Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

11. Bölüm Yol Ayrımı

Çevirmen: T4icho / Editor: Darkone

 

Boyutsal yarıkta yaptığım yolculuk çok tuhaf bir his yarattı. Sanki ileri sarılmış bir film sahnesinin ortasında kalmış gibiydim. Kıçımın üstünde oturmuş ağlayacak göz yaşım kalmadığı için boş boş bakarken etrafımdan seçilemeyen renk dizisiyle geçip gidiyordu. 

Bir asma ve yaprak grubunun üstüne düştüm. Gerçi nereye düştüğümün bir önemi yoktu. Sert kayalara çarpsam bile fark etmezdim.

Yolculuk sırasında olduğu gibi aynı oturmuş pozisyonda kaldım ve etrafıma bakmakla uğraşmadım bile.

Sylvia ölmüştü.

Onu bir daha göremeyecektim.

Bu iki düşünce başka bir duygu dalgasını tetikledi ve kuru hıçkırıklara boğuldum.

Beraber geçirdiğimiz yaklaşık dört ayı düşünmeye başladım; bana kendi kanından gibi davranarak üstüme titriyordu. Onunla kalabilmem için beni eve gönderme konusunda oyalanmasını umursamadım. Sylvia’yla geçirdiğim kısacık zamanda bana çok fazla şey öğretmiş ve bu dünyaya geldiğimden beri yoksunluğunu çektiğim öngörüyü bana sunmuştu.

Acıya dayanmak için uyuma arzusuyla yanıp tutuşan zihnime boyun eğdim. Olduğum yerde top gibi kıvrılmıştım ki keskin bir acı yerimden sıçramama neden oldu.

Yanıcı bir his mana çekirdeğimde peydah olmuş, oradan bedenime yayılmıştı. Bu sırada bir ses zihnimde yankılandı.

“Öhöm! Test, test… Ah, iyi! Merhaba Art, ben Sylvia.”

Sesi duymamla yüreğim hop etti ve anında yanıt verdim, “Sylvia! Buradayım! Beni duyabiliyor-”

“Eğer şu anda bunu dinliyorsan sana aslında ne olduğumu göstermişim demektir…”

Ah, mana çekirdeğime burnunu sürttüğünde bana bir çeşit kayıt bırakmış olmalı.

“...Tüm gerçeği bilmek için hazır olmanın yakınından bile geçmiyorsun. Seni tanıdığım kadarıyla sana o ziyaretçinin kim olduğunu söylesem düşünmeden dövüşe atılırdın. Küçük Art, daha dört yaşını yeni bitirdin. Mana çekirdeğine baktığımda ender görülen bir yeteneğe sahip olduğunu anladım. Mana çekirdeğin bu yaşta koyu kırmızıya ulaşmış durumda. Sana bunu bırakıyorum: eşsiz irademi seninle birleştirdim. Bu normal bir canavar iradesiyle kıyaslanamaz. Bir büyücü olarak ilerlemen mana çekirdeğine işlenmiş olan bu iradeyi ne kadar iyi kullanacağına bağlı…”

Bu yüzden mi gözlerindeki mor parıltı ve altın rünleri kayboldu?

“Mana çekirdeğin beyaz aşama seviyesini geçtiğinde beni tekrar duyacaksın. İşte o zaman sana her şeyi anlatacağım. O andan sonra ne yapıp yapmayacağın sana kalmış.”

Beyaz aşamanın ötesi de mi var?

“Son olarak, Art… Yasta olduğunu biliyorum ama bulman gereken aileni ve sana emanet ettiğim taşı unutma. Senin için tek isteğim çocukluğun saflığı ve tadını çıkarman, çok çalışıp aileni ve beni gururlandırman. Bir anlık öfkeyle gölgelerin peşine düşme. Ölümümden sorumlu olanları öldürmek ne beni geri getirecek ne de iyi hissetmeni sağlayacak. Her şeyin bir sebebi var ve olanlardan ötürü pişman değilim. Bununla sana şimdilik veda ediyorum. Unutma; aileni ve taşı koru, sana bıraktığım şeyleri çalış ve bu hayatın tadını çıkar, Kral Grey.”

“...”

O isim ve unvan önceki hayatıma aitti.

Bunca zamandır biliyordu.

