Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

15. Bölüm Düğün Çanları (2)

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

Dük malikanesine döndü ve kabul odasına doğru ilerledi. Jerome ve Fabian da onu takip ettiler. Hugo paltosunu çıkarınca Jerome onu alıp odadan çıktı. Bunca zamandır sessizliğini koruyan Fabian aniden ağzını açıp onu soru yağmuruna tuttu.

“Nereye gittiniz? Size gizlice yalnız gitmemeniz gerektiğini söylemiştim. En azından nereye gittiğinizi bize bildirmek çok mu zor?”

Fabian, Hugo'ya dırdır edecek kadar cesur olan tek kişiydi. Yaşlılıktan saçlarına ak düşmüş uşaklar bile bunu yapacak cesarete sahip değildiler. Hugo sık sık bu adamın yürek yiyip mi geldiğini merak ederdi.

“Bugün izin günün olduğunu söylememiş miydin?”

Fabian, programlanmış saatlerine dakikası dakikasına uyardı. Beş gün çalıştıktan sonra mutlaka bir gün izin alırdı. Ailesinin de Dük emrindeki görevleri kadar önemli olduğunu belirtmişti. Bunu Dük'ün yüzüne utanmadan söyleyebilecek tek kişi oydu.

Öyle olsa bile Fabian, Dük'ü aylarca süren savaşlarda takip etmekten asla çekinmezdi. Fabian, beceriksiz veya doğası gereği hesapçı bir adam değildi. Önemli görevleri asla reddetmezdi, ancak yine de süreçteki tüm ek yan faydaları elde ettiğinden emin olurdu. Bu açıdan, Fabian ve Jerome kardeş olsalar da tamamen zıttılar.

“Dün evden ayrılmakla ilgili hiçbir şey söylemediniz. Konuyu açsaydınız, size yardımcı olurdum.”

“Saraya gittim.”

Fabian bir iç çekti. Bir Dük, yanında tek bir görevli olmadan saraya nasıl girebilirdi? Fabian’ın böyle davranmasının sebebi Dük'ün başına gelecek tehlikelerden endişe etmesi değildi. Muhtemelen göklerin altında Dük'ü fiziksel güçle alt edebilecek bir varlık yoktu.

Burası savaş alanı değildi. Kılıç olmasa bile, burada bir insanı öldürmek için sayısız başka yol vardı. Küçük bir bahane, büyük bir felakete dönüşebilirdi.

Taran ailesi aslen tüm siyasi gruplara karşı tarafsızdı. Ama bu sefer işler farklıydı. Tarihte ilk kez Taran ailesi bir tarafı desteklemeye karar vermişti. Bu henüz kamuoyuna duyurulmamıştı, ancak veliaht prensle işbirliği yapmak, farklı hizipler arasındaki güç mücadeleleri girdabına adım atmakla aynı şeydi.

Veliaht prensin birçok düşmanı vardı. Herkesin gözü onun üzerindeydi, en küçük bir hatada kargaşa çıkarmak için fırsat kolluyorlardı. Büyük siyasi güce sahip soylular hiçbir zaman tek başlarına dolaşmazlardı. Bir şey olması ihtimaline karşı etrafta bir görgü tanığı olmalıydı.

Dük'ün çok vurdumduymaz olduğu zamanlar vardı. Sonunda da tüm yarım kalmış işleri halletmek için etrafta koşuşturması gereken kişi Fabian olurdu. Dük koşullara hiç aldırış etmezdi. Fabian'a sorunu çözmesini emrettikten sonra, bir daha o konuyu aklına bile getirmezdi. Dük'ün tek başına ortalıkta dolaşmasından daha sinir bozucu bir şey yoktu.

“Veliaht Prensi mi ziyaret ettiniz?”

“Hmm? Ah… Gitmişken öyle yapsaydım keşke.”

"Veliaht Prensi ziyaret etmenize gerek yoksa, saraya gitmenizin sebebi…?”

“Ben evleniyorum. Az önce Majestelerinden izin aldım.”

“…”

Fabian birkaç kez derin nefes aldı. O anda sadece kaba sözler çıkacağı için ağzını sımsıkı kapatmıştı.

“O prensesle mi?”

“Evet.”

“Ne zaman?”

“Muhtemelen bir ay içinde.”

Bir ay? Fabian öfkeden patlamamak için kendini zor tutuyordu.

Fabian savaş sırasında Dük’ün emir subayıydı. Normal günlük yaşamda onun yardımcısıydı. Dük onu genellikle tek bir açıklama yapmadan rastgele bir durumun içine sokardı. Başka bir deyişle, Dük tüm kararları verir, sonra da bunların gerçekleşmesini sağlamaktan sorumlu kişi Fabian olurdu.

“Bunun Krallığın etrafına yayılmasına izin verme.”

“…Ha?”

“Gerekli belgeleri tamamlar tamamlamaz, Kuzey'e doğru yola çıkacağız.”

‘Peki buna ne zaman karar verdin?’ Fabian, kuzeye doğru yola çıkacak bir taşıma konvoyu düzenlemek zorunda olduğu için morali bozulmuştu. Neyse ki, her şeyi halletmek için bir ayı vardı.

“Dükalık’tan insanların düğüne gelmeleri için hiçbir sebep yok. Evliliğime dair basit bir not yeterli olacaktır.”

Hugo hizmetlilerinin hiçbirinin düğüne katılmasına gerek olmadığına karar vermişti. Fabian’ın aklına şok olacak birkaç kişi geldi ve onlara acıdı.

Taran ailesinin şu anki Lordu ve Dükü, bir diktatör gibi yönetiyordu. Taran Dükü kadar gururlu ve kendini beğenmiş kimse yoktu.

Fabian, Lorduna Dük olarak hürmet ediyordu, ancak bir insan olarak onunla doğrudan hiçbir ilişkisi olmasını istemiyordu. Dük kolayca insanların hayatlarıyla oynuyordu. Ondan düşünceli ya da iyiliksever olması beklenemezdi.

Fabian, Dük'ün karısı olacak prensese karşı büyük bir yakınlık duydu. Dük'ün karısı bu evlilikten medet umuyorsa, çok hüzünlü bir hayat yaşayacaktı.

“Bizim bir adamız yok muydu? Bir madeni olan?”

“Takımadalardaki elmas madeninden mi bahsediyorsunuz?”

“Evet. Onu çeyiz olarak hazırla.”

“Ekselansları, bu çok fazla...”

Fabian her zamanki gibi sessiz kalamamıştı. Bu sadece aşırı değil, ciddiydi. Fabian soruşturma yapmakla görevliydi, bu yüzden durumun her ayrıntısından haberdardı. Bu, İmparatorun bile hatırlayamadığı, ikinci derece bir prensesti. Öz annesinin kimliği belirsizdi ve tek bir akrabası yoktu.

“İmparatorla görüşmeleri çoktan bitirdim. Ayrı bir düğün yapmayacağız. Her şeyi belgelerle halledeceğiz.”

“…”

Fabian’ın nutku tutulmuştu. Bu basit bir iş değildi; ulusun Dükü nasıl bir düğün töreni düzenleyemezdi? Hugo asil kökenli biri olmasa da, genç kadın yine de bir prensesti. Bu kraliyet ailesiyle alay etmekten farksız olmaz mıydı? Yine de, kızını bir elmas madeniyle bu kadar kolay takas eden babaya karşı da aynı derecede nutku tutulmuştu.

Bir evliliğin gayri resmi olarak sonuçlanması olağandışı değildi. Bazen savaş dönemlerinde olduğu gibi acil durumlar olurdu; gayri resmi evlilikler yaygındı. Fabian'ın aklından tek bir düşünce geçiyordu.

“Bu yüzden mi hemen bölgemize dönüyorsunuz?”

Taran bölgesi çok şiddetli bir barbar grubuyla sınır paylaşıyordu. Asla bir an bile güvenli olmuyordu. Her zaman Krallık'ta önemli bir işleri olduğunu bahane ederlerdi.

“İyi olur.”

“Bölgemizde gerçekten bir şeyler mi oluyor?”

Dük hafif bir kahkahayla karşılık verdi. Fabian onu çok iyi anlıyordu. Taran bölgesinde hiçbir şey olduğu yoktu. Düğünü es geçmelerinin nedeni Dük'e göre çok zahmetli olmasıydı. Adamakıllı bir düğün en az yarım gün sürerdi. Hugo kesinlikle bu kadar sinir bozucu bir şey yapmak istemiyordu.

“Sana yapılacak bazı işler vereceğim. Sinir bozucu şeylerden hoşlanmam, bu yüzden dikkat et söylentiler yayılmasın.”

“Emredersiniz, Majesteleri.”

Fabian, efendisinin kararlarına kolayca razı geldi zira kendi yerini çok iyi biliyordu. Sadece Dük'ün kararlarının yarım kalan işlerini halletmeye yardım etmesi gerekiyordu. Bu kararları alırken Dük'e yardım edecek hali yoktu. Onunla birlikte çalışırken çizgiyi asla geçmezdi, bu nedenle Dük'ün emrinde bu kadar uzun süre hizmet etmeye devam edebilmişti.

‘Oğlu yüzünden mi acaba...?’

Dük'ün evliliği düşünmesinin tek nedeni buydu.

‘Ne zavallı bir prenses.’

Fabian zihninde, Canavar Dük’ün malikanesinde her gece ağlayan yalnız bir prenses canlandırdı. Eğer Jerome, Fabian'ın Lordlarını bir canavar olarak gördüğünü bilseydi, onu ağır bir şekilde cezalandırırdı.

Çünkü Jerome, efendisini hiç iş başında görmüyordu. Dük'ü kendisi için dövüşürken görseydi… Tüyleri diken diken olan Fabian aniden ürperdi. Ama Fabian aslında Jerome'un Dük’ün o tarafını görmesini de istemezdi. Jerome'un Taran Dükü’nü sadece asil Lordları olarak görmesini diliyordu.

Prenses, o bencil ve kalpsiz adama ne kadar dayanabilecekti ki? Kadınlar aşk için yaşayan varlıklardı. Fabian'ın karısından bunca yılda öğrendiği şey buydu. Dük onu görmezden gelmeye devam ettikçe, genç kadın yavaş yavaş bir çiçek gibi solacaktı.

Muhtemelen yalnızlığına katlanmak için kendini içkiye verecekti. Belki kalbindeki boşluğu lüksle doldurmaya çalışırdı. Kesin olan tek bir şey vardı. Dük'ün karısı ne kadar değişirse değişsin ya da umutsuzluğa kapılırsa kapılsın, Dük hiç umursamayacaktı.

Dük'ün ziyarete geldiği gün, Lucia’ya taşınması söylenmişti. Müstakil sarayından, yüksek statülülerin ikamet ettiği merkez sarayın içinde bulunan güzel ve küçük bir saraya taşındı. Bu yer küçük sayılsa da onun yıllardır yaşadığı müstakil saraydan daha genişti.

Burası Gül Sarayı olarak bilinen merkez sarayın küçük bir köşesiydi. İmparator oraya büyük bir sevgi besliyordu. Saray, onun sevdiklerine duyduğu saygı ve onuru temsil ediyordu. Küçük saray, kocaman bir gül bahçesiyle çevriliydi. İlkbaharın sonlarında, her çeşit ve renkteki güller çiçek açmış halde görülebilirdi. Bolca bulunan bu güller uzaklara nazik bir koku yayardı.

Lucia muhtemelen bu manzarayı göremeyecekti. Çok yazık, diye düşündü.

