Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

63. Bölüm Dağdeniz (2)

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

Salondaki güçlü varlıkların çoğu, hiç kimseyi mutlu etmeyen bir sonuca varıncaya kadar, bu görünmez güçle ilgili kendi değerlendirmelerini yaptılar. O sırada salona bir grup insan girdi, bunların en göz alıcıları, bir grup insanın eşlik ettiği ortadaki genç kızdı. Her türlü vahşi hayvan deseniyle garip bir şekilde stil verilmiş kıyafeti bir dövüş sanatçısı olduğunu belirtiyordu. Kıyafetleri sadece tuhaf olmakla kalmayıp malzeme ya da aksesuar açısından da lüks değildi, ama onun varlığı, odadaki herkesin dikkatini bir anda üzerinde toplamıştı, sanki hayvanların arasındaki gerçek bir kral gibi.

Kız, orantılı ve zayıftı, hafif yanık teni zarif olmasa da parıldıyordu. Beline kadar gelen saçları neredeyse siyahtı; uçları kemik, inci, hayvan dişi ve başka türde aksesuarla tutturulmuş yedi veya sekiz örgü halinde omuzlarının üzerinden gevşek bir şekilde sarkıyordu.

Kelimelere dökülmesi zor olan bir ilkellik ve saldırganlıkla karışık daha çok fiziksel bir güzellikti bu. Yüzünün sol tarafına çizilmiş iki beyaz çizgi, eski zamanların sınırsız ovaları ve tepeleri gibi unutulmaz bir vahşi aura yayıyordu, öyle ki sıradan biri bile, içinde tuttuğu gücü hissedebilirdi. O çizgilerin basit bir süsleme olmadığını anlayabiliyorlardı, ancak bunun bir rün mü, yoksa kıtanın yabani kısımlarına yayılmış olan aziz totemlerden biri mi olduğunu ayırt edemezlerdi. Her ne olursa olsun, sıradan bir insan değildi bu kız.

Zarif bir duruşa sahip olsa da, kızın adımları kesinlikle hafif değildi. Salon her adımında sarsılıyor gibiydi, sanki yürüyen bir kız değil, yüzlerce ton ağırlığındaki kadim bir canavardı! Böyle bir kuvvet kesinlikle arkasındaki hizmetkârlardan gelmiyordu - zira sarsıntıların ritmi, kızın adımlarına uyuyordu.

O anda, salondaki tüm soyluların yüzünde garip bir ifade vardı. Bazıları kızın herkesi göz ardı etmesine kızarken, diğerleri ise kız tarafından büyülenmişti sadece. Ancak gözlerinde ani bir acı hissettiklerinde bakışları değişmeye başladı. Görüşleri bulanıklaşırken, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Kişisel hizmetkarları saldırıya geçmek istedi, ancak güçlü olanlar onları durdurdu.

Tam o an, minyon ve kırış kırış olmuş yaşlı bir adam girdi hizmetkarların arasına. Onun gelişi, bir sisi yarmıştı sanki ve adam, mevcut herkesin görüşüne girmişti. Adamın kehribar rengi gözleri vardı, o kadar yaşlıydı ki hemen hemen yürüyemiyordu. Lüks büyücü cübbesi ve kafasına takılan parlak tüylerle çok garip giyinmişti ve boynunda solgun bir dal gibi duran farklı malzemelerden yapılmış en az on kolye vardı, öyle ki adamın boynu bunca ağırlıktan kırılırsa diye endişeleniyordu insan.

Yaşlı adamın elinde üç adet daldan yapılmış ahşap bir asa vardı, onları bağlamak için kullanılan kumaş ve hayvan derisi hiç muntazam görünmüyordu. En üstüne sarmal şeklinde zehirli bir yılan oyulmuştu ve bir ipte asılı canavar dişleri ve kemikleri vardı.

Yaşlı adam kızı yakından takip ediyor, kızın ne kadar hızlı ya da yavaş yürüdüğü fark etmeksizin, uyum içinde kalıyor gibiydi. Sanki her an düşüp ölecek gibi sendelese de böyle bir şey olmadı, insanların görüş açılarına zorla girerek kızın görüntüsünü akıllarından çıkarmıştı. Kıza, yüzüne, beline, göğsüne ve kalçasına odaklanmak isteyen herkes, adamın solgun yüzü ve siyahımsı sarı dişlerini görüyordu şimdi.

