Dikkat et de kicina tekmeyi basmayalım ?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
6. Bölüm Yolculuk Başlasın
Annemin çatalının tabağa düşme sesi, sessizliği bozmuştu.
“Ne? Reynolds! Arthur henüz dört yaşında bile değil! Hayır! Ayrıca, oğlumuz bir geliştiriciyse onu eğitebileceğini söylemiştin!” annemin çaresizliği ortadaydı.
“Ben de oğlumuzun mana kullanımında bir dahi olmasını beklemiyordum. Üç yaşında uyanıldığını duydun mu hiç?” babam daha sakin bir şekilde konuşmuştu.
“Ama bu evden ayrılması gerektiği anlamına geliyor! Daha dört yaşında, Reynolds! Bu kadar küçükken evden ayrılmasına izin veremeyiz!”
“Anlamıyorsun. Meditasyon yaparken bedenini gözlemlediğimde bunların hepsinin ona doğal geldiğini fark ettim. Alice bebeğim, uykusunda bile yapabileceği bir şeyi öğretmeye çalışarak oğlumuzun önüne balta koyuyorum.”
Böylece ebeveynlerimin tartışması başlamıştı.
Kendi düşüncelerini ve gerekçelerini tekrar ederek atıştılar; annem çok genç olduğumu, babamsa tam potansiyelime ulaşmama engel olacağını söylüyordu, gibi gibi.
Bu sırada ben de yemeğimle savaş oyunu oynuyordum - bezelyeler Anne İmparatorluğu için saldırırken, havuçlar Baba İmparatorluğu’nun topraklarını çaresizce savunmaya çalışıyordu.
Nihayet ebeveynlerim yatıştı ve babam bana döndü.
“Art, bu durum seni ilgilendiriyor. Dolayısıyla senin de söz hakkın var. Büyük bir şehre gidip bir öğretmenden eğitim almak ister misin?”
Harika…
Adilmiş gibi gösterme çabasını takdir ediyorum ama herhalde dört yaşındaki bir çocuktan hayatıyla ilgili ciddi boyutta bir karar vermesini beklediğini fark etmemişti.
Bu küçük tartışmaya son vermek için “En azından birkaç hoca ile tanışıp eğitime ihtiyacım olup olmadığını göremez miyim?” dedim.
Sessizlik.
Mayına mı basmıştım? Bu yaşta böyle karışık cümleler kurmamam mı gerekiyordu? Taraf seçmediğim için bana kızdılar mı?
İfadesiz yüzümü koruyacak özgüveni kaybederek başımı öne eğip yanıt vermelerini bekledim.
Neyse ki aklımdan geçenlerin hiçbiri onların aklından geçmemişti. Annem nihayet konuştu. Sessiz bir halde mırıldandı, “En azından mana çekirdeği ve kanallarını resmi olarak teste tabi tutarız. Daha sonra ne yapacağımıza da bakarız.”
Babam onaylayarak kafa salladığında ertesi gün hazırlanmaya başlamıştık. Dün konuşurken beni bir gün uzaklıktaki bir kasaba veya şehre götürüp teste tabi tutacaklarını düşünmüştüm. Amma da yanılmışım.
Üç haftalık bir yolculuk için hazırlanıyorduk. Ulu Dağlar üzerinden Xyrus şehrine doğru at arabasıyla yapılan bir yolculuk.
Okuduğum bir kitap aklıma geldi. Seçkin bir sihirbazlar organizasyonu tarafından en ayrıcalıklı Büyücülük Akademisi’ne ev sahipliği yapması için inşa edilen süzülen bir kara parçasından bahsettiğini hatırlıyorum. Ardından akademinin etrafına bir şehir inşa edilmiş ve akademi ile şehir organizasyon lideri Xyrus’un adını almıştı.
Bir kara parçasını yüzlerce kilometre havada tutmak nasıl mümkün olabilir? Manyetizma? Ama o zaman şehrin altındaki kara da etkilenirdi. Şehrin kendine has bir yerçekimi alanı mı var?
Aman neyse!
Bu yolculuk uzun sürecekti. Böyle zamanlarda modern ulaşım kaynaklarının var olmasını diliyordum. Şehre ulaşmak için Ulu Dağlar’da bulunan belirli ışınlanma kapılarından geçmemiz gerekiyordu. Aksi halde Sapin ve Darv Krallıkları’nın sınırına yakın süzülen şehrin altındaki kapıya ulaşmamız aylar sürerdi.