Lucia’nın iç saraydaki hayatı çok rahattı. Tüm saray hizmetçileri onun kolları ve bacakları gibi davranıyordu, Lucia da kendisini, hayatı lüksten ibaret olan son derece önemli bir insan gibi hissediyordu. Hugo’nun uyarısının aksine, onu ziyarete gelen hiç misafir olmadı. Sürekli olarak gelip onu rahatsız eden tek bir kişi vardı.

“Lütfen ona hasta olduğumu söyle.”

Bugün baş kahya buradaydı. Lucia her zamanki gibi terasta bir masada oturmuş, çay içiyordu. O an hasta numarası yaptığı çok açıktı. Baş kahya zor zamanlar geçiriyordu.

“Prenses, Majesteleri kendini iyi hissetmiyor ve sizin onu ziyarete gelmenizi umuyor.”

“Çok yazık. Lütfen ona saygılarımı iletin. Umarım bir an önce sağlığına kavuşur. Ben de kendimi hasta hissediyorum ve hareket edemiyorum.”

“Prenses.”

“Lütfen artık müsaade et. Burada enerjimizi boşa harcamayalım. Oraya gitmeyeceğimi zaten biliyorsun.”

Lucia, baş kahyanın İmparator'dan azar işitecek olmasını umursamıyordu. Önemsiz olsa da, bu kendi intikam alma biçimiydi.

‘Madem sen bana dönüp bir kez bile bakmadın, ben de ayağına gelmem.’

İmparator ona birilerini gönderdiğinde, Lucia bunu kafasına koymuştu.

İmparator aslında kızını görmek istemiyordu. Görüşmek istediği kişi Taran'ın nişanlısıydı. Bu pozisyon yüksek saygınlığa sahipti. Lucia 16. prenses olsa da, İmparator onu zorla dışarı çıkaramazdı.

Hizmetçiler, Lucia’nın Taran Dükü'nün nişanlısı olduğunun henüz farkında değillerdi. İmparator'a bu kadar kaba davrandığı halde, ona hiçbir şey olmuyordu. Bu yüzden saray hizmetçilerinin hepsi onu gücendirmemek için ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu.

Bu son derece gülünçtü. Lucia’nın statüsü bir gecede değişmişti. Genç kadın, Dük'ün neden bu kadar kibirli olduğunu anlamaya başlıyordu. Hayatı boyunca etrafı böyle insanlarla çevrili olan herkes sonunda Dük gibi biri olup çıkardı.

Zaman hızla akıp gitti, bu kızın ertesi gün evleneceğini kimse bilmiyordu. Lucia, Hugo’nun gereksiz söylenti çıkmasını istemediğini düşünerek kimseye tek kelime etmemişti. Saray hizmetçileri ona ne kadar dalkavukluk etseler de, Lucia onlarla arasındaki mesafeyi koruyordu.

Çoktan gecenin geç saatleri olmuştu, ama Lucia uyuyamıyordu. Pencerenin pervazına oturup karanlık gökyüzündeki ayı seyretti. İçi son derece huzursuzdu.

Bunca zamandır Dük bir daha hiç ziyarete gelmemişti. Zaman zaman, genç kadının bir şeye ihtiyacı olup olmadığını kontrol etmek için birkaç kişi gönderiyordu. Lucia burada ihtiyacı olan her şeye zaten sahipti, ama sadece bir kez bir şey istemişti.

‘İmparator ile görüşmek istemiyorum. Lütfen beni ondan koruyun.’

Lucia, imparatorun gayri resmi düğünlerine tanık olarak gelmesinden korkuyordu. Lucia bu isteğini iki gün önce belirtmiş ve henüz bir yanıt alamamıştı. Ancak görünüşe göre Hugo mesajı almış ve bunun gerçekleşmesi için adamlarını göndermişti.

Ay bugün çok parlaktı. Lucia biraz pişmanlık duyuyordu. Aslında hayattaki dileklerinden biri, müstakbel kocası ve çocukları ile birlikte mutlu bir hayat yaşamaktı.

