Diyecek bir şey bulamadım.. Neyse ellerinize sağlık efenim minnettarım.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
56. Bölüm Dehşet (2)
Minnie başını sallayıp babası Marki Niall'a benzer bir mektup yazmak için bir kağıt yaydı. Adam tarafından uzun süre önce terk edilmiş olduğundan bunu yaparken daha az psikolojik bir yük vardı üzerinde. Ondan tırtıklayabileceği her altın sikke, ek gelir sayılırdı.
Büyü formasyonunun ışığı aniden kısılarak dört mektubu tamamen yuttu. Steven, en yüksek sınıftan sihirli bir sinyal gönderip tüm astlarını Koyumavi'deki ikametgahına topladı.
Minnie sinyalin önemini biliyordu ve sormadan edemedi, “Herkesi açığa vurmuş olmuyor musun şimdi?"
Steven, Minnie'ye bakıp onaylamayan bir kahkaha atarak, “Saf olma. Elimizde bilmedikleri bir şey var mı sanki?”
Ejderha efsuncusu bilinçsizce parmağındaki sihirli yüzüğü çeviriyor, şu anki durum üzerinde kafa yoruyordu.
“... Bütün insanlarımı toplamak da aslında benim duruşumun bir gösterisi. Bu, zaten mağlup olduğum ve başka bir şey yapmayacağım anlamına geliyor. Ancak bu şekilde karşı taraf, ölