Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

48. Bölüm Üçlünün karşı saldırısı #2 (2.Cildin sonu)

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Aynı zamanda 3 kişilik hücre olarak da bilinen üç kişinin kombinasyonu, küçük çaplı organizasyonlarda oldukça etkiliydi.

Meltor Krallığında, 2 büyücü 1 savaşçı veya 2 savaşçı 1 büyücü taktiği yerini koruyordu. Bu taktiğin çok sayıda kanıtlanmış farklı şekilleri de olduğundan kimse taktiğin faydalı olduğundan şüphe duymuyordu.

Theo’nun takımı da bu teoriyi kabul ediyordu.

Shaaaaaack!

Randolph kılıçlarını hareket ettirdikçe oluşan ışık pigmentleri takımın önünde uçuşuyordu. Zombileri kılıçtan geçirirken kendi enerjisinden de yararlandı. Kılıçlar kırbaç gibi havada sallandıktan sonra merhametsizce iki zombi orkun kafasını biçti. Tabi zombiler Randolph’u yaralayamadan önce büyü işe el attı.

‘Soğuğa direniş.’

‘Buz dalgası’

Theo’nun soğuğa karşı yaptığı koruma, Rnadolph’un Sylvia’nın soğuk hava dalgasıyla donmasını engellemişti.

Tüm canlılar ve zombiler soğuk havayla buza dönerken Randolph’a zarar gelmemişti. O yüzden bir an bile gecikmeden donan zombileri paramparça etti. Orta seviye zombiler çöp gibi bir kenara birikmişti.

Randolph sanki korkuluklarla savaşıyormuş gibi hissederken bir yandan da memnuniyetten diliyle ses çıkardı. ‘Wow, harika. İki büyücü de güçlerini benim hareketlerimle birleştiriyor. Sanırım Theo sadece bir söylenti değil. Demek bu yüzden geri saldırma planı yaptı.’

Bu üçlünün kombinasyonu süper olsa da, eğer bireylerin hareketleri birbiriyle uyumlu değilse işe yaramazdı. Takım ruhu kötüyse, takımdakilerin hareketleri de etkilenirdi ve en kötüsü, birbirlerini öldürerek düşmana yardım etmiş olurlardı.

Bu sebeple, Randolph bu mükemmel uyumu takdir ediyordu.

‘Randolph, zıpla!’

Ani gelen komutu telaşa kapılmadan dinledi.

‘Rüzgar kesen!’

Aynı anda, Randolph’un ayakkabılarının altında rüzgardan kılıçlar belirdi. Normal rüzgar kesenlerden çok daha hızlıydı ve tabi keskin! Bilekleri kesilen zombiler yere düşünce Randolph’un kılıcı onların icabına bakıyordu.

Üçlünün durmak bilmeyen hamleleri sürdükçe, savaş alanı zombi yığınlarıyla dolmuştu.

‘Hoooo… durun bir nefes alayım.’ Üçüncü savaşını geride bırakan Theodore nefes alırken Randolph’a baktı.

Randolph kılıçlarını durmadan savurmasına rağmen, nefesi sakindi. Bu da, kuvvetinin hala yerinde olduğunun kanıtıydı.

‘Randolph gibi kuvvetli birine sahipken sırtımız yere gelmez.’

Randolph nasıl Theo’nu yeteneklerini takdir ediyorsa, Theodore da Randolph’un gücü karşısında etkilenmişti.  Randolph’un hiç körelmeyen kılıç becerisi düşmanına karşı bir hayli gaddardı. Zombi orkların dahi bu uçan kılıçlar karşısında şansı yoktu.

Theo, onun dost safında olmasına sevinirken kendisini yakın dövüşte geliştirmesi gerektiğini de hissetti. Şayet şu an Randolph ile karşı karşıya gelmiş olsaydı, 10 saniyede işi biterdi. Blundell’ın kullandığı gibi büyü içeren yakın dövüş taktikleri vardı. Theo buradaki işini bitirir bitirmez, bu taktiklerin peşinden gidecekti.