Mana çekirdeğimde bir şey mi keşfetmişti? Anılarıma mı bakabilmişti? Çok fazla sorum vardı ama onlara cevap verebilecek tek kişi gitmişti.

Uzun bir süre kıpırdamayı reddederek cenin pozisyonunda düşüncelerime gömüldüm.

Sylvia haklıydı. Bunların hepsini önceki hayatımdaki yaşantımı bilerek söylemişti. Tekrar sadece güç peşinde koşma hatasına düşemem. Güçlü olmak istiyorum ama aynı zamanda pişmanlık duymadan hayatımı yaşamak da istiyorum. Sylvia’nın gurur duyacağı bir hayat yaşamak istiyorum. Beyaz aşamayı geçsem bile hayatımı sadece çalışarak harcamam onu mutlu etmezdi. Hayır, acele edip aileme ulaşmalıydım.

Ama önce… neredeyim lan ben?

Etrafa bakındım ve göğe yükselen ağaçları gördüm. Yerin biraz üstünde yoğun bir sis vardı ve havayı hafif bir nemle dolduruyordu.

Ağaçlar ve doğal olmayacak kadar kalın sis…

Tekrar kıçımın üstüne çöktüm, nerede olduğumu anlamıştım.

Elshire Ormanı’ndayım.

Ayağa kalkarken hoşnutsuzca iç geçirdim.

Ailemle yakında buluşamayacak gibi duruyordum. Uçurumdan düştüğümden beri dört ay geçmişti. Ailem muhtemelen ya Ashber’a dönmüş ya da Xyrus’ta kalmaya karar vermişti.

Üstümdeki kıyafetler ve Sylvia’nın tüyüne sarılı tuhaf taş dışında bir şeyim yoktu. Bu lanetli sis birkaç metre ötemi görmeyi engelliyordu. Gözlerimi mana ile güçlendirmek yardımcı olsa da buradan nasıl kurtulacağım sorununa bir çözüm bulamamıştım.

Bedenimi manayla güçlendirerek mana rotasyonunu aktifleştirdim. Mana rotasyonu artık bana doğal geliyordu. Şu anda, meditasyon yaparken özümsediğim mananın yaklaşık yüzde yirmisini özümseyebiliyorum ama bundan yakınacak değilim.

Mana rotasyonunun tek kötü yanı mana çekirdeği kuvvetlendirmenin yerini tutmaması. Mana çekirdeğimi saflaştırmak ve diğer aşamalara ulaşmak için hem bedenimden hem de atmosferden mana toplamaya odaklanmam ve tek tek kusurlardan kurtulmam gerekiyor. Mana çekirdeğimi koyu kırmızıya ulaştırdıktan sonra depolayabileceğim mana miktarı da belirgin bir seviyede artmıştı. Saflaştırma mana çekirdeğimin boyutunu değiştirmese de daha fazla mana depolamamı sağlamıştı.

Yakındaki bir ağacın dallarına tırmanıp olabildiğince yukarı çıktım. Gözlerimi manayla destekleyerek görüş alanımı artırdım.

Aradığım şey buradan çıkış yolundan ziyade herhangi bir insandı. Sylvia insanların yakınına ışınlanacağımı söylemişti, dolayısıyla buradan çıkmama yardım edebilecek maceracılara denk gelmeyi umuyordum.

On dakika kadar daldan dala sıçrayarak yaptığım araştırma sonucu aradığımı bulmuştum.

Birkaç ağacı daha zıplayarak birkaç metre ötedeki dalda durdum. Çevikliğim gurur vericiydi. Kendimi ağaç gövdesinin arkasına saklayarak insan grubunu gözlemledim.

Yolunda olmayan bir şeyler vardı.

Kendimi tamamen gizledim ve gözlerimi kapatıp manayla kulaklarımı güçlendirdim.

“HAYIIIIRR! İMDAT! BİRİ, YARDIM ETSİN, LÜTFEN! ANNE! BABA! HAYIIIRR! KORKUYORUM!!!”

“Biri şunun çenesini kapatsın! Dikkat çekecek!”

*TAK*

“Çabuk. Arabaya koyun. Dağlardan birkaç gün uzaktayız. Dağlara ulaştığımızda güvende oluruz. Sakin gardınızı düşürmeyin ve ilerlemeye devam edin.”