Babamın bu yolculuğu aceleye getirmesinin nedeni eski grup üyelerinin yakın zamanda kasabamıza uğraması ve Xyrus’a doğru yol alıyor olmalarıydı. Onlarla gitmemiz B sınıfı geliştirici olan babam ve ender bulunan Sıçrayan anneme ek olarak üç geliştirici ve iki sihirbaza daha sahip olmamız anlamına geliyordu. Dağlarda mana canavarı olmasa da vahşi hayvan ve haydutlar gibi olası tehlikeler vardı.
Annem ve babam tüm ihtiyacımız olan şeyleri toplarken ben de yolculuk için tahta kılıcım ile iki kitabı (Dicathen Ansiklopedisi ve Mana Kullanım Temelleri) yanıma aldım.
Sabah saatlerinde yola çıkmak için hazırdık.
Kitaplar ve atıştırmalıkla dolu olan sırt çantamı sırtıma takıp tahta kılıcımı belime sokuşturdum. Annemin elini tutarak ebeveynlerim ile birlikte eski grup üyeleriyle buluşmaya gittik.
Ne kadar ara ara babamın anlattığını duysam da evimiz için yardım ettikleri sırada onları ziyaret etmemiştim. Bu yüzden onları ilk görüşüm olacaktı.
İkiz Boynuzlar grubuyla ilgili babamdan öğrendiğim bilgiler şu şekildeydi:
Helen Shard: Büyü okçuluğunda uzman bir kadın geliştirici.
Adam Krensh: Ana silahı mızrak olan bir erkek geliştirici.
Jasmine Flamesworth: Çift hançer kullanımında uzman bir kadın geliştirici.
Angela Rose: Rüzgar Büyüsünde uzman bir kadın sihirbaz.
Durden Walker: Toprak Büyüsünde uzman bir erkek sihirbaz.
Ashber’da konakladıkları hana ulaştık ve onları ahırın yakınında gördük.
Babam eski grup üyelerine sarılarak haykırdı, “Dostlarım, oğlum Arthur ile tanışmanızı istiyorum! Hadi Art, tanıt kendini!”
Onlara bakarak hafifçe eğildim, ardından kendimi tanıttım.
“Merhaba. Babam İkiz Boynuzlar üyeleriyle ilgili harika şeyler söyledi. Bizimle Xyrus’a yolculuk yaptığınız için teşekkürler. Size güveniyoruz.”
“HAHAHA, bu da ne? Ne kadar terbiyeli! Senin oğlun olduğuna emin misin, Rey?”
Yanıt veren mızrak taşıyıcısı Adam idi. Yakından bakıldığında enerjik ve konuşkan biri gibi duruyordu. Dağınık topuz yapılmış parlak aleve çalan kırmızı saçları ve topuzundan kaçan birkaç tutam saçıyla epey yakışıklı duruyordu. Bana bir berduşu anımsattı. Gerçi ilk fark ettiğim şey burnunun üstünden yanaklarına uzanan yara iziydi.
Havaya kaldırıldığımı hissettim.
“Aaaaa… Çok sevimli değil mi? Sana çekmediği için mutlu olmalısın, Reynolds.”
Yastıkla boğuluyormuş gibi hissettiğim devasa memelerinden kafamı ayırdım. Beni öldürmeye çalışan kadına bir bakış attım. Afet gibiydi. Yani annem kadar güzel olmasa da “soylu prenses” havası vardı. Uzun saçlarının uçları dalgalıydı ve ışıltılı yeşil gözleri melül melül bakıyordu.
Artık takatim kalmamıştı ve tekrar iki tepeye gömülecektim ki bir çift güçlü el beni sırt çantamdan yakalayıp kadından uzaklaştırdı.
“Angela, canını acıtıyorsun.” derin bir ses homurdandı.
Ensesinden kavranmış bir kedi yavrusu misali havada asılı kalmıştım.
Gözlerim beni tutmakta olan deve bakıyordu.
Sırtından görünen asası ile iki metreden uzun olan dev beni dikkatlice yere indirip kıyafetlerimi düzeltti.
Ne kadar kibar.
Bir bineğe biner gibi omuzlarının üstünde yolculuk yapmayı hayal ettim. Ona bakarken gözlerim hayallerimle birlikte büyüyordu.
Kısık gözleri aşağı eğikti ve iki metreyi aşan devasa bedenine zıt derecede masum bir suratı vardı. Kısa dağınık siyah saçlarıyla kabarık tüylü bir köpeğe benziyordu.
Üstümdeki tozu silkeleyip herkesten genç görünen kadına baktım. Düz siyah saçları arkadan kırmızı bir kurdeleyle toplanmıştı ve yarı açık gözleriyle asık suratının birleşimi onu oldukça kaba gösteriyordu.
“Mhm” hafifçe başını salladı ve arkasını döndü.
