Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

66. Bölüm Köle Ticaretine Baskın Görevi #3

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Ulu elfler, mistik elf dünyasının en gizemli türleriydi. Fazla bilgisi olmayanlar onların elf türünün üst kademesi olduğunu sansalar da bu, tam olarak doğru değildi.

Uzun zaman önce, Arvların kanı kendi atalarına dönüş yaptıktan sonra elfler, ulu elf haline geldi.

Üstün güçleri, tüm krallığın onlara imrenmesinin ve gizli yollarla onları kaçırmalarının sebebi oldu.

Vince’in ağzından kısık bir ses çıktı. ‘...3 ay önce. Austen Krallığına hayat veren Pilar nehrinin kurumaya başladığını duydum.’

Austen’ın kalbinden geçen bu inanılmaz nehir, çöle doğru akmaktaydı. Austen’ın bir millet olarak hüküm sürmesinin arkasındaki güç bu nehirdi. Çöl canlılarının yaşamlarını devam ettirmesini sağlayan bu nehir, onların hayat kaynağıydı.

Ancak, nehir kurumaya yüz tutmuştu. Her 60-100 yılda bir kuraklık çatıp mevcut krallığının sonunu getirirdi. Bu, büyünün engel olamayacağı bir felaketti. O yüzden, Austen Krallığı belli bir seviyenin üzerinde gelişme gösteremezdi. Kuraklığa karşı her zaman yemek ve su toplamaları gerektiğinden, krallığı gelişmekten alıkoyan bir limitleri vardı.

Fakat, ulu elfler olduğu sürece bu durumu tersine çevirebilirlerdi.

İşte bu mantıklı bir sonuçtu. Ulu elfler, yalnızca varlıklarıyla bile doğayı canlı tutmayı başarıyorlardı. Güçleriyle zehirli bataklıkları berrak göllere çevirebilir ve dağlardaki çimenleri yeşertebilirlerdi. Kuraklığa kesin çözüm bulamasalar bile en azından Austen’daki yaşam standartlarını yükseltebilirlerdi.

Arvlardan gelen ulu elflerin içlerinde barındırdıkları güç son derece kuvvetliydi. Doğal bir element olarak, sadece nefes alıp vermeleri bile doğal mucizeler yaratabilirdi. Zehri temizleyip bitkilerin büyümesine imkan tanıyor, kuru iklimi nemlendirip mahsullerin yetişmesi sağlıyorlardı. Bu yaptıkları, büyük element ustası Myrdal için dahi çok zor bir şeydi.

Üstelik, Austen Krallığının elflerin gücünden faydalanmaları için sağlam bir gerekçesi olması gerekiyordu, çünkü Elvenheim’ın öfkesine uğrama riskleri vardı.

‘Ne kadar güce sahipsiniz bilmiyorum ama, bu yaptığınızı kölelikle örterek ne kadar umutsuz bir durumda olduğunuzdan haberim var.’

‘Bunu bilmene rağmen beni hala engelliyor musun?’ Yeniçerinin kılıcı sallanıyordu.

O ‘Köstek’ örgütünün bir parçası falan değildi. Bir yeniçeri, tüm kötülüklerden uzak durarak bilgisi dahilinde efendisine eşlik ederdi. Bu yeniçeri de Austen adına kendi efendisine hizmet ediyordu.bu krallıkta kimliğini gizleyerek başlarındaki felaketi defetmek için inançla çözüm arayışına girmişti. Kendi canından vazgeçmesi gerekse bile bu görevi tamamlamalıydı.

Vince, bunu bilerek başını salladı. ‘Ne durumdasın bilmiyorum. Benim açımdan, kaçırılan ulu elfi kurtarıp Elvenheim ile aramızı iyi tutmak daha iyi bir seçenek.’

‘Şu an buna göz yumarsan, Sultan sana karşılığını fazlasıyla verecektir.’

‘Ne kadar da komiksin. Bana suç ortaklığı mı teklif ediyorsun?’

Ne açıdan düşünürse düşünsün, bu Meltor’ın kaybı olacaktı. Elvenheim onlar için uzaktaki Austen’dan farklıydı. Andras İmparatorluğu ile olan düşmanca ilişkilerinin üstüne yeni bir düşman kazanmaları onlar için ölüm demekti.

Aksi yönden, Vince bu ulu elfi kurtarıp Elvenheim’a götürürse ne olacaktı? Bu halat çekme oyununda, kendilerine güçlü bir dost edineceklerdi. Austen’ın Meltor’a sunacak hiçbir iyi yönü yoktu.

‘...Anladım. O zaman seni burada öldürmem gerekecek.’ Bu gerçeği fark eden yeniçeri hemen ardından havaya bir şey attı. Vince onu durdurmaya çalışsa da şimşek hızıyla hareket etmişti.

Piing...Peeng! Yeniçeri işaret fişeğini ateşlemişti.