O anda, onlarca insan kendini tutamayıp paniğe kapıldı. Aralarında nüfuzlu insanlar da yok değildi, ancak kargaşa o kadar kısa sürdü ki, hiç yaşanmamıştı sanki. Sadece birkaç dakika içinde insanlar hiçbir şey olmamış gibi davranmaya başladı. Herkes kendi yerlerine geri döndü ve müzayede eşyalarının standında yeniden toplanıp ne gerekiyorsa onu yapmaya devam etti. Burası onların toprakları değil, Koyumavi'ydi ve yaşlı adamın gözler önüne serdiği güç, kızın kızdırmaya gelmez biri olduğunu açıkça göstermişti. Hepsi bu küçük meseleden dolayı gülümseyip geri çekilmişti, daha fazla şey yapmadan önce durumdan anlam çıkarmayı planlayarak.

Böyle zamanlarda kükreyip saldırıya geçecek olan aptallar, uzun zaman önce paramparça olmuşlardı ve rahatsızlık yaratacak kadar uzun süre Koyumavi'de bulunamazlardı.

Dürüst olmak gerekirse, bu herkesin dikkatini çekmemişti. Açık artırma kalemlerinin kalitelerini inceleyip fiyatlandırmasında strateji planlayan çok sayıda insan vardı ve onlar gibi insanlar için en önemli şey buydu. Bazıları hiçbir şeyden etkilenmeyecek kadar odaklanmışken, diğerleri o kadar güçsüzlerdi ki, güçleri arasındaki farkın caydırıcılığını hissedememişlerdi.

Steven ikinci gruptakilerin arasındaydı ve ateş ejderhası derisinin önünde durup  kalemiyle her rakamı kuvvetle yazıyordu. Henüz hiçbir kodaman bununla ilgilenmemiş gibiydi ve rekabet etmek isteyenler, sadece bireysel güce sahip insanlardı. Fiyat şu anda sadece 1,3 milyondu, vazgeçmeye razı olduğu 3 milyon sınırından çok uzaktı bu.

Steven 3'ü yazdığında, göz ucuyla önceden fiyat verenlerin yüzlerinin değiştiğini gördü. Sıfırların ilkini yazdığı an biraz gülümsedi, hepsini olabildiğince yuvarlak bir şekilde yazmayı planlıyordu, acelesi yoktu zaten.

Ancak dördüncü sıfırı bitiremeden önce, aniden tam yanında büyük bir ıssızlık aurasıyla dolu sıcak bir hava akışı hissetti. Karşısında zarif bir figür belirdi ve henüz bir tepki bile veremeden, sanki bir mamut doğrudan ona çarpmış gibi havaya uçtu. Gözleri kararırken duyduğu tek şey, rüzgârın ve vahşi hayvanların gürlemesiydi.

Sonra sert bir çarpışma oldu. Çarpışmanın büyük acısı Steven'ı yakındaki kafa karışıklığından uyandırırken, astlarının hepsi ayağa kalkmasına yardım etmek için telaşla koştu yanına. Rahip, hemen Steven'ın başına ani iyileştirme büyüsü yapıp, ejderha efsuncusunun karşısını net bir şekilde görmesini sağladı.

Ancak gördüğü şey karşısında neredeyse kan öksürdü Steven. Genç bir kız, sergi masasının ön tarafına doğru yürüyüp ejderha derisini çekip aldı, onu güçlü bir şekilde sallayarak birkaç kez ovuşturduktan sonra şöyle dedi, “Fena değil, dokusu çok yumuşak! Bir parça eksik kıyafet getirmiştim ben de, tesadüfe bak.” Daha sonra da ejderha derisini omuzlarının üzerine örttü, sanki lüks bir şalmış gibi.

Arkasındaki son derece gürbüz bir savaşçı, kızın kulağına doğru, “Majesteleri, para.” diye hatırlattı.

Kız aniden bunu fark edip başını okşadıktan sonra özür dileyerek, “Ah, bana hatırlatmasaydın unutmuştum! Norland'in insanları en çok paraya değer verirler, bu yüzden dikkat etmem gerek. Teşekkür ederim Çelikkaya. Bu açık artırmaya kim ev sahipliği yapıyor?”

Kız, son cümlesinde sesini yükseltmişti. Gerçekte buna gerek yoktu, çünkü gri cüce, kızın ellerini ejderha derisine sürdüğü anda şimşek hızıyla yanında bitivermişti bile. Karaaltın çekiçleme ve rafine etmeyle geçen onca yılın keskinleştirdiği koku alma duyusu sayesinde, kızın aurasının hayatında gördüklerinin en güçlüsü olduğunu fark ettiğinde hayrete düşmüştü. Sharon’ınkinden bile daha güçlüydü! Altının konsantre kokusu - hayır, altını bastıran bir koku, gri cücenin kanına dokunurken kendini kontrol edemez hale getirdi onu.

