Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

4. Bölüm Yalnız

Çevirmen: Lunaris / Editor: T4icho

Zac’in içinde kötü bir his vardı. Arkadaşlarının izini sürmek ya da onların nereye gittiğine dair işaretler aramaya hazırlanıyordu. Ancak, başının dönmesiyle o anki en acil sorununu hatırladı. Neredeyse yere düşecekken arabaya gidip bagajdan küçük, yeşil ilk yardım kutusunu çıkardı.

Sonra topallayarak karavana gitti ve tereddütle içeri girdi. İçerisi tamamen boştu; ne dost ne de düşmana dair bir iz vardı. Kan kokusunun daha fazla canavar çekmesinden korkarak kapıyı arkasından sıkıca kapadı. Şans eseri, kapı iblisin saldırısından en az zarar gören yerlerden biriydi. Zac, kanın kumaşı lekelemesini umursamadan kendini kanepenin üstüne bıraktı.

Kutuyu küçük yemek masasının üzerine koydu, açtı ve küçük dezenfektan şişesini aldı. Bu sırada yüzü acıdan ter içindeydi ve elleri çoktan titremeye başlamıştı. İhtiyacı olan eşyaları yanına koyarak tedavi için hazırlanmaya başladı.

Ağır ağır ve nazikçe, gömleği ile pantolonunu çıkardı. Neyse ki kan hâlâ ıslak olduğundan pıhtılaşıp yaralarına yapışacak zamanı olmamıştı. Yine de acı, yara bandı sökmekten bin kat daha kötüydü.

Canavarın pençeleri, Zac'in belinde uzun bir yara bırakmıştı ve sol kalçasında bunun biraz daha küçük üç versiyonu daha vardı. Sağ baldırında ise başka bir yara daha göze çarpıyordu. Vücudundaki yaralar ilk bakışta korkunç görünse de, beklediği kadar kötü değillerdi. Kesikler temiz ve düzgündü. Kanama da yavaşlamıştı. Bunun kanının bittiği değil de iyileştiği anlamına gelmesini umuyordu.

Sırada ne olduğunu bildiğinden, su şişesini ve gazlı bezi alırken ağlayacak gibi oldu. Kanı ve kiri temizlemek için suyu dikkatlice belindeki yaranın üzerine dökerken acıdan neredeyse bayılacaktı. Dişlerini sıkıp gözyaşlarını sildikten sonra alkol solüsyonunu aldı ve yarasına döktü. Yara kötü görünmüyordu. Her ne kadar alkolün acısından ölüyormuş gibi hissetse de bu kısmı atlamaya cesaret edememişti.

Yüzü pancar gibi olmuştu, ter içindeydi ve alnındaki damarlar zonkluyordu. Nihayet biraz cerrahi bant alarak yarasını kapattı, ardından da belini birkaç tur sargı beziyle sardı.

İşin ilk kısmı bittiğinde Zac nefes nefese bir halde biraz oturdu. Gözlerini kapatınca bir yorgunluk dalgası tır gibi suratına çarptı. Ancak, hâlâ tedavi edilmesi gereken yaralar vardı, bu yüzden kendini tekrar ayağa kaldırmak için suratına bir tokat attı.

Bacaklarına da aynı tedaviyi uygulayan Zac’in işi bittiğinde, pancar suratı hayalet gibi bembeyaz olmuştu. O kadar halsizdi ki, zar zor arkadaki yatağa gidebilmişti ve güneşler tepede olmasına rağmen yastığa başını koyar koymaz kendinden geçti.

Zac uyandığında güneşler hâlâ ışıl ışıl parlıyordu. Gökyüzünde fazladan bir güneşin olması, artık gece diye bir şeyin kalmadığı anlamına mı geliyordu?

Biraz gerindi ve iyileşmekten çok uzak olsa da kendini eskisinden çok daha iyi hissettiğini fark etti. Bandajları kandan kızarmıştı ama ıslak değildi, dolayısıyla kanama durmuş gibiydi. Ayrıca artık o yoğun şiddetli acıyı hissetmiyordu, bunun yerini daha hafif bir zonklama kalmıştı. Yine de sol bacağına ağırlık vermekte hâlâ zorlanıyordu. Hatta buzdolabına doğru giderken neredeyse yere kapaklanacaktı.

Uyandığında yaralarının iyileşmesine ek olarak fark ettiği ikinci şey, sanki haftalardır bir şey yememiş gibi şiddetli bir açlık hissetmesiydi.

Buzdolabına doğru yürüdü ve dolabın çalışmadığını gördü. Bazı yiyecekler çoktan bozulmaya başlamıştı. Canavar muhtemelen karavana çarparken bir şeyleri kırmıştı. Birkaç dilim ekmek ve dün hazırladıkları sosislerden birkaç tane aldı. Ardından Zac neredeyse açlıktan ölmek üzere olan bir ayı gibi yiyecekleri mideye indirmiş ve üzerine bir şişe su içmişti.

Diğerleri hâlâ dönmemişti. Zac ya arkalarına bakmadan kaçtıklarından ya da... öldüklerinden korkuyordu. Her iki senaryo da korkunçtu ama ikinci ihtimal ağzında ekşi bir tat bırakmıştı. Cebinden telefonunu çıkardı ama muhtemelen attığı taklalardan biri yüzünden parçalanmış ve kan içindeydi.

Neyse ki bir şeyler ters giderse diye karavanda bir acil durum telefonları vardı. Dolaplardan birini açıp telefonu çıkardı. Çalışır durumdaydı ama çekmiyordu. Dün telefonları gayet iyi çektiğinden bu garipti. Kamp yapıp vahşi doğanın tadını çıkarıyor olsalar bile, kimse bütün bir günü cep telefonuyla internete girmeden geçirmeye hazır olmadığından, telefonun çekmediği bir yerde asla durmazlardı.