Meltor Krallığına düşman kazandıracak olsa da bu yeniçerinin yaşamasına müsaade edemezdi. Andras İmparatorluğu ile arası kötü bir krallık Austen ile açık savaşa giremezdi. Ulu elfi Austen’e ulaştırabildiği sürece, yeniçeri başını feda etmekten çekinmeyecekti.

‘Resmen ölmeye hevesli. Bu adamlar gerçekten garip.’ Vince’in elinde kıvılcımlar oluşmaya başlamıştı.

Karşısında duran yeniçerinin icabına bakmak sorun değildi, ama işaret fişeğini gören birlikler yardıma gelecekti. Onlar gelmeden önce öldürmezse, Vince için işler daha da karışabilirdi. Tamamlanmış olmamasına rağmen, ‘onu’ kullanmalıydı. Başka çaresi kalmadığına kanaat edince 6.halkası harekete geçti.

‘Alev Patlaması!’

‘Å℃CE!’

Böylece, sahne perdeleri büyük alevler eşliğinde seyirciye kapandı.

***

Bir diğer yandan, Theodore da savaşının sonuna gelmişti.

‘...Demek böyle bir hismiş. Anladım.’

Bu durum, canavar ve zombilerle savaşmaktan daha farklıydı. Çok net zamanlama ve teknik isteyen bir savaşa girmişti. Vücudu Lee yoonsung’dan elde edilen teknikleri kolaylıkla kavradığından, Doğu’nun 6 temel ilkesi üzerine kurulan bu metoda uyum sağlamıştı.

Swaeek.

Theo yavaşça arkasına yaslandığı anda burnunun ucundan bir kılıç savrulmuştu. Darbelerden kıl payı kurtuluyordu. Theo’nun yumrukları korumanın göğsüne vurunca, koruma geriye sıçrayıp kan kusmaya başlıyordu. Kullandığı Hız Sonatası ve Gücün Coşkusu sebebiyle hızı ve gücü artışa geçti.

‘ÅCÅCG?!’

‘C¥Ȼ£!’

‘Mesafeyi koru!’ diye bağıran korumalar daha uyanık devam ettiler. İki kişi çoktan büyücünün gazabını tatmıştı. 5 enerji kullanıcısından 3ü hayattaydı, o yüzden git gide umutları da kayboluyordu.

Rakon da olacakları anlamıştı. ‘Battım. Bu küçük pislik çok güçlü...!’

Theo hem hızlı hem de güçlüydü.  Şayet enerji kullanıcıları ve Theo arasındaki mesafe korunursa, Theo onlara kuvvetli büyülerle saldıracaktı. Ancak yakınlaşırlarsa da Theo’nun tuhaf hareketleriyle dayak yiyeceklerdi.

Rakon bıçaklarını daha kullanamamış olsa da, onlardan umudunu çoktan kesmişti. Etrafı çevrili olmasına rağmen, bu küçük sıçan, sanki kafasının arkasında gözleri varmışçasına kendini kurtarmayı başarmıştı. Rakon’ın yapabileceği tek şey, belki birkaç saç telini kopartmak olurdu.

Rakon burada öleceğini anlayınca, tüm tüyleri diken diken olmuştu.

‘Onlar sana zaman kazandırıyorken tüy buradan...’ Rakon’ın iç sesi ölmemek için kaçmasını söylüyordu.Hançerlerini onları oyalamak için fırlatacakken Theo’nun elinden çıkan ışık onu da yakalamıştı.

4.halka büyüsü ‘Zincirleme Yıldırım’ idi, ki bu büyü ‘Ezber’ büyüsü nedeniyle 3 kez tekrarlayıp gecenin tüm karanlığını aydınlatıyordu. Tek dokunuşla bir insanı küle çevirecek bir şimşek büyüsüydü.

Theo’nun yakınındaki iki savaşçı o anda nefeslerini tutmuştu. O sırada Rakon, bacağına isabet eden büyünün etkisiyle birkaç adım geriledi.

‘Kuaaack!’ Yere düşerken, müthiş bir acı hissetti. Rakon bıçak acısını göğüsleyebilirken bu tür bir yıldırım ile ilk kez karşılaşıyordu.

İnsan bedeninin hissedebileceği en büyük işkence olabilir miydi? Sinir sistemini etkisi altına alan bu acı, profosyonel bir işkenceden farksızdı. Pahalı iksir ilaçlardan içse bile, kolay kolay iyileşemezdi.

Sonuç olarak, bu tür mesafeler savaş büyücülerinden bihaber olanlar için ölümcül olabiliyordu.

‘Bu kadar.’ Diye düşündü Theo, yumruğundaki kanı silerken. Bu, Theo’nun beklediğinden daha sıkıcı bir savaş olmuştu. Büyüden ziyade, kendi el ve ayaklarıyla başkalarının hayatlarına son vermişti. Bu çarpışma  kaçınılmaz olsa da, elinde olmadan huzursuz hissetmişti. Ayrıca, savaşın ortalarındayken Lee yoonsung ve Alfred’in tecrübeleri birbirine karışmıştı.

