Sıradan reenkarnelerden farklı olacak gibi hissettiriyor. Bir Issız Çağ kokusu da almadım değil.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
2. Bölüm İlk Günler - Bir Işık Gördüm!
Ölümden dönenlerin sırılsıklam ter içinde uyandığı hikayelere hiç inanmazdım. Hepsi de aynı şeyi söylerdi. “Bir ışık gördüm!”
Fakat işte burada, sözüm ona ışığın tam karşısındaydım; halbuki son hatırladığımda başkalarının kraliyet odası dedikleri yatak odamda uyuyordum.
Ölmüş müydüm? İyi de nasıl? Suikast mı?
Herhangi birine yanlış yaptığımı hatırlamıyordum, gerçi güçlü ve şöhret sahibi biri olduğunuzda insanlar sizi öldürmek için elbet birkaç sebep bulabiliyordu.
Neyse…
Yakın zamanda uyanacağımı sanmadığım için yavaş yavaş parlak ışığa doğru süzüldüm; madem buraya gelmiştim, o halde ortama uyum sağlamak en mantıklısıydı.
Ömre bedel görünen bir yolculuktu; bir yandan çocuk korosunun o kutsal ilahilerinden birini duymayı umuyordum; beni cennete çağıracaklardı tabii.
Fakat bunun yerine ansızın her şey ışıkla kaplandı ve garip sesler çınladı kulaklarımda. Bir şey demeye çalıştığımda kendimi ağlarken buldum; ağzımdan çığlıklar çıkıyordu yalnızca.
Boğuk sesler netleşti ve netleşti; ta ki şöyle bir cümle duyana dek:
“Tebrikler, nur topu gibi bir oğlunuz oldu.”
…Dur biraz.
Sanırım normal koşullarda şöyle bir şey düşünmem gerekirdi, “Siktir, yeni mi doğdum? Bebek miyim?”
Ama ilginçtir ki aklıma gelen tek şey şuydu: ‘Demek yolun sonunda gördüğüm o ışık bir kadın vaj…’
Hahaha… Bu şeylere kafa yormak akıllıca değildi.
Kral şahsıma yaraşır bir şekilde durumu ele aldığımda, öncelikle burada konuşulan dili anladığımı gördüm. İyiye işaretti.
Sonra, yavaş yavaş ve acılı bir sürecin ardından açtığım gözlerime farklı farklı renkler ve figürler akın etti. Bebek gözlerimin ışığa alışması biraz zaman aldı. Önümdeki doktor – ya da her kimse – uzun yüzü, griye çalan saçları ve sakallarıyla göze pek hoş görünmüyordu. Yemin ederim o gözlükleri mermi geçirmeyecek kadar kalındı. İşin garibi, ne üstünde bir doktor önlüğü vardı ne de bir hastane odasındaydık.
Şeytani bir kurban töreninden doğmuş gibiydim, zira odada birkaç mumdan başka hiç ışık kaynağı yoktu ve samandan yapılmışa benzeyen bir yatağın üstündeydik.
Etrafa baktığımda beni ‘tünelin sonuna’ ittiren kadını gördüm. Ona anne demek gerekecekti. Birkaç saniyemi ona ayırarak şöyle bir süzdüm. Kabul etmeliydim ki gerçek bir güzellikti, ama bu pek tabii yarısı bulanık gözlerimin bana oynadığı bir oyun olabilirdi. Müthiş bir güzellikten ziyade göze sevimli geliyordu; nezaket açısından konuşuyoruz tabii. Kestane kumralı saçları ve kahverengi gözleri vardı. Uzun kirpiklerini ve hokka burnunu görünce kollarımı açıp ona sarılmamak için kendimi zor tuttum. Vücudundan, yüzünden, kısaca her yerinden annelik akıyordu. Acaba bu yüzden mi bebekler annelerinin dibinden hiç ayrılmazdı?