Theo düşüncelerini bir düzene koyduktan sonra Sylvia’ya döndü.  ‘Sylvia, büyü gücün ne durumda?’

‘%80 civarında. Hala çok var.’

‘Randolph.’

‘Değişiklik yok. Savaşabilirim.’

Theodore durum kontrolünün ardından karanlığa gömülü yola tekrar baktı. Yapılan üç saldırı ve öldürülen yüzlerce zombiye rağmen mağara sessizliğini koruyordu. Acaba hayal mi görüyordu? Acele etmezse, mağaradan çıkacak kontrol edilemez bir durumla karşılaşacağını seziyordu.

‘…Öyleyse ilerleyelim.’

İki büyücü yolu açarak, karanlığa doğru ilerledi.

***

Mağaranın karanlığında ne kadar yol yürümüşlerdi?

Theo bir bit yeniği olduğunu düşünüp durakladı. Raporlarda okuduğuna göre mağaranın derinliği birkaç yüz metreydi. Yani şimdiye kadar sonuna varmış olmaları gerekiyordu.

Ancak, yolları hala devam ediyordu ve yapay eşyalarla dolu bölme de hiçbir yerde görünmüyordu. Theo’nun aklına muhtemel tek sebep geldi.

‘Randolph.’

‘ha?’

‘Mağara duvarına kılıcınla saldır hatta mümkünse enerjini de kullan.’

‘…deneyeyim.’ Randolph anlam veremese de sorgusuz Theo’nun söylediğini yaptı.

Daha öncesinde Theo’nun boş laflar etmediğini öğrenmişti. O yüzden Randolph elini sol kılıcının kınına yerleştirdi ve odaklanırken kılıcı dışarı saldı.

Duvara vurduğunda mavi bir ışık yansıdı ve duvar çatladı. Sıradan bir duvar enerji yüklü bir kılıcı durduramazdı Ancak Randolph’un gözleri bu durum karşısında kocaman açılmıştı. ‘Hayır…?’

Çatlayan duvar gözleri önünde kendi kendini onarıyordu.

Doğuştan kılıç ustası olan Randolph bu olanlara anlam verememişti ama Theo ve Sylvia’nın ifadeleri durumu kavramalarıyla ciddileşti. Son derece kuvvetli bir kara büyü bağırsakların dışarı taşması gibi duvardan dışarı yayılıyordu. İkisi de bu büyüyü tanıyınca aynı anda mırıldandı.

‘Zindan…’

Bu büyü 6.halka kuvvetli bir büyü olup, belli bir mekanı büyüyü yapan kişinin kontrolü altında tutuyordu.

Duvarın için hem zaman hem de büyü gücü bolca kullanılmıştı. Şayet bu zindan tamamlanırsa,  sahibine de ekstra güç olarak geri dönecekti. Büyünün bu seviyeye ulaşması büyü kitabından mı yoksa büyücünün kendisinden mi bilinmezdi ama içinde bulundukları durum kesinlikle iyi değildi.

Maalesef mağara bir zindana dönüşmüş ve büyücü şeklini istediği gibi değiştirmişti. O sırada korkutucu bir ses duyuldu.

Kieeeeeeek-!

Theodore korkuyla irkildi. Psikolojik baskı, yankılanan bu korkunç seslerle daha da beter oluyordu. Bunun üzerine üçü de enerjilerini ve büyü güçlerini bir araya toplamaya başladı. O sırada havada bazı belirsiz şeffaf şekiller oluşuyordu.

‘Hayaletler mi?!’

‘Lanet, hiç kutsal suyum yok…!’

Bu hayaletler karşısında hepsinin suratı asıldı. Zombilerin aksine, hayaletlerin fiziksel bir şekilleri yoktu ve insanlara kin tutan yaratıklardı. Bedeni ele geçirme ya da enerji emme yoluyla saldırıyorlardı.