Zac, dünyanın çıldırmasından bu yana üç gün geçtiğini fark etti. Yaralarına müdahale ettikten sonra bayılmış olmalıydı. Geçen zaman, yol arkadaşlarının ve Hannah'nın geri dönme ihtimalini daha da azaltıyordu. Ancak bu, canavarların muhtemelen kendi bölgelerinde kaldıkları ve beklediği kadar çok dolaşmadıkları anlamına da geliyordu. Son dövüşte canavarların zayıf noktalarını öğrenmiş olsa da, şu anda bir iblis köpekle daha başa çıkıp çıkamayacağından emin değildi.

Karnını doyurduktan sonra ortada acil bir durum da kalmayınca, başına gelenleri ve bundan sonra ne yapacağını düşünmeye başladı. Durumun saçmalığı sonunda kafasına dank eden Zac, ne yapacağını bilemeden boş boş önüne baktı.

Uzaktan gelen bir kükreme onu düşüncelerinden uyandırdı. Şimdi tembellik yapma zamanı değildi. Ormanın ortasında, etrafı canavarlarla çevrili bir halde güvende olmadığını biliyordu. Ve o uzaktaki parlayan sütun, daha fazla canavarın gelebileceğini hatırlatıyordu.

Belki o sütun, cehenneme açılan bir kapıydı ve iblisler oradan besleniyordu. Ya da bu bir uzaylı istilası mıydı? Canavarlar, bir zamanlar oynadığı popüler bir bilgisayar oyunundaki Zerg'ler gibi bir şey olabilirlerdi.

Sonra, daha önce duyduğu o garip robotik sesi ve neredeyse hayatına mal olacak şeytani kumar oyununa başlamadan önce söylediği sözleri hatırladı.

"Çoklu Evren'e hoş geldiniz..." diye mırıldandı Zac. Yıllar boyu izlediği TV programları ve okuduğu çizgi romanlar gerçekse eğer Çoklu Evren birçok gezegen, galaksi ve hatta boyut arasındaki bir bağlantıydı.

Bu ses doğruyu söylüyorsa Dünya artık daha büyük bir sistemin parçası olmuştu ve bu da ormanda neden iblislerin dolaşmaya başladığını açıklıyordu. Ama bu sadece iblislerin var olduğu anlamına gelmiyor olmalıydı. Peki ya diğer canavarlar ya da ırklar? Şimdi de ağaçlar arasında zıplayıp, ona keskin nişancı gibi ok atan elflerle mi karşılaşacaktı?

Ses, bir istila başlattığını da belirtmişti. Uzakta yükselen devasa sütun, istilanın kaynağı olabilirdi. Bu, Zac'in iblis-portal teorisinde çok da yanılmadığı anlamına gelebilirdi. Ormanın içinde doğduğunda iblisler de onunla birlikte gelmişti.

Ancak bu, canavarların her zaman onunla birlikte ortaya çıkmayacağı anlamına geliyordu; zira geri döndüğünde kampta zaten bir tanesiyle karşılaşmıştı. Devasa sütunun ne kadar uzakta olduğunu kestirmek güçtü ama yürüyerek gitmek saatler sürebilirdi. Ve tabi öncesinde haberci haberci denen bir şey tam Zac’le aynı yerde doğmuş, ona hayatının en büyük duygusal iniş çıkışını yaşatmıştı.

Son olarak yaşanan tüm bu olaylarla birlikte nedense kendini daha da güçlü hissetmeye başlamıştı. Hızı ve gücü, o garip sesin yaptığı şey her neyse, gözle görülür bir şekilde artmıştı. Kendini bir video oyunundaki gibi güçlendirilmiş hissediyordu, özellikle de karanlık boyuttaki havada asılı ekranları gördükten sonra bu mantıklı geliyordu. Ancak, komutların neden eski tarz bir RPG oyununu andıracak şekilde tasarlandığını hâlâ çözememişti.

Acaba zihni, bu çılgınca durumu anlamlandırmak ve gerçekliği kendi için yeniden şekillendirmek için çırpınıyor muydu?

Fantastik canavarlar, büyülü portallar ve oyun benzeri öğeler… Eğer Dünya'nın bazı bölümleri bir RPG oyununa dönüştürülmüşse başka şeyler de eklenmiş olabilir miydi? En azından bir can barı göremiyordu ve karşılaştığı iblisin başının üzerinde bir açıklama ya da metin de yoktu. Aslında, oyun elementlerini gördüğü tek an, sesin onu getirdiği karanlık alandayken olmuştu.

Etrafına dikkatlice baktı ama görebildiği tek şey, artık biraz daha kanlı ve kirli olan karavanın içiydi. Tyler'ın ailesi karavanlarının halini görünce muhtemelen baya bir kızacaklar, diye düşündü sırıtarak.

Eğer hala hayatta iseler diye düşündü Zac, kasvetle. Bulunduğu yerde dünya boka döndüyse gezegenin geri kalanında durum kim bilir nasıldı? Acaba oralar daha mı güvenliydi, yoksa durum daha mı kötüydü? Peki ya memleketi, orası nasıl bir haldeydi?

Babası ve küçük kız kardeşi aklına gelince içinde bir aciliyet hissi uyandı. Eğer bu küresel bir sorunsa hiçbir yer güvenli olamazdı. Zac, başına gelenlerin tam olarak ne olduğunu hala anlamamıştı, ancak bunu yolda çözmesi gerekecekti.

Şimdi eve dönmeliydi.