Heh heh! Neyden yapılmışsın görelim bakalım koçum ^.^
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
19. Bölüm Aile
Garip bir histi- ailemle buluşmak üzereyken önceki hayatımdaki dünyanın en güçlüleri tarafından kral olarak taçlandırıldığımdan daha endişeliydim.
“Heh~ hadi bunu yapalım Sylvie.”
“Kyu!” heyecanla dolarken cevapladı.
Metalin ağır sesi şaşırtıcı bir şekilde gür çıkmıştı.
Beklenmedik şekilde patır patır yürüyen bir çocuk sesi duymuştum. “Geliyorum~!”
Kapıyı küçük bir kızla birlikte gelen bir hizmetkar açmıştı. Küçük kız beni gördüğü gibi hizmetkarın arkasına saklandı.
Hizmetkar bana meraklı bir şekilde bakarken bir soylunun kapısını çalanın sekiz yaşlarındaki bir çocuğun olmasına şaşırmış gibi duruyordu.
“Öhöm, tanıştığıma memnun oldum. Adım Arthur Leywin. Ailemin şu sıralar bu köşkte kaldığına dair bilgi edindim. Onlarla konuşabilir miyim?” Hafifçe reverans yaptığımda başımdaki Sylvie sallandı.
Şaşırmış olan hizmetkar daha cevap veremeden içeriden oldukça tanıdık bir ses yükseldi.
“Eleanor Leywin! İşte buradasın! Her kapı çaldığında kapıya koşmayı bırakma…” Annem cümle ortasında kalmıştı ve içinde yemek olan kaseyi düşürmüştü.
Bakışlarımı parıldayan kahverengi gözleriyle masum bir merakla bana bakan kıza indirdim. Pırıldayan kül kahvesi saçları babasınınkinden daha sevimliydi, ana rengini nereden aldığını biliyordum. Saçları kulaklarının üstünden bağlanmıştı.
Gözlerimi küçük kardeşimden ayırmaya çalıştım ve anneme bakmak için kafamı çevirdim. Gözyaşlarım görüşümü bulanıklaştırırken söylememi beklediğini bildiğim cümleleri kurdum.
“Mer-merhaba anne. Eve döndüm.” Küçük, hantal bir el sallaması ile selam verdim. Eğer beni tanıyamazsa ne yapacağımı bilmiyordum.
Neyse ki korkularım gerçek olmadı ve bana doğru Virion dededen daha hızlı olduğuna yemin edebileceğim bir şekilde koştu. Ama bu belki de benim bulanık görüşümden kaynaklanmıştı.
“Oh bebeğim! Arthur!!” Önüme geldi ve dizlerinin üstüne çöktü. Kollarını belime sardı ve tüm gücüyle sarıldı. Bırakırsa yok olacağımdan korkarcasına sarıldı.
“Hayattasın! O Ses… Sen olduğunu biliyordum! *hıh* Sonunda döndün! Evet artık evdesin. Arthur, bebeğim!” hıçkırıklara boğularak ağladığı sırada çıkarabildiği cümleler bunlardı.
Ağlamamı bastırmak için dudaklarımı kapatmadan önce tam bir cümle bile kuramamıştım.
Başım annemin omzuna gömülüyken düşünmeden edemedim: mutlak güce sahip, ölümsüz bir tiran olabilirsin ama sevdiklerinin önünde duygularının üzerindeki kontrolün sana ihanet edecektir.
Beraber ağlarken sadece hayatta ve evde olduğumu artık gitmeyeceğimi söylemekten başka bir şey diyemiyordum. Annem duygu karmaşası yaşıyordu. Hayatta ve iyi olduğum için mutluydu, daha erken gelmediğim için öfkeliydi, onlardan uzakta olmak zorunda kaldığım ve zor şeyler atlattığım için üzgündü.
Bir noktadan sonra Eleanor geldi ve annemin sırtını sıvazlamaya başladı. “Anne. Üzülme. Ağlama.” Onu rahatlatmayı başaramayınca kendisi de ağlamaya başlamıştı.