Bedenleri çaldıkları için kendilerine ait fiziksel güçleri yerine ruhsal güçleri vardı. Onları kılıçla öldürmeye çalışmak hiçbir işe yaramazdı. Randolph için alengirli rakiplerdi çünkü yanında hiç kutsal su yoktu.

Kısa bir süre sonra, hayaletler onları fark edince hızla yaklaştılar.

‘Yapacak bir şey yok! Şansımızı deneyelim!’

Başka seçenekleri olmamasına rağmen, eğer Randolph geri çekilirse Theo ve Sylvia tehlike altında olacaktı. Öncü olmak, önce düşmanı engelleyip sonra diğerlerini korumak demekti. O yüzden, Randolph tüm enerjisini kılıçlarıyla birleştirdi. Kendini aşırı zorlaması gerekse de hayaletlere kılıcıyla karşılık verecekti.

Ama sonra, hesaba katmadığı bir komut aldı.

‘Randolph arkama geç.’

‘Ne?’

‘Çabuk!’

‘…Hay senin, tamam!’

Anlamsız gelse de Theo onu hayal kırıklığına uğratmamıştı. Bir adım geç kalmalarına rağmen Randolph emre itaat edip arkaya geçti. Theo da korkusuzca bir adım öne atıldı.

Kkieeeeek! Kikikiiiiik!

Kikikik! Kihihihik!

Theo onlardan neden korkmuyordu? Halbuki hayaletler deli gibi gülerek geliyordu. Tüm niyetleri Theo’nun bedenindeki tüm enerjiyi emmekti.

Sylvia ve Randolph olaya el atmaya hazırlanırken, hayaletler de Theo’ya ulaşmışlardı.

-Hepsini ye…

Bu Theo’nun sesi değildi. Elinde uyuyan Obur’un iç sesiydi. Bilinmeyen bu açlık, Theodore’un sırıtmasının ve korkusuzca öne geçmesinin asıl sebebiydi.

Obur’un dilinin avcundan çıktığını hissetti. Şu söz, içinde oldukları duruma cuk diye oturuyordu. ‘Hiçbir etçil, avından korkmaz.’

Ve tüketim başladı…

Obur’u gören hayaletler çılgına dönmüştü. Hepsi birer birer kaçmaya çalışırken, Obur çoktan onları yakalamıştı. Hayaletlerin çığlıkları acı, korku ve dehşetle doluydu. Hepsi Theo’nun avcuna çekiliyordu. Zombilerden daha farklı varlıklardı. Onlar doğuştan kara büyüye sahipti ve aslında yapı taşları büyüden meydana gelmişti. O nedenle, tam Obur’un ağzına layıklardı.

(Cüce şamanın hayaleti tüketildi.)

(Ork savaşçının hayaleti tüketildi.)

(Aptal trolün hayaleti tüketildi.)

(…)

(Sahip henüz özelliği etkinleştiremedi.)

Theodore hayaletleri tüketince vücudunda yabancı bir his oluştu.Yapay eşya ya da büyü kitabı yemekten farklı bir duyguydu. Yediği şeyler soyut simgeler olmasına rağmen Theo doyduğunu hissetmişti.

Gözlerini açtığında doygunluğun verdiği bir neşeyle doldu. Etrafı kuşatan tüm hayaletler tarih olmuştu. Çoğu yenmiş, bir kısmı da büyük ihtimalle kaçmıştı. Her şekilde de, hayaletlerden kurtulmuştu.

‘Hey, patron?’

‘…Theo?’

Diğer ikisi için bu manzara açıklanamaz bir durumdu.

‘Az önce ne oldu? Sol elini kaldırdın ve hayaletler avcuna…’

‘Theo, bunu bana da öğret! Ne yaptın?  Bir çeşit çekim gücü falan mı? Ya da büyü mühürlemenin farklı bir çeşidi?’