“Hey, Patron? Sence kızı ne kadara satarız? Elf kızları fazla para ediyor, değil mi? Hehe, daha çocuk üstelik. Bakire olduğunu da hesaba katalım! Kesin bize tonla para kazandıracaktır, haa?!”

Köle tüccarları!

Dikkatlice kafamı uzatıp baktım. Arabaları küçüktü, beş altı yetişkin anca sığardı. Orta yaşlı adamın küçük kızı arabanın arkasına fırlatışını görmek için zamanında kafamı çevirmiştim. Altı ila yedi yaşlarında duruyordu ve gümüşi saçları vardı. Sivri kulakları ise elf olduğunu ele veriyordu.

Ne yapmalıyım? Bir elfi kaçırmayı nasıl başardılar ki? Elshire Ormanı’nın büyülü sisi en becerikli büyücünün bile algılarını bozmasıyla bilinirdi.

Biraz daha gözlemledikten sonra yanıtımı bulmuştum.

Geyik ve köpek karışımına benzeyen boynuzları anten gibi uzanan mana canavarları arabaya bağlanmıştı. Bu canavarlar yanımda taşıdığım ansiklopedide geçiyordu. Orman tazıları Elshire Ormanı’nın yerlileriydi ve ormanda elflerden çok daha iyi hareket ederlerdi.

Bu pisliklerin tazıları nasıl ele geçirdiğine dair hiçbir fikrim yok ama buna kafa yoracak değilim. Bir şeyler yapmak istiyorsam bir plan bulmam gerekiyor.

Birinci seçenek: orman tazılarından birini çal ve ormanın dışına çıkmak için kullan.

İkinci seçenek: kaçırılan kızı kaçır ve ormanın dışına giden çıkış yolunu göstermesini sağla.

Üçüncü seçenek: tüm köle tüccarlarını öldür ve elf kızı serbest bırak. Ardından tazıları al ve ormandan ayrıl.

Birkaç dakika düşündükten sonra kendimi bir ikilemin içinde bulmuştum. Birinci seçenek en kolayıydı ama elf kızı öylece bırakmak doğru gelmiyordu.

Ama kim bilir ki… Belki iyi niyetli yaşlı bir adam onu serbest bırakıp evine göndermek için satın alırdı.

...avucunu yalarsın…

İkinci seçenek en kusurlu olanıydı. Kızı kurtardıktan sonra bana yol göstermesi mümkün değildi. Evine dönmek konusunda ısrar ederdi ve köle tüccarları da kızı kaçırmama göz yummazdı. Üçüncü seçenek en iyi seçenekti ama en zor olanıydı. Sonuçta dört köle tüccarına karşı tektim. Sisten dolayı aralarında büyücü olup olmadığını ayırt edemiyordum ama en azından bir büyücüye sahip olduklarını varsaymaktan zarar gelmezdi. Ormanda elf yakalamaları ya çok şanslı ya da profesyonel oldukları anlamına geliyordu.

Derin bir nefesin ardından bu aralar ne kadar çok iç geçirdiğimi fark ettim. Üçüncü seçeneği seçmiştim.

Saatlerce gözlemledikten sonra haklarında hamle yapmama yetecek kadar bilgi toplamıştım. Planımı uygulamak için gecenin çökmesini bekledim. Kaba görünüşlerine rağmen çok tedbirliydiler; asla ateş yakmadılar ve her zaman iki kişiye nöbet görevi verdiler.

Tazılara bir taş fırlatarak planımı başlattım. Nöbet tutanlardan biri tazıları susturmak için arabanın önüne dolaştı.

Diğeri düşmüş bir kütüğün üstünde oturuyordu ve elindeki bir şeyle uğraşmaya dalmıştı. Geri kalan iki kişi ise çadırda uyuyordu. Dikkatlice arabanın üstündeki dala sıçradım ve saldırıma hazırlandım.

İlk hedefim tazıları susturmaya gelendi.

Sessizce köle tüccarının arkasına indim. Bu herif leylek gibi uzundu. Kaslı bir yapısı olsa da çok güçlü durmuyordu ve sadece uzun bir bıçak taşıyordu.

Yumuşak iniş sesimden irkilen Leylek, meraklı bir sincap ya da fare beklentisiyle arkasını döndü. Paralanmış kıyafetleriyle dört yaşındaki beni gördüğünde suratı şaşkınlık ve eğlence karışımı bir hal aldı. Ama konuşma fırsatı olmadan boğazına hamlemi yaptım.

Eski dünyamda “Kılıçsız Sanat” denilen ama bu dünyada rüzgar elementi tekniği olarak geçen bir tekniği uyguladım. Manayı elime yönlendirerek hayali bir bıçağa dönüştürdüm.

Refleks olarak geriye sıçradı. Elleriyle ona saldıran çocuğa karşı kendini korumaya çalıştı.

Çok geç.

Boğazına ses tellerini ve şah damarını kesen hızlı bir kesik attım. Boğazından kan fışkırırken arkasına geçtim ve cansız bedeninin yere çarpıp gürültü yapmasına engel oldum. Beklediğim gibi, Leylek’in daha yeni sakinleştirdiği tazılar kan kokusunu aldıkları anda havlamaya ve ulumaya başlamıştı.

“Hey Pembiş! Tazıları sakinleştirmeyi bile beceremiyor musun… Ne?!”

Çoktan... Pembiş’in bıçağını kapmış ve arabanın köşesinde onu bekliyordum.

Diğer köle tüccarının dikkati Pembiş’in cesedini yiyen orman tazılarına kaydı. O anda arkasından sıçrayıp boynuna bıçağı sapladım. 

Tazılar iki cesedi tüketirken sakinleşmişlerdi. Diğer ikisinin işini uyurlarken halletmek için çadıra yönelmiştim ki tiz bir yakarış tüm planımı bozdu.

“İMDAAAT! ANNE! LÜTFEN BİRİ YARDIM ETSİİN! İMDAAAT!!”

Hay ben senin… Onca zaman dururken neden şimdi?

Tam o sırada çadırın içindeki tüccarlar hışırtılı seslerle dışarı çıktı. “Pembiş! Şeytan! Çocuk uyanık! Ne halt yiyorsunuz…” yarı uykulu bir halde bağırdı.

Köle tüccarlarının saçma isimlerini duyduğumda içimden yükselen kahkahayı yuttum. Kendimi arabanın yanındaki ağacın arkasına gizleyip Pembiş’in bıçağına mana yönlendirdim.

Bir şeylerin ters gittiğini anlayan iki tüccar dikkatlice aracın diğer yanına doğru yürüdü. Eski yoldaşlarını mideye indiren orman tazıları onları karşıladı.
 

Bu fırsatı değerlendirerek yakınımdakine saldırdım. Kısa kılıcını beni gördüğü anda suratıma savurdu.

Saldırıdan kaçınarak aşağı eğildim ve ona doğru atıldım. Bıçağımın saldıracağı menzile girmeye çalışıyordum. Bıçağımı manayla güçlendirerek savurdum ve Aşil tendonunda temiz bir yara açtım.

“Ahhh!!” acıyla uludu ve çaresizce saldırı menzilimden çıktı.

“Danton, dikkatli ol! Bu velet bir büyücü!” tendonu yaralanan savaşçı yakardı.

Danton kılıcını çekip savunma pozisyonuna geçerken dikkatim ona kaymıştı.

“Bu aralar çok manyak şeyler oluyor! Sanırım kocaman bir altın çuvalı önümüze düştü, George! Eminim bu da elf kadar para eder!” çılgın bir kahkaha patlattı.

Bu piçlerin ölen grup üyeleri umurlarında bile değildi.

Danton’un bedeni manayla güçlendirildiğini ima edercesine hafif parıltılar yayıyordu. Bana doğru atılırken köşeli suratına kendinden emin bir sırıtış kondurmuştu.

George özürlü bacağı ile dövüş dışı kalmıştı ama bu geliştirici sıkıntı olacaktı.

Danton isimli geliştirici aniden üstüme atladı ve sağ koluyla yumruk attı. Kılıcını kullanmamasının sebebi muhtemelen “mallarına” hasar vermek istememesiydi. Normalde bu duruma alınsam da şu anda aşırı güveni işimi kolaylaştırıyordu. Bu yüzden fazla takılmadım.

Yerde küçük bir oyuk açacak kadar güçlü olan darbeden kaçınırken bıçağımı Danton’a fırlattım. Uçurumdan sürüklediğim büyücüye yaptığım numarayı uyguladım ama bu büyücü daha dikkatliydi. Mana ipini kılıcıyla kesti ve diğer eliyle bıçağımı yakaladı.

Siktir.

İşte şimdi sıçtım. Danton uzun değildi ama ulaşma menzili benimkinden fazlaydı. Ayrıca bir kılıcı da vardı ki artık bunu kullanma ihtiyacı duyarak menzilini iyice artırmıştı.

Danton zaman harcamadan bana doğru atıldı ve bıçağımı bana geri attı. Kolaylıkla sıyrıldım ama bileğime savurduğu kından kurtulmak için başka bir hamle yapacak zamanım kalmamıştı. Dengemi kazanmak için yuvarlanırken bileğimi kavrayıp beni tersyüz etti.

Kendine güvenen yüzü, beni tutan eline mana yüklü yumruğumla vurduğumda buruştu. Ateş elementi tekniği kullandım -yumruğuma odakladığım tüm manayı serbest bıraktım- ve bileğindeki zayıf eklemi hedef aldım. 

Gürültülü bir kırılma sesini takip eden hırıltılı küfürler saldırımın yeterli olduğunu ortaya koymuştu.

Kırılan bileği beni daha fazla tutamadı ve sırtımın üstüne düştüm. Hızla zıplayıp ayaklarımın üstünde durdum. Pembiş’in bıçağını düştüğü yerden aldım ve yaralı Danton’a saldırmak için bu fırsatı kullandım. Bileğindeki acı yüzünden küfürler savuruyordu “Şimdi ÖLDÜN seni küçük bok! Bundan sonra seni satıp satamayacağım umurumda bile değil!” 

Sol bileği yaralıydı ve bu savunmasında bir gedik oluşturuyordu. Ayaklarıma daha çok mana odakladım ve menzile girdim. Tam yanına esaslı bir darbe indirecektim ki kılıcını aşağıya doğru öfkeyle savurduğunu gördüm. 

Hah tuzağıma düştü!

Sol ayağımdan destek alıp sağıma doğru döndüm. Saldırısından kıl payıyla sıyrıldım ve son umutsuz saldırısıyla savunmasız kalan sağından bıçak menziline girdim. 

Anında geriye kaçmaya çalıştı ama sağ ayağım çoktan bacağının arkasında dengesini bozacak konumdaydı. Hızlı bir hamle ile bıçağımı kaburgalarının arasından ciğerlerine batırdım.

Yarasından dolayı nefes alamadığı için işini bitirmek çocuk oyuncağıydı.

Şimdi hareketsiz kalmış olan George ile tek başımızaydık. 

Çok geniş ve ağır olduğu için Danton’un kılıcını kullanamıyordum bu yüzden Pembiş’in bıçağını son bir kez kavradım ve George’un boğazını kestim. Zavallı dövüşçü işe yaramaz bacağıyla karşı koyamaz ya da kaçamazdı ve gözlerindeki şaşkınlık ifadesiyle öldü. Sonu mideye indirilen iki yoldaşı gibi oldu.

Elf kızın esrarengiz sessizliğinden dışarıda dönen kavgayı fark ettiği anlaşılıyordu.

Aracın kilitli olduğu arka kısmına tırmandım. Elf kızı bir köşeye sinmiş özel bölgelerini zar zor örten paçavralar içinde titriyordu. Şaşkınlık ve şüpheyle beni inceledi, gözleri neredeyse “Beni kurtaran kişi bu olamaz, değil mi?” diyordu.

Sessizce beklerken onu serbest bıraktım. Nemli turkuaz gözleri tüm bu süreç boyunca suratımı terk etmedi.

Yorgun ve kirlenmiş hissederken ayağa kalkmasına yardım ettim ve “Artık evine dönmelisin.” diye basitçe belirttim.

“Hık... Hık...” 

Muhtemelen şimdiye kadar dost mu düşman mı olduğumu bilmiyordu. Ama “ev” kelimesini söylediğim an gergin yüzünden bir rahatlama geçti ve daha fazla kendini tutamadı.

“Hık! Çok korktum! Beni satacaklardı! Hık! Bir daha asla ailemi göremeyeceğimi düşünmüştüm! Hık! YAAAAAAA!”