Ona doğru hücum etmekte olan gri cüceyi gören kız, belindeki hayvan derisi çantasından yumruk büyüklüğünde bir taş çıkarıp onu gri cüceye fırlattı ve şöyle dedi: Bu... Ejderha derisinin parası. ”

Taş gri ve dikkat çekiciydi, ama havada atıldığında birçok gümüş benekle aydınlandı. Bir örümcek ağının ipleri gibi, gökyüzünde birçok gümüş çizgi bıraktı.

O anda gri cücenin tüm vücudu, taşı yakalamak için uzanırken kaskatı kesildi. Onun sinirlilik, dikkat ve ciddiyet içeren yüz ifadesi, her ayın sonunda Koyumavi'nin toplam mali durumu için rapor hazırladığı zamankiyle aynıydı. Ancak, kollarındaki kaslar sarsılıyordu, duruşu ise yeraltındaki bir mücevher gibi sertti. Gri kaya avucuna ulaştığında, parmakları onu dinlemeyi reddederek taşı ıskalayıp direkt zemine sıçramasına izin verdi, ardından gri cüce sefil bir şekilde haykırırken bir kaya gibi sertçe düştü yere ve sonra tüm gücünü kullanarak uzandı. Sonunda, yere düşmeden önce taşı sıkı bir şekilde yakalamayı başarmıştı.

Bu noktada, göz kamaştırıcı gümüş örümcek ağları gökyüzünü dolduruyor ve açıkça gri kayaların yörüngesinin izlerini gösteriyordu.

Onlarca insanın yüz ifadesi değişirken, yavaş yavaş ayağa kalkan gri cüce titreyen bir sesle konuştu, “Bu beyslace… Örümcek kristali. Gerçek bir örümcek kristali!”

Gri cücenin tuttuğu materyal, 4. sınıf bir rün yapmak için gerekli malzemelerden biriydi. Kıtanın herhangi bir yerinde beş ya da altı milyon sikkeye satılabilirdi ve sadece hatlarının büyüklüğü ve uzunluğu, bunun yaklaşık on milyon değerinde olan daha yüksek kaliteli bir kristal olduğunu açıkça ortaya koyuyordu! Elinde on milyon altın sikke tutuyor olmanın hissi, gri cücenin başını döndürmek için yeterliydi ve on milyon altın sikke tarafından vurulmak öyle her gri cücenin tecrübe edebileceği bir şey değildi.

O anda sayısız bakış, kızın belindeki çantaya sabitlenmişti. Herkes bunun uzamsal bir ekipman olduğunu görebiliyordu ama içinde ne kadar şey tutacağını söylemek zordu. Beyslace içeren sıradan bir deri çanta bile herkesi hayrete düşürmek için yeterli olurdu ama bu aslında uzamsal bir ekipmandı!

Steven kızın omuzlarındaki ejderha derisine doğru uzanıp “O ejderha derisi…” diye boğuk bir sesle bağırmışsa da, kız örümcek kristalini çıkarıp fırlattığında, benim kelimesi Steven'ın boğazında kaldı. Ağzı açılıp kapandı, sonra tekrar açıldı ama hiç ses çıkaramadı. Ejderha kanı satsa bile, toz halinde birazcık beyslace bile alamazdı karşılığında. Bu tamamen farklı seviyede bir yarışmaydı ve katılmak için gerekli niteliklere sahip olduğu bir şey değildi. İtiraz etmek isterse, şikayet sebebi sadece kızın ona çarpıp havaya uçurması olabilirdi.

Kız o anda bir şey hatırlamış gibi oldu ve kaşlarını çatarak barbar savaşçıya dönüp sordu, “Çelikkaya, az önce bir şeye mi çarptım ben?”

Çelikkaya yaklaşık üç metre boyundaki devasa bedenini eğerek, “Yolunuzda duran küçük bir şeye sadece.” cevabını verdi.

Ardından başını kaldırıp, Steven'a ve hizmetkarlarına bakarak küstahça şöyle dedi, “Sadece pek de zengin olmayan bir grup insan. Onlar için endişelenmenize gerek yok; siz Ekselansları’nın bir öğrencisisiniz.”

Bu noktada Çelikkaya etrafına bakarak sesini yükseltti, büyülü bir sözün her hecesini vurgulayarak, “Eğitim ücretini kendisi ödeyen!”