Theo işaret parmağını Rakon’a çevirdi.

Piing! Bergen’e başkaldıran patronun sonu olmuştu. Yine de, Theo onu toprağa gömecekken, vücudundan siyah bir şey çıkmıştı. Theo tepki  veremeden, kara bir gölge vücuduna girmişti.

(Güçlü bir lanet bedeninize sızdı.)

(Obur, bu rezil laneti yiyecektir.)

(Obur’un sahibi, lanetten etkilenmeyecektir.)

Hiçbir şey olmamıştı. Görünüşe bakılırsa Rakon onu lanetlemeye çalışmıştı. Bu, fazla bilinmeyen kara büyü yapay eşyası ‘Ölümün refakatçisi’nin etkisiydi. Ama Theo için bu eşya, ekşi sütü içmek kadar dahi etki etmeyecekti.

Rakon istediğine ulaşamamıştı ve hatta intikamını bile almaktan bile acizdi. Bir yönden, kötü talihinin münasip sonu olmuştu.

Theo, bu çirkin cesedi gömdü ve sonrasında, ikinci kışlanın korumaları da çok geçmeden öldü.

***

Bu işlem oldukça hızlı ve başarılıydı.

Rakon’ın adamları dahil, iki kışladan 8 koruma etkisiz hale getirilmişti ve elfler serbest bırakılmıştı. Neyse ki, yaralanan ya da hareket edemeyecek durumda olan yoktu. Köleler değerli sayıldığından, onlara iyi bakılmıştı.

Asıl soru, insanlar tarafından kaçırılan elflerin neden Theo’yu takip ettikleriydi.

‘Bu nedir böyle?’ Theodore şaşkınlıkla arkasını döndü.

Peşine, annesini takip eden civcivlere benzeyen 4 elf takılmıştı. Başka türlere soğuk davranan elflerden farklıydılar. Sanki Theo onların amiriymiş gibi ne derse yapıyorlardı.

Theo meraklanınca doğal olarak sordu.

-Senden yayılan çamurun kokusunu duyuyoruz.

-Toprağı seviyoruz.

-Lütfen bizi ona götür.

...Duyduğu cevaplar bunlardı.

‘Kirin kokusu, toprağı sevmeleri.’ Bu kelimelerden aklına tek bir şey geliyordu.

Theo yere basıp toprak elementi Mitra’nın varlığını hissetti.

Mitra’nın varlığının harikalığı sebebiyle, Myrdal ile olan anlaşmaları yeni bir boyut mu kazanmıştı? Element ile de olsa elflere yaklaşmanın zor olduğu söylenirdi. Ancak bu hallerine bakılırsa, Theodore’u onur koltuğuna oturtmuşlardı.

Ancak, Theo da ‘o kişi’nin kim olduğunu bilmiyordu. Sadece, merakı ona aklına geleni yaptırıyordu. Öndeki sarışın elfe sordu. ‘Afedersin, bahsettiğiniz kişi kim?’

‘Mavi Yeşil Kabilesinden Delphinas, sorunuza yanıt verecek. Bu kişi, bizim kabilemizde doğmuş kutsal kişi, tüm hayata ışık tutan kişidir. İlahi elçiler ona şahitlik etmiş, gökyüzü onun için dans etmiştir.

Theo hala Delphinas’ın neyden bahsettiğini anlamamıştı. ‘Daha basit bir şekilde anlatır mısın?’

‘Muhtemelen, Ulu Elf adıyla bilinen kişiyi tanıyorsundur.’

‘Ah, Anladım... Ha?!’ Theo aralarındaki konuşmanın etkisiyle bir an dikkatini kaybetse de, kaçırmaması gereken bir kelimeyi duymuştu.

‘Ulu Elf?’ Kütüphanedeki kitaplardan hakkında çok çok az bir bilgiye sahipti. Ama varlığının ne kadar değerli olduğunu gayet iyi biliyordu. Böyle bir farklılığa sahip bir elfin doğma ihtimali milyarda bir olabilirdi. Yetişkin oldukları anda bu elfler, Elvenheim’a gidip kendi türleri tarafından korunuyordu.

Başka türler tarafından kaçırılırlarsa, Elvenheim’ın en üst askerleri peşlerinden gönderilirdi.

‘Ulu Elf’in böyle bir yere sürüklenmesi...!’

Eğer ortamın gerginliği daha az olsaydı, Theo konuşmayı biraz daha uzatacaktı. Ancak bunun için zamanları yok gibi görünüyordu.

Kukukukung...

Korkunç bir alev uzaktan yükseldi.  Yeri titretip, atmosferdeki büyüyü sarsacak kuvvette bir büyüydü. 6.halka büyücünün ateş gücü, kara göğü kızıla boyamıştı. Elfler büyüye karşı insanlardan daha hassas olduğundan, onlar daha çok etkisinde kalmışlardı. Bu sırada Theodore da, hocası için endişeleniyordu.