Neyse ki Sylvia ve Randolph arka tarafta duruyordu. Theo’nun avcundaki delik ve ortaya çıkan dil onların göremeyeceği bir açıda kalmıştı. Bu, Theo’nun onları geçiştirmesi için bir imkan tanımıştı. Bunun bir yapay eşya sonucu ortaya çıkan bir özellşk olduğu bahanesini öne sürmeyi planlamıştı.

Ancak, daha ağzını açamadan yer titremeye başladı.

‘Hey! Ne oluyor böyle?’

‘Bu…!’

‘Genişliyor mu?’

Bunun adı boyut genişlemesiydi.

Aniden, bulundukları yer genişleyip kubbeli bir mekana dönüştü. Theo az önce dar bir koridordayken şimdi geniş bir odadaydı. Hemen kendini topladı ve bunun sadece zindanda bulunan büyücü tarafından yapılacağını farketti.

Karşılarında tam da umdukları gibi oymalı bir kapı çıktı.

Kiiik!

Kapı kendiliğinden açıldı ve dışarı siyah cüppeli bir çıktı. Normal bir insan gibi yürümek yerine, havada süzülerek geliyordu.

Sonrasında, siyah cüppesinin altından bir ses duyuldu. (Hmm… eserimi mahvettiniz.)

Mağarada yankılanan ürkütücü bir sesti. Cüppenin altındaki güçlü birine benzemiyordu ve yayılan dehşet verici bir gücü hissetmişlerdi.

Görülmeyen bir karanlık cüppeyi kuşatmış ve şeytani ses sanki şarkı söyler gibi dalgalanmıştı.

(Benim yaratıklarımı öldürebilirsin.  Burada, bir yada yarım gün önce kalsa, cüppeler balon gibi paylayıverecektin. Beni bunu yapmaktan uzak tutmalıydın.  Ancak şimdi, nasibinde ölüm var!)

Sesiyle birlikte büyü gücü de artıyordu. Kara cüppeler havalandı. Daha fazla basınca dayanamıyormuş gibilerdi. İki büyücünün de cüppesi yırtılmaya başlamıştı. Eşyalarına kadar paramparça eden bu fırtına kabusuyla ikilinin yüzü kireç taşı gibi bembeyazdı.

(Bak! Ölümün kendisi! Aşağılık ölümlülerin sınırlarının çok ötesindeki muazzam varlık!’

Üzerinde et olmayan bir kurukafa vardı ve gözlerinin olması gerektiği yerde, boş göz çukurlarından mavi ışık parlıyordu. Kara büyü orada o kadar yoğundu ki büyücü olmayanlar bile bir sis halinde yükselen halkaları fark edebilirdi. Kara büyünün dokunduğu toprak zemin de çürümeye başlayınca içinde yatan ölüler kendiliğinden kalkmışlardı.

En üst düzey olan ve Büyü Kulelerini bile şaşırtacak bu zombiler ancak adi bir büyücünün eseri olabilirdi. Bu büyücü de yaşlı zombiydi.

Ruhunu bedene mühürleyerek ölümden kaçınan zombilerin aksine, büyücüler ruhlarını bedenden ayırıp öyle mühürlemek zorundalardı. Yani yaşlı zombi can damarı yok edilmediği takdirde yaşamaya devam edecekti.

Büyü kulesinin 3.level diyebileceği zorlukta bir yaratık Theo ve takımının önüne çıkmıştı.

Kemikleri normal bir şekilde havada hareket ediyordu. (ilk başta, hepinizi öldürüp bedenlerinizi kölem yapmak istemiştim ama...)

Yaşlı zombi kemikli işaret parmağını, önünde gerilen3 kişiye çevirdi. Sonra ortada duran Theo’yu işaret etti.

(Vücudun ilginç bir denek olacak. Sen bana canlı lazımsın.)