“Arthur!” Yüzüm gözyaşlarımla kaplıyken başımı çevirdim ve dışarıda, uzaktan terler içinde koşan babamı gördüm. Sanıyorum ki ona döndüğümü hizmetkar söylemişti.
Bize koşarken durmadı bunun yerine dizleri üzerinde kaydı ve hepimize birden sarıldı neredeyse bizi deviriyordu.
“Arthur! Oğlum! Ne kadar da büyümüşsün. Aman Tanrım! Döndün, döndün!” Babam yüzüme daha iyi bakabilmek için kafamı avuçlarında tuttu.
Küçük aile buluşmamız devam etti. Annem kendini tutamayarak hıçkırıklara boğulmuş ve bana sıkıca sarılmıştı. Ne olduğundan habersiz küçük kardeşim de annemle birlikte ağlıyordu. Babam ile ben ise gözyaşlarıyla dolu gözlerimizle birbirimize bakıyorduk. Nihayet bir arada olduğumuz için mutluyduk.
En sonunda yatışmayı başardık.
Koltuğa oturduk. Annem yanımda, Eleanor ise onun kucağındaydı. Babam bir sandalye çekmiş benimle yüz yüze gelmek için dirseklerini dizlerinin üstüne koyarak öne doğru eğilmişti. Annem ellerimi sımsıkı tutuyor, ne zaman bana baksa gözleri doluyordu.
“Artık iyi misin? Günde üç öğün yemek yedin mi? Sıcak giysiler içinde uyudun, değil mi? Oh, bebeğim. Ne kadar da büyümüşsün.” bana sıkıcı sarılıp gülümsediği sırada tekrar ağlamaya başlamıştı.
Başımın tepesine yumuşak öpücükler kondururken saçlarımı okşuyordu, “Şükürler olsun döndün. Çok mutluyum.” fısıldadı, sesi titriyordu.
Eleanor bir bana bir de yanımda oturmuş üç yabancı insanı inceleyen bebek ejderhaya, Sylvie’ye, bakıyordu.
Babam da meraklı bakışlarını Sylvie’ye çevirdi ama bir şey demedi. Bakışları bana döndüğünde gözleri yumuşadı. Ne kadar büyüdüğümü tekrarlayıp durarak kafasını salladı. Bir ebeveynin oğlunun ne kadar büyüdüğünü görmesi ama buna tanık olamaması hem çok mutluluk verici hem de üzücü bir his olmalıydı.
“Ellie, ağabeyine merhaba de. Bir süredir uzaklardaydı ama artık bizimle yaşayacak. Hadi, ‘merhaba’ de bakalım.” annem hafifçe kız kardeşimi dürttü.
“Ağabey?” kafasını yana yatırdı, bu hareketi bana Sylvie’yi anımsattı.
Ellerini ağzına siper ederek annemin kulağına bir şey fısıldadı.
“Haha evet, o ağabey. Sana bahsettiğim hikayelerdeki. İşte o ağabey, bu ağabey.”
Kız kardeşim bana baktığı sırada gözleri parlamaya başladı. Annemin hangi hikayelerden bahsettiğini merak ettim.
“Meyaba ağabey~!” iki elini de bana sallarken gülücükler saçıyordu.
“Merhaba, Eleanor. Seninle tanışmak güzel… kardeşim.” kafasını okşayarak güldüm.
Babam araya girdi. “Arthur, o olaydan sonra yıkılmıştık ve bizimle iletişim kurduğunda duyduklarımıza güç bela inanabildik. Söylesene o düşüşten nasıl kurtuldun?”
En başından her şeyi açıklamam biraz sürdü. Bazı bilgileri anlatmanın iyi olmayacağını düşünerek onları kendime sakladım. Onlara bilinçsizce bedenimi koruyucu mana katmanıyla sardığımı ve düşerken pek çok dala çarparak bir dereye düşecek kadar şanslı olduğumu anlattım. Oradan sonra Tess ile karşılaşmamı ve onun neredeyse kaçırıldığından bahsettim. Onu kurtardıktan sonra beni Krallığına götürmüştü ve ben de orada kalmıştım.
“Daha erken dönmene engel olan bir hastalıktan bahsetmiştin. O da neyin nesiydi? Şimdi iyileştin mi?” Annem yüzünde endişeyle atıldı.
Kafamı sallarken açıkladım, “Endişelenmenize gerek yok. Sanırım mana çekirdeğimde bir takım dengesizlikler vardı ve acı nöbetlerine girmeme neden oluyordu. Başta gerçekten çok kötüydü ama şansıma orada bunu tedavi etmeyi bilen bir büyük vardı. Süreç yavaştı ama sürekli tedavi altında tutulursa bir sorun teşkil etmeyeceğini söyledi.”
Yüzündeki kaygı yerini rahatlamaya bıraktı ve sessizce kafamı okşadı.
“Peki bu küçük arkadaşının hikayesi ne?” babam kıkırdadı ve konuyu Sylvie’ye getirdi.
“Haha, yolculuk yaparken bir mana canavarının yuvasına denk geldim. Sadece anne vardı ve ağır yaralanmıştı. Ben yuvaya girdikten bir süre sonra öldü. Çevreye bakınırken bir şeyi korur gibi durduğunu görünce değerli bir şey sanıp almıştım. Yumurta olduğunu bilmiyordum. Sadece birkaç ay önce yumurtadan çıktı. Bu yüzden hala bebek sayılır. Sylvie’ye merhaba deyin.”
Sylvie’yi küçük bir kedi gibi duracak halde tuttum.
“Kyu~!” mırladı, sanki herkese selam veriyordu.
Bunu söylediğimde tam olarak yalan söylemiş sayılmazdım ama çoktan biraz daha büyüyüp daha becerikli olduğumda aileme her şeyi anlatacağıma dair kendi kendime söz verdim.
Ardından onlardan ayrı düştüğümüzden sonra olan bitenleri anlatmasını istedim. Su kahinliği ile onları gördüğümde söyleyebildiğim tek şey Xyrus’ta yaşadıklarıydı ama başka bir şey bilmiyordum. Doğal olarak meraklanmıştım.
Babam o zamandan sonra olanları anlatırken annem çınlayarak araya girdi. “Bu doğru! Hestea ailesi bir yolculuğa çıkmıştı ama bugün dönüyorlar. Seni gördüklerinde şok olacaklar Art!”
Kafamı anneme çevirdim. Son gördüğümden bu yana pek değişmemişti. Sadece biraz kilo vermiş ve rengi solmuştu. Beni kaybettikten sonra yaşadığı depresyon ve stresin buna neden olduğunu bildiğim için canım yandı. Babamın bedeni aslında daha yapılı bir hal almıştı. Bıraktığı sakalıyla birlikte eskisinden daha yapılı duruyordu. Helstea Müzayede Evi’nde muhafız eğitmeni olarak çalışmak onu şekillendirmişti.
“Baba. Mana çekirdeğin hangi renge ulaştı?” Sylvie kuyruğunu sallayarak başımın üstündeki yerine yerleşirken sordum.
Babam yüzünde kendine güvenen bir gülümseme belirirken gururla cevapladı, “Yaşlı baban birkaç sene önce açık kırmızıdan koyu turuncu aşamaya geçen bir büyücü.”
Kaşlarımı şaşkınlıkla kaldırdım. Babam otuzlarının başlarında olmasına rağmen bu aşamaya ulaşmıştı ki bu çok iyi bir durumdu. Okula gitmemiş ortalama bir büyücü açık kırmızı aşamada tıkanırdı, eğer şanslıysa koyu turuncu aşamada. Elbette daha saf bir soya sahip olan ve daha iyi kaynaklara erişebilen elit büyücüler için durum farklıydı ama sıradan bir büyücü için babam oldukça iyi gidiyordu.
Ardından eğilerek sordu, “Eminim bunu kendinle böbürlenmek için sormuşsundur. Hadi duyalım bakalım, hangi aşamadasın?”
Yanağımı kaşıyarak mırıldandım, “...açık kırmızı.”
Babam öne eğilerek oturduğu sandalyesinde dengesini yitirdi ve öne doğru devrildi. Annemin bile şaşkınlıktan nefesi kesilmişti.
“Hassiktir!” babam bağırdı.
“Siktiy!” Eleanor babamın düşüşüne gülerek onu taklit etti.
“Canım! Ellie’nin önünde küfür etmek konusunda ne demiştim?” annem kardeşimin kulaklarını kapatırken babamı azarladı.
“Haha üzgünüm. Üzgünüm! Ellie, babanın ne dediğini dinleme.” ardından bana döndü.
“Oğlum hala eskisi gibi bir dahi. Hadi. Yaşlı babanla kozlarını paylaş.” omuzlarımdan tuttuğu sırada pis pis sırıttı.
“Tatlım! Daha yeni eve geldi! Bırak dinlensin.” annem beni yanına çekti.
“Sorun değil, anne.” elimi elinin üstüne koydum ve ona kendimden emin bir gülümsemeyle baktım.
“Erkekler! Her zaman dövüş peşinde! Öyle değil mi, Ellie?” annem çaresizce kafasını salladı.
“Baba ve ağabey eykek!” Ellie annemin yüz ifadesini taklit ederken tekrarladı.
Buna babamla birlikte gülmüştük. Geri dönmek harika!
Hepimiz avluya doğru yönelmiştik ki kapının açıldığını duydum.
“Rey! Oğlunun hayatta olduğunu duydum. Ne oluyor lan?” gözlüklü, zayıf, taranmış saçıyla takım elbise içindeki bir adam kan ter içinde geldi. Arkasında karısı ve kızı olduğunu düşündüğüm kişiler vardı.
“Vincent, millet! Oğlum Arthur’la tanışın! Geri döndü, Vince! Haha!”
Babam kollarını adamın omzuna doladı.
“Arthur, bu Vincent, eski bir dostum ve şimdiki patronum. Bu onun evi, bu yüzden evi yıkmaya başlamadan önce kendini tanıt,” genişçe gülümsedi.
Doksan derecelik bir reverans yaparak kendimi tanıttım. “Sizinle tanışmak bir zevktir. Adım Arthur Leywin. Ailem size benden bahsetti mi bilmiyorum ama bir süredir onlarla iletişimdeydim. Dönene kadar yaşadığımı kimseye söylememelerini ben istedim, kafa karışıklığına neden olduysam özür dilerim. Kötü zamanlarında ailemle ilgilendiğiniz için teşekkür ederim.” Bu adam en zor zamanlarında aileme evini açmıştı. Ona ve ailesine borçluydum.
“Ev-evet, sorun değil. Hayatta ve güvende olmana sevindim.” gözlüklerini düzeltirken sekiz yaşında biriyle konuştuğundan emin olmaya çalışıyordu. “Eşim Tabitha ve kızım Lilia ile tanış.” onları öne doğru iterek, devam etti.
“Sizinle tanışmak büyük bir şeref hanımefendi ve Lilia.” tekrar eğildi ve Sylvie de kendini “Kyu!” sesiyle tanıttı.
Tabitha içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. “Seni burada görmek çok güzel, Arthur. Merhaba de, Lilia! Arthur senin yaşında, utanmana gerek yok!”
Lilia ismindeki kız konuşurken eliyle kafamdaki yaratığı işaret etti. “Ne-nedir o?! Çok sevimli!”
“Bu bağ kurduğum yavru bir mana canavarı. Adı, Sylvie. Sylvie aşağı in ve selam ver.”
Sylvie kafamdan indi ve Lilia’ya miyavladı.
“Amanııın!” Lilia çemkirdi.
“Rey, evimi yıkmaktan bahsederken ne demek istedin?” Vincent, Sylvie’den gözlerini alabildiğinde sordu.
“Tam da avluya çıkıyorduk. Arthur ile biraz kozlarımızı paylaşacağız. Gelmek ister misin?” güldü.
Vincent inanmaz bir şekilde söylenmeye başladı, “N-ne? Sen ciddi misin? Oğlun eve daha yeni geldi ve sen onunla dövüşmek mi istiyorsun? Ayrıca o daha sekiz yaşında. Onunla neyin kozunu paylaşacaksın?”
“Oğlumun yaşı seni kandırmasın! Çoktan açık kırmızı aşamada bir geliştirici!” babam gururla homurdandı. Göğsü kabarmıştı.
Vincent kafasını salladı, “Saçmalama, Rey. Sekiz yaşındaki oğlun hem uyandı hem de üç aşama birden mi geçti? Xyrus Akademisi’ne giren dahi züppe veletler bile on bir on iki yaşında güç bela koyu kırmızı aşamada oluyor!”
Babam cevap olarak kahkaha attı ve bizi avluya yönlendirirken konuştu “Göreceksin. Üstelik senin için ufak bir sürprizim var.”
Avluya çıktık ve yeşillik alanda pozisyon aldık. Aramızda uygun bir mesafe bıraktığımızdan emin olduk.
“Hazır olduğunda söyle.” Gülümsedim, Sylvie’yi izleyicilerin -ki bunlar kendi ailem ve Helstea ailesinden oluşuyordu- yanına bıraktım.
“Dikkatli ol, Art! Açık kırmızı aşamada olabilirsin ama yaşlı baban hala senden yüksek aşamada!” yumruklarını birbirine vururken özgüvenle gülümsedi.
Hala şaşkınlıkla başını sallayan Vince’e baktım.
“Gel!” babam saldırgan bir duruş alarak sataştı.
Bakalım Virion dede ile alıştırmalarımız nasıl geçmiş.
Bedenim özümseme ile daha da güçlenmişti. Manaya eskisinden daha keskin yanıt veriyordu. Babam daha hazırlanma fırsatı bulmadan yumruğum bedeninin menziline girmişti.
Kulaklarım bile eskisinden daha iyiydi. Vincent’ın hafifçe “Nasıl ya…” diye mırıldanarak nefesini tuttuğunu duyabilmiştim.
Babamın cevabı hızlı olmuştu. Manasını vücudu boyunca yaydı.
Yumruk atar gibi yaptım, göğsümü döndürdüm ve yukarıdan tekme savurdum ama babam kendini sol kolunu kaldırarak kolayca savundu.
Tekmemin bu kadar güçlü olmasını beklemediği çok barizdi çünkü kolu darbenin etkisiyle geri savrulmuş gardını düşürmüştü. Ancak bu fırsatı değerlendiremeden momentum kullanarak sağ elini bedenime indirdi.
Durumun aleyhime olduğu ortadaydı ama önce hayatımdaki dövüşler beni bu tür şeylere hazırlamıştı.
Bu hamlesini sol kolumla karşıladım ve sağ avucumla hamlesini yumuşattım. Böylece kendime içine kayacak bir boşluk oluşturdum.
Bedenim ona omuz atacak kadar büyük değildi bu yüzden sağ kolunu kavradım ve sağ bacağının arkasına tekme attım.
Dengesini kaybetmişken mana yüklü bedenimle onu öne doğru fırlattım. Maalesef dengesini çok çabuk geri kazandı ve o beni kavramadan önce geriye çekilmekten başka çarem kalmamıştı.
“Aferin evlat, yetiştirdiğim tüm büyücülerden daha iyisin! Yaşlı baban artık ciddileşecek! Dikkatli ol.” ciddi bir ifade takındı. İkimiz de bariz bir şekilde kendimizi tutuyorduk.
Çekirdekte oluşan mana hakkında bilinmeyen bir gerçek; erken aşamalarda sihirbaz ve geliştiricilerin kullanımına göre farklılık göstermesidir.
Ne kadar pahalı olsa da pek çok ebeveyn yeni uyanmış çocuğunun hangi elemente yatkın olduğunu öğrenmek için özel bir cihaz kullanır. Sihirbazların becerisi hangi elementi kullanırken rahat ettiklerine bağlı olarak fark edilir bir hal alır.
Geliştiriciler için bu daha az belirgindir çünkü saldırı yapmak için mana ile güçlendirdikleri vücutlarını kullanırlar. Yine de geliştiriciler bazı elementlere yatkınlıklarına göre değişiklik gösterirler. Çabuk bir örnek verecek olursam, manalarını tek bir noktaya toplayıp, patlayıcı bir saldırı yapmak. Görünen bir alev olmasa da bu tipik bir şekilde geliştiricinin ateş elementine yatkın bir büyücü olduğu manasına gelir.
Bu sadece başlangıçta geçerlidir.
Kişiden kişiye fark etse de, birisinin mana çekirdeği ve element kavrayışı belirli bir aşamayı geçtiğinde o kişi manayı, kullanıcısının özelliklerine ait olacak şekilde kullanabilmeye başlar. Sihirbazlar için bu büyü okuması eğitimini ve büyüyü yaparken okumaları gereken mısraları da azaltır ya da ustalaştıkları elementte büyü okumasını tamamen görmezden gelmelerini de sağlayabilir.
Geliştiriciler için bu daha belirgin bir hal alır çünkü dışarıdaki manayı elementlerine göre şekillendirmek yerine içsel elementlerini dışa vururlar.
Örnek verecek olursam, atılım öncesinde ateş elementli geliştiricilerin saldırıları basitçe patlayıcı güç taşırken rüzgar elementli geliştiriciler manalarını daha hızlı ve keskin saldırılar oluşturmak için daha kolay kullanırlar.
Yine de belli bir kavramadan sonra geliştiricilerin elementleri saldırılarını fiziksel olarak etkilemeye başlar. Toprak elementli geliştiriciler toprak bileklikleri ortaya çıkarmayı ve hatta ayaklarını yere vurarak küçük sismik şoklar meydana getirmeyi öğrenebilirler. Rüzgar elementli geliştiricilere küçük rüzgar bıçakları ve yumruklarında vakum etkisi oluşturma gibi şeyler öğretilebilir. Bu böyle gider. Bunların hepsi büyücünün kendi elementinde belirli bir kavrayışa ulaşmış olmasını gerektirir.
Tabii ki sihirbazlar çevrelerini daha fazla etkileyebildikleri için avantajlı durumdalar. Menzilleri çok daha uzaklara erişebilir ama hala büyülerini okurkenki zaafları en büyük zayıflıklarıdır. Ve bedenleri doğal olarak mana tarafından korunmaz, mana koruması için kalkan büyüsü yapmaları gerekir.
Bu farklardan dolayı atılım yapan büyücüler yapamayanlara göre çok daha güçlüdür. En nihayetinde bu durum yeteneklerini ve gelecek başarılarını belirler.
Sihirbazlar mana damarları ile doğanın manasını özümsedikleri için elementler üzerinde içsel kontrol sağlarken geliştiriciler için durum farklıdır.
Elementi olan her bir geliştirici için elementi olmayan on geliştirici vardır. Hatta elementi olan bazı geliştiricilerin belirli bir kavrayışa ulaşamayıp tam kapsamlı elementsel geliştirici olamadığı vakalar da gözlemlenmiştir. İşte düzgün bir eğitimin önemi burada devreye giriyor; erken yaşta yeterli yol gösterilmesi sayesinde büyücüler elementlerinin doğasına dair daha fazla kavrayışa erişebilirler.
Babamın yumrukları ateşli kırmızı eldivenler giymiş gibi duracak şekilde alevlenmişti. Ateş elementi üzerindeki bu kontrolü vücudundan çıkan buhardan anlaşılacağı üzere acemi aşamadaydı. Bu, vücuduna yayılan gereksiz mana olduğu anlamına geliyordu.
Babamın ateş elementli bir büyücü olduğunu erken yaşlarda öğrenmiştim ama meşgul bir baba olarak gelişimi eşiğe takılmış olmasına rağmen yine de turuncu aşamaya ulaşmıştı ve daha da etkileyici kısmı ateş elementinde kavrayışa ulaşmıştı. Artık resmi olarak elemental - elementsel- geliştirici ya da kısaca elemental olmuştu.
Kendimi hazırlamadan önce ona gururlu bir sırıtış gönderdim.
“Etkileyici, baba… ama şimdi benim sıram.”
Magnec