‘Bu yolu seçen benim.’

Hiçbir şeyden pişman olmayacaktı. Başına ne gelirse gelsin, pişmanlık diye bir şey olamazdı. Zaten rüyasında fazlasıyla pişman olmuştu.

***

“Gerçekten böyle mi davranacaksın?”

Kwiz avazı çıktığı kadar bağırdı. Nazik yaklaşım işe yaramamıştı, bu yüzden öfke kullanmanın zamanı gelmişti. Bir kez daha başarısız olursa, nazik yaklaşımı bir kez daha deneyecekti. Bu günlerde bu durum sürekli tekrarlanıyordu.

“Ne dersen de boş, ben gidiyorum.”

Kwiz koltuğunda zıplamaya devam ederken Hugo sakince çayını içiyordu.

“Neden şimdi? Beni boğazlamak isteyen kaç kişi var biliyor musun…?”

Hugo, Kwiz'e kendi topraklarına döneceğini bildirdikten sonra, adam dilenci bir çocuk gibi davranmaya başlamıştı. ‘Cesedimi çiğnemeden gidemezsin, nasıl bu şekilde davranabiliyorsun?’ Biri duysa, onun bir sevgiliye kur yapmaya çalıştığını düşünürdü.

Veliaht Prens'in hizmetkarları utansalar da tıpkı Hugo gibi yüzlerinde boş bir ifade vardı.

“Kuzey'deki o bölge yüzlerce yıldır Taran ailesine ait. Sırf Dük bir süreliğine ayrıldı diye arazisi yok olmaz.”

“Dükkanını boş bırakan dükkan sahibinin başı belaya girer.”

Hugo savaş nedeniyle bölgesinden çok uzun süre uzak kalmıştı. Eğer biraz dinlenmek isterse, Kwiz onun peşini bırakmazdı. Dük, veliaht prense yardım edeceğine söz vermişti, ancak onu tüm düşmanlarından korumak gibi bir düşüncesi yoktu. Üssü kuzeydeydi.

“Yani iki gün içinde ayrılacak mısın?”

“Sana defalarca söyledim zaten.”

“Sana bu şekilde yalvardığım halde mi?”

“Lütfen mızmızlanmayı kes. Sırf ben yokum diye başına bir şey gelecek değil. Burada kalsam bile sana yardımcı olabileceğim hiçbir şey yok.”

“Neden olmasın? Sadece orada durmanla bile insanlar bana karşı temkinli davranırlar!”

“Bu da senin hoşuna mı gidiyor? Veliaht Prens’e karşı zaten temkinli davranmalılar. Neden bana karşı temkinli olsunlar?”

“Böylesi daha iyi. Savaş sona erdiğinden, insanlar resmi olarak hamlelerini yapmaya başlayacaklar. Şu anda savaş ganimetleri için nasıl rekabet ettiklerini biliyor musun?”

“Savaş ganimetleri mi?”

Hugo güldü.

“Hepsi benim.”

“Evet, hepsi benim.”

“Sana benim olduğunu söylemiştim.”

"Dük'e ait olan her şey bana ait."

Hugo küçük bir iç çekti. Adamın zihni muhtemelen sadece şeytani yılanlarla doluydu. Ancak Hugo, veliaht prensin karakterinden hoşlanmıyor değildi. Aşırı temkinli olanlardan daha iyiydi.

Nüfuzlu insanlar arasında Kwiz, onun yüzüne karşı da arkasından davrandığı gibi davranan tek kişiydi. Şimdiye kadar böyle bir kişiliğe sahip tek kişi oydu. Bu yüzden, Veliaht Prens ile işbirliği yapmaya karar vermişti.

“Orada sadece iki yıl kalacağım.”

“Çok uzun! Sadece bir yıl olsun!”