Ah… Az konuşan bir kadın. Ne kadar çekici.
Ahıra doğru ilerlerken gözlerim ona odaklanmıştı. Kalçalarının altına doğru belinden uzanan iki kısa hançeri fark ettim.
İkiz Boynuzlar’ın son üyesi Helen Shard idi. Hafifçe kafamı okşayıp büyüleyici bir gülümsemeyle bana baktı. Bayan Helen’i tanımlamak için kullanacağım kelime keskin olurdu. Keskin gözleri, keskin hoppa burnu, ince kırmızı dudakları ve bir erkeğinki kadar düz göğsü ile arkadan sıkıca toplanmış omuzlarına gelen saçları. Karizmatik havasından etkilenmeden edemedim. ‘İnanırsak her şeyi yapabiliriz’ tavrıyla ışıldıyordu resmen. Göğsü… yani memelerini saran hafif deri zırh ile sırtından çıkan yay ve oklarıyla bana bir elf gibi göründü ama yuvarlak kulaklarını fark edince durumun bu olmadığını anladım.
Bacaklarımı biraz manayla destekleyerek arabanın arkasına atladım. Son zamanlarda manayı bedenimi desteklemek için kullanıma alışmaya başlamıştım. Henüz neler yapabileceğimi test edememiştim, malum ebeveynlerim kalp krizi geçirebilirdi. Ama manamı çekirdekten kanallara yönlendirmek çok daha kolaylaşıyordu.
Grubumuz tüm eşyalarımızı kullanacağımız iki arabaya yükledikten sonra at sandığım şeyleri arabaya bağladılar. Meğer bu dünyada Sıçrayanlar denilen evcil mana canavarları ulaşım için kullanılıyormuş. Sırtlarındaki dikenleri ve güçlü pençeleriyle bu dev kertenkeleler D sınıfına aitmiş. Dağlarda yolculuk yaparken at kullanmak yerine daha pahalı ama daha etkili olması nedeniyle Sıçrayanlar kullanılıyormuş.
Yolculuk başlasın!
...
Gece çökene kadar uzaktaki dağların boyutu ikiye katlanmıştı. Ulu Dağlar’ın ulaştığımızda ne kadar büyük görüneceğini merak ettim. Küçük kasabamız Ashber’den ayrıldığım için heyecanlı olduğumu söylememe gerek yok.
Nihayet kocaman kaya kümelerinin yakınında kamp yapmak için durduk. Tüm rüzgarı kayalar engelliyor ve ağaç dallarından düşen parçalar kamp ateşi için odun tedariki sağlıyordu. Kamp yapmak için güzel bir konumdu.
Bu bedenle ilgili en nefret ettiğim şey çok fazla uykuya ihtiyaç duymasıydı. Yolun çoğunu uyuyarak geçirmiştim ve birkaç saattir uyanık olduğum için çoktan gözlerim ağırlaşmaya başlamıştı.
Ateşin etrafında birkaç çadır kurduktan sonra annem ve babam İkiz Boynuzlar ile eski günleri yad etmeye başladı. Bu sırada Helen yanıma oturdu ve ilgisiz bir tavırla “Babandan bir tür dahi büyücü olduğunu duydum… Çoktan uyandığın doğru mu?” diye sordu.
Nasıl cevap vereceğimi bilemediğimden doğruyu söyledim.
Bana uyandığımda nasıl hissettiğimi ve mana çekirdeğimin hangi renk olduğunu sormaya başladı. Bu konuşma diğerlerinin ilgisini çekmiş olacak ki Adam, “Hey Reynolds, küçük Art’ı biraz test etsem olur mu?” diye sordu.
Eğer araya girebilseydim ‘Belki de benim yaşımdaki bir çocukla alay etmek iyi bir fikir değildir. Sonuçta üç yaşındaki çocukların bu noktadaki en büyük başarıları merdivenlerden inip çıkabilmek, çember çizerek yürüyebilmek ve eğer gerçekten koordinasyonları varsa birkaç saniye tek ayak üstünde durabilmek.’ tarzı şeyler söylerdim ama sanırım bu düşünceler benden başka kimsenin aklından geçmedi.
Hem annem hem de babam biraz tereddüde düşmüş gibiydi ama eski yoldaşına güvenen babam boyun eğdi. “Elbette ama dikkatli ol. Henüz ona nasıl dövüşeceğini doğru düzgün öğretmedim. Şu ana kadar hafif mana ve fiziksel egzersizler yapıyorduk.”
Adam oturduğu kütükten kalktı. Etrafına bakındıktan sonra kısa bir çomak buldu.
“Gel bakalım, evlat. Haha, bakalım ne kadar güçlüsün!”
Magnec