. Jasmine’i özledim. Helen’i özledim. Angela’yı özledim. Hatta Adam’ı bile özledim.

...Anne…

...Baba…

“ÖHHÖ!! ÖHHÖ!”

Tekrar gözlerimi açtım. Sırtımın üstünde uzanırken görüşü alanıma yükselen ağaçlar ve çalılar girdi. Ancak bu kez, rüya görmediğimi hatırlatan dehşetengiz bir acı vardı.

Neredeyim?

Nasıl hala hayattayım?

Ayağa kalkmak istedim ama bedenim beni dinlemedi. Tek yapabildiğim kafamı çevirmekti ve bu bile boynuma kramplar girmesine neden oluyordu.

Sağ tarafıma baktığımda bir sırt çantamı gördüm. Acıya dayanmak için dişimi sıkarak başımı sola çevirdim.

Gözlerim fal taşı gibi açılırken kusma dürtüsüne direnmem gerekti. Solumda beraberimde sürüklediğim sihirbazdan kalanlar vardı. Cesedin etrafını bir kan gölü çevreliyordu. Sağlam kemiğinden çok kırık kemiği var gibiydi. Göğsünden fırlayan beyaz kaburga kemiklerini ve iç organlarını seçebiliyordum. Uzuvları doğal olmayan bir açıda kıvrılmıştı ve kafatasının arkası parçalanmıştı. Beyni kanla birlikte buradan sızıyordu.

İfadesi şaşkınlık ve şokla donmuştu. Kıpkırmızı gözlerinde kurumuş kan izleri seçilebiliyordu. Kafamı yeterince hızlı çeviremedim. Halihazırda zayıflamış bedenim korkunç bir görüntü ve kokuya maruz kalmıştı. Daha fazla dayanamayarak midemde kalan her şeyi kustum.

Eski hayatımda bile böylesine kötü durumda bir cesede rastlamamıştım. Mide bulandırıcı koku ve iç organlarından ziyafet çeken böcekler iğrenmeme neden olmuştu. Yüzümün bir kısmı ve boynum kendi kusmuğumla kaplıydı. Nihayet zorla da olsa başımı bu iğrenç görüntüden çevirmeyi başarmıştım.

Nasıl hayatta kaldım?

Bilincim kapalıyken neler olduğunu merak etmeden duramadım. Cesedin yere iniş anına kadar hayatta olduğu barizdi… o halde bana ne oldu?

Benim de şimdiye şu cesetten farksız, hatta daha kötü durumda olmam gerekirdi. Ama iyi olmamın yanı sıra kırılmış tek bir kemiğim bile yoktu.

Olası yanıtları düşünmeye başlamıştım ki midemden gelen güçlü gurultu düşüncelerimi böldü. 

Tekrar, bedenimin isyanına direnerek ayağa kalkmaya çalıştım; şu ana kadar beni dinleyen vücut kısımlarım sağ kolum ve boynumdan üstü gibiydi. Sağ koluma mana yönlendirdim ve parmaklarımı kullanarak sürünmeye başladım. Bedenimi sürüyerek çantaya yöneldim. Aramızda bir metre bile yoktu ama yine de çantaya ulaşmam bir saat sürmüş gibi hissettirdi. Yanıma çekerek sağlam olan tek elimle çantayı karıştırdım. Aradığım şeyi bulmuştum: annemin hazırladığı kuru böğürtlen ve fındık!

Annemin ısrarıyla yanıma almak zorunda kaldığım atıştırmalıkları ağzıma tıkmayı başardım. Boğazım ani yemek akışıyla şaşkına dönerek duraksadı. Birkaç kez öksürmemle, tekrar bedenimin acıları beni esir aldı. Çantamdan suyu bularak biraz su içmeyi başardım. Ardından tekrar bir avuç dolusu atıştırmalığı ağzıma tıktım. Gözlerimden yaşlar akıyor, kulaklarıma doluyordu. Çantamı geçici bir battaniye olarak kullanarak tekrar kendimden geçene kadar kuru meyveleri yemeye devam ettim.

Soğuk esintinin ürpertisiyle uyandım. Dağların üstünden görünen ışık huzmeleri şafak söktüğünü söylüyordu.

Bu kez mana yardımıyla da olsa ayağa kalkmayı başardım. Bedenimi baştan sona inceleyip her şeyin yolunda olduğundan emin olduktan sonra rahatladım.

Her şeyin bir sırası var. İğrenç görüntüsüne bakmamaya çalışarak cesedin yanına gittim. Aradığım bıçağı fark edince hızla cesetten çıkarıp aldım.

Burada ne kadar süre kalacağımı bilmediğim için silahımın olması önem taşıyordu.

‘Oh, uyanmışsın.’

Anında bıçağımı doğrultarak dövüşmeye hazırlandım. Ani hareketim tüm bedenimi acıyla doldurmuştu. Bıçak elimde cesede doğru döndüm.

Tanrı şahidim olsun, eğer konuşan cesetse…

Melodik bir kıkırdama sesin kaynağına bakınmama neden oldu.

‘Endişelenme. Cesedin tekrar canlanacağı yok.’

Nereden geldiği belirsiz ses, saygın ama soyluluğun getirdiği yumuşak bir tona sahipti. Güçlü ve tınlıyordu ama aynı zamanda güven verici derecede yumuşaktı.

Pozisyonumu bozmadan zariflikten uzak bir tepki vermeyi başardım.

“Kimsin sen? Beni kurtaran sen misin?”

‘Evet, bu ikinci sorunun cevabıydı. İlk soruna gelince, yuvama ulaştığında öğreneceksin.’

Saçma bir şekilde onu arayıp bulacağımdan emin gibiydi.

Sanırım düşüncelerimi okuyor olacak ki devam etti, ‘Seni buradan çıkarıp evine ulaştırabilecek tek kişi benim. Bu yüzden acele etmeni öneririm.’

Bununla birlikte jetonum düşmüştü. Doğru! Eve gitmem gerekiyor! Anne! Baba! İkiz Boynuzlar! Küçük kardeşim! İyiler mi acaba? Xyrus’a sağ salim ulaştılar mı?

Eğer ses beni gerçekten evime ulaştırabilise, onu bulmaktan başka çarem yoktu.

“Öhöm, sayın aah… Bay Ses? Varlığınızla beni kutsamanız için beni yönlendirebilir misiniz?”

Ses tekrar kıkırdadı. ‘Bir hanıma ‘Bay’ demenin biraz kaba olduğunu düşünmüyor musun? Ve evet, sana yolu göstereceğim.’

Ahh… demek kadındı.

Bir anda görüşüm kuş bakışına döndü. Uzaklaşarak kabaca bir günlük mesafede doğuda bir noktayı gösterdi ve ardından tekrar görüşümü kazandım.

‘Derhal yola çıkmanı öneririm. Gündüz yolculuk yapmak, karanlıkta yol almaktan çok daha güvenli.’ kibarca önerdi ses.

“Evet, efendim!” hızla çantamı aldım ve hedefe doğru yola çıktım.

Her adımımda hissettiğim acı biraz daha azalıyordu ve öğleye doğru sadece hafif sızılar kalmıştı. Şu hanımın yaptığı şey çok güçlü bir büyüydü. Daha önce bu kadar uzak mesafeden büyü yapılmasıyla ilgili ne bir şey duydum ne de okudum. Belki de ben düşmeden önce büyüyü yapıp ardından ayrılmıştı? Ama o halde nasıl düştüğümüzü fark edip sadece beni kurtardı? Gizemi çözmeye çalıştıkça daha fazla soruyla karşılaşıyordum.

Fokurtulu bir ses duymamla sese doğru ilerledim. Bir dere vardı.

“Ev-vet!” diye bağırdım.

İnanılmaz kirliydim. Yüzüm ve boynum kusmukla kaplıydı ve kıyafetlerim de parçalanmıştı. Neredeyse koşarak dereye atladım ve yüzümle bedenimi temizlemeye başladım. Ardından kıyafetlerimi çıkarıp kısaca yıkadıktan sonra kurumaları için yakındaki bir kayanın üstüne serdim. Arındırıcı banyomu bitirdikten sonra hala ıslak olan kıyafetlerime ilerliyordum ki…

‘Heh heh heh… ne kadar da tatlı bir gamsızlık.’

Refleksle ellerimle değerli bölgemi kapattım. Anında kamburumu çıkardım, bedenimi mümkün mertebe küçülttüm.

‘Merak etme, görülecek pek bir şey yoktu.’ sesin bana göz kırptığını hissederek ürperdim.

Ne kadar kaba! Gururum…

Homurdanarak bedenimin henüz gelişmediğini söylemek istedim ama sesi görmezden gelip kıyafetlerimi giymeyi tercih ettim.

‘Avv… surat asma. Özür dilerim.’ ses gülerek konuştu.

Sakin ol, Arthur. Bir kral sakin olmalı…

Kıyafetlerimi giydikten sonra sapık ses sustu. Umursamayarak çantamı karıştırdım ve son kuru meyve kırıntılarımı mideye indirdim. Su kesemi doldurduğum için su sıkıntısı çekmeyecektim ama yakında yemeğe ihtiyacım olacaktı; umarım ses bana bu konuda yardımcı olur.

Etrafıma bakınarak nerede olduğumu düşündüm. Dağın doğusuna düştüğüme göre elflerin bölgesine yakın olmalıydım. Elshire Ormanı’nda olduğumu düşünmüyordum çünkü etrafta sis yoktu. Canavar Ormanları’nda mıydım? Hayır. Etrafta mana canavarı yoktu… Birkaç kuş ve tavşan görmüştüm ama başka bir şey görmemiştim. Hatta tuhaftır ki bu bölgede manadan geçilmiyordu. Bedenimin bu kadar iyi toparlanmasının sebebi havadaki mana bolluğuydu. Yine de bu hala nasıl kurtulduğumu açıklamıyordu. Sesin kaynağının bunu açıklamasını umdum.

Acele etmeliyim.

Yol olmadığı halde etrafından dolaşmam gereken birkaç küçük engel dışında oldukça sakin bir yolculuk olmuştu. Sesin konumuna yaklaşırken mana bolluğu ve yoğunluğu da artıyordu. Durup mana özümseme cazibesine direnerek ilerlemeye devam ettim. Şu anda çalışmanın ne yeri ne zamanıydı. Eve dönmeliydim.

Herkesin öldüğümü düşündüğü göz önünde bulundurulursa anne ve babam için endişeleniyordum. Fiziksel açıdan değil de zihinsel açıdan. Anne ve babamın ölümüm için kendilerini affetmeyeceklerinden korkuyordum. Beni rahatlatan tek şey annemin hamile oluşuydu. Evet. Doğmamış kardeşimin hatırına güçlü kalmak zorundalar.

Sesin beni yönlendirdiği noktaya ulaştığımda bir grup ağaç ile çevrili kaya grubu dışında bir şey göremedim.

‘Buraya kadar güvenle gelebilmene sevindim’ kendinden emin bir tavırla ses yankılandı, sanki başaracağımı zaten biliyordu.

“Tanıştığıma memnun oldum ahh… efendim? Bayan Kaya?”

‘Kaya değilim, ya da burada gördüğün şeylerden biri. Kayaların arasında bir çatlak var. İşte oradayım.’ Ses kıkırdadı.

Şöyle bir bakınınca bir yetişkin boyundaki çatlağı fark ettim. İki kayanın birbirine sırt sırta vermesiyle oluşmuş gibiydi. Aradığım şeyi bulacağımı umduğum çatlaktan hafif bir esinti geliyordu. Eğer ses bana söylemese bu çatlağı hiçbir şekilde fark etmezdim.

‘Evladım. Devam et ve çatlaktan gir ama önce kendini mana ile güçlendir.’

Nihayet, yakında anne ve babamla buluşacağım!

Tereddüt etmeden bedenimi manayla güçlendirdim ve çatlaktan içeri sızdım.

Yürüyebileceğim bir zemin olmasını bekliyordum fakat bunun yerine karanlık bir deliğe düştüm.

Ses düşeceğim konusunda beni uyarmayı unutmuştu.

‘Sanırım bu yüzden mana kullanmamı söyledi’ dört yaşındaki ciğerlerimde hava kalmayana kadar bağırarak düştüm ve bu sırada aklıma gelen ilk şey buydu.

Popomu ovalayarak ayağa kalktım.

“Sonunda buluştuk, evladım.”

Ağzım şaşkınlıkla açılıp gözlerim yuvalarından fırlarken kanımın çekildiğini hissettim. Sersemleyerek bacaklarımın desteğini yitirdim ve acıyan popomun üstüne düştüm. Bana bunca zamandır yardım eden kişiden gözlerimi ayıramıyordum.