“İki yıl. Bir sonraki İmparator tahta çıktıktan sonra ne olacağını kim bilebilir? Majestelerinin sağlığı bugünlerde pek iyi görünmüyor.”

“Bütün kronik hastalıklarla birlikte, vücut yaşı 80'lerde olmalı. Daha birkaç gün önce, yatağının yanında bir kız çocuğu vardı. O yaşlı moruk. Sadece böyle şeylere enerjisi var.”

Veliaht Prens'in yardımcısı utançtan öksürmüş gibi yaptı. Veliaht, gevezeliğini böldüğü için yardımcısına dik dik baktı.

Veliaht Prens her zaman İmparator'dan; o yaşlı adam, yaşlı moruk, korkunç imparator diye bahsederdi. Adamları bu sözleri kaç kez duymuş olsalar da, asla alışamamışlardı. Bu sözleri yüzünde boş bir ifadeyle dinleyebilecek tek kişi Taran Dükü’ydü.

“Ben artık gideyim.”

“Neden gitmeden önce akşam yemeği yemiyorsun?”

“Meşgulüm.”

“Kimsenin seni engellemesine asla izin vermezsin.”

“Ah. Yarın evleniyorum.”

Bir an için odada sessizlik oldu. Veliaht Prens ve odadaki diğer herkes donakalmıştı.

“Ne yapacaksın…? Dük, ne yapacağım dedin?”

Bir gübre yığını üzerindeki bir elmas yine de bir elmastı. İmparator da sapına kadar imparatordu. Düğün tarihini kimsenin bilmeyeceğine söz vermişti. Son dakikaya kadar, Veliaht Prens bile evlilikten bihaberdi. İmparator hakkında kötü konuşsa da, ona karşı çıkmak için hiçbir zaman harekete geçmemişti. Düşüncesizce davranırsa, bu ancak geri teperdi.

“Bunu İmparator ile zaten görüştüm. Düğün gayri resmi olarak yapılacağı için katılmanıza gerek yok. Bu arada, evleneceğim kişi bir prenses.”

“Dük!”

Veliaht prens bağırdı ama Hugo sadece saygılı bir şekilde eğildi ve odadan çıktı. Hugo odadan çıktıktan sonra, veliaht prensin şımarık velet gibi davranışları bir anda kayboldu. Yüz ifadesi bir iblis kadar korkutucuydu. Yardımcısına hemen şöyle kükredi.

“Ne halt ediyorsun sen?! Taran Dükü yarın evleniyor ama nasıl oluyor da o bizzat söyleyene kadar benim hiç haberim olmuyor?”

“Özür dilerim.”

Adamın yüzü soldu.

“Çabuk neler olup bittiğini anlayın!”

“Emredersiniz! Majesteleri!”

Kwiz’in gözleri öfkeden ateş saçıyordu.

“Prenses mi? Saçmalık. Bu yerde kaç prenses var? Prenseslerle ilgileniyor olsaydı, bana daha önce söylemeliydi. Ona seve seve kız kardeşimi verirdim.”

Hugo ona bir ‘prensesle’ evleneceğini söylediğinde, neler olup bittiğini tahmin edebiliyordu.

“O sefil yaşlı moruk.”

Kwiz dişlerini sıktı. İmparator, kendini iç saraya kapattığı için dünyevi işlerden uzak görünüyordu ancak kapalı kapılar ardında her şeyi gizlice kontrol ediyordu. Prens, imparator'un kendini beğenmiş yüzünü hayal etti, ‘Ne yaparsan yap, avucumun içinde kalacaksın.’

Kwiz, İmparator'dan nefret ediyordu. Ondan iliklerine kadar nefret ediyordu. İmparator bu gerçeğin farkında olmasına rağmen, yine de çekişme istiyormuş gibi Kwiz'e alaycı bir şekilde gülerek Veliaht Prens pozisyonunu vermişti.

‘Bakalım bu şekilde ne kadar kalabileceksin.’

Kwiz'in mavi gözleri öfkeden ateş saçıyordu.