Biraz yüzümü çevirdim ve sağ tarafa baktım; babam olacak adam yüzünde aptal bir gülümsemeyle ve yaşlı gözleriyle bana bakıyordu. Hemen şunları söyledi, “Merhaba küçük Art, ben senin babanım. Söyle bakayım, ba-ba?” yeniden anneme ve ev ‘doktoru’na döndüm, ikisi de gözlerini deviriyordu.
Annem biraz homurdandı, “Canım, daha yeni doğdu.”
Babama yakından baktım; annemin onunla birlikte olmasına şaşırmamak lazımdı. Kafasında birkaç tahtası eksikti, zira aklı başında bir adam henüz doğmuş bir bebekten ‘baba’ demesini beklemezdi, ama yine de karizmaydı ve sinekkaydı tıraşıyla keskin hatları ortadaydı. Kül kahvesine çalan saçlarını kısa tutuyordu; kaşları uzun ve güçlüydü, kılıç misali V şeklinde uzanıyorlardı. Buna rağmen gözlerinden nezaket akıyordu ki bunun muhtemelen asıl sebebi safir mavisine çalan göz bebekleriydi.
“Hmmm, ağlamıyor. Doktor, yeni doğanların hemen ağladığını sanıyordum,” annemin sesini duydum.
İncelemeyi… Pardon, ebeveynlerimi süzmeyi bıraktıktan sonra sözüm ona kendine doktor diyen arkadaş devreye girdi, “Bazen bebeklerin ağlamadığı da oluyor. Bayan Leywin, önümüzdeki birkaç gün dinleneceksiniz. Arthur’a bir şey olursa hemen bana haber verin.”
…
Işığa erdikten sonra geçirdiğim birkaç hafta benim için gerçek bir işkenceydi. Ellerimi ve ayaklarımı neredeyse hiç kontrol edemiyordum, onları sallamak dışında hiçbir şey gelmiyordu elimden ve hemen yoruluyordum. Bebeklerin parmaklarını kontrol etmek konusunda da beceriksiz olduğunu öğrendiğimde biraz asabım bozuldu.
Size nasıl anlatırım, bilmiyorum ama parmağınızı bir bebeğin avucuna koyduğunuzda sırf sizi sevdiği için onu tutmuyordu; hayır, bu daha çok refleks eseri bir hareketti. Bırakın ellerimi hareket ettirmeyi, ne zaman sıçacağıma bile karar veremiyordum. Henüz kendi idrar kesemin bile kontrolü elimde değildi. Öylece… çıkıveriyorlardı. Ha…
Olaya iyi yanından bakarsak, annemden süt emmek beni mutlu ediyordu. Yanlış anlamayın, kötü bir niyetim yoktu. Sadece anne sütünün tadı öyle güzeldi ki ona kapılıp gidiyordum, tamam mı? İnanın lütfen…
İlk etapta şeytani bir çağrılma odası olarak düşündüğüm yer aslında ebeveynlerimin odasıydı ve doğduğum bu dünyanın eski dünyam olmasını umuyordum; tabii elektriğin henüz icat edilmediği zamanlara dönmüştüm.
Fakat günün birinde, aptal babam beni duvara çarptığı için bacağımda açılan yarayı annem iyileştirince bütün umutlarım yıkıldı.
Hayır… Bandaj ya da öpücük değildi, mırıldandığı sırada ellerinden müthiş ışıklar çıkmıştı; tam ucube işiydi.
Kahretsin. Neredeydim ben?
Annem Alice Leywin ve babam Reynolds Leywin, dünyanın en iyi insanlarına benziyorlardı. Annemi bir melek sanmıştım, çünkü hayatımda bu kadar nazik ve sıcak bir insanla karşılaştığımı hatırlamıyordum. Beni sepeti andıran bir şeye koyup sırtına yükledi ve kasaba dediği bir yere gittik. Ashber Kasabası daha çok dandik bir yerleşkeydi, ne yol vardı ne de doğru düzgün bina. Topraktan oluşan ana yolda ilerlediğimiz sırada her yanımız bağırıp çağıran, çadırların önünde duran tüccarlarla doluydu. Silahlar, zırhlar ve taşlar… parlayan taşlar!
İşin garibi, insanların özel tasarımcıların elinden çıkmış çantalar misali silah taşımasına bir türlü alışamıyordum. 1.70 boylarında bir adamın kendinden büyük balta taşıdığını bile görmüştüm! Neyse, annem benimle konuşup duruyordu; muhtemelen dili daha hızlı öğrenmemi istiyordu. Günlük şeyler aldık, geçen insanlarla lafladı ve tezgahtarlarla konuştu. Öte yandan ben, vücudumun gazabına uğramış ve uykuya dalmıştım…
Başlayacağım böyle vücuda…
….
Annemin kucağında standart bir sevgi seansındayken bir anda gözüm babama takıldı; toprağa dua ediyordu sanki ve bir dakika boyunca hiç susmadı. Yaklaştım ve yanaştım, büyülü bir hadiseyle karşılaşacağımı düşünerek kıpırdadım, neredeyse düşüyordum. Yer yarılacak ya da devasa taştan bir golem belirecekti sanki; öyle bir şey bekliyordum. Ömre bedel saniyelerin ardından yerden insan boyutlarında üç kaya çıktı ve yakınlardaki bir ağaca çakıldılar.
Hass… neydi o öyle?!
Öfkeyle kaldırdım ellerimi, ama aptal babam bunu ‘VOV!’ tarzında bir tepki sandı ve sırıtarak bana baktı, “Baban süper, değil mi?!”
Gerçekten de babam sağlam bir savaşçıydı. İki demirden eldivenini taktığında, onu izlerken neredeyse benim bile donum – ya da bezim - düşüyordu. Kendi formuna tezat düşen atik ve çabuk hamlelerle ilerliyor, ses hızını aşacak kudrete sahip yumruklar savururken hiç açık vermiyordu. Benim dünyamda olsaydı ona üst düzey bir savaşçı rolü verirler, böylece yüzlerce askerin başına geçerdi. Fakat burada, benim aptal babamdı işte.
Öğrendiğime göre bu dünya büyüyle ve savaşçılarla dolu nispeten basit bir dünyaydı; gücün ve servetin her şeyi belirlediği bir yerdeydim. O açıdan eski dünyama benziyordu, tabii burada teknoloji yoktu ve Ki ile Büyü arasında bazı farklar vardı.
Eski dünyamda savaşların çoğu ülkeler arasındaki belli belirsiz husumetlerle ve el altı yöntemlerle çözülürdü. Beni yanlış anlamayın, elbette ufak çaplı çarpışmalar oluyordu ve vatandaşların güvenliği için ordular şarttı. Fakat ülkenin geleceğini ilgilendiren husumetler genelde hükümdarların arasında yapılan düellolar ile çözülüyordu; Ki ve yakın dövüşle sınırlıydı ya da zaman zaman ateş gücü mühim olmayan alayların çarpışmasıyla sonuçlanıyordu.
Dolayısıyla Krallar tahtlarında göbeğini salarak oturan basit insanlar değillerdi. Ülkelerini temsil edecek sağlam figürler olmaları gerekiyordu.
Neyse, bu kadar konuştuğumuz yeter.
Annemin tüccarlarla yaptığı alışverişleri gördükten sonra yeni dünyanın para sistemindeki basitliği fark ettim. Bakır en düşük para birimiydi, sonra gümüş ve altın geliyordu. Henüz altın değerinde bir şey görmemiştim, ama normal aileler bir günü birkaç bakırla geçirebiliyordu.
1 gümüş 100 bakır, elbette 100 gümüş de bir altındı.
Her günümü yeni vücudumla uğraşarak, motor becerilerimi geliştirmeye çalışarak geçiriyordum.
Fakat bu rahatlık uzun sürmedi.
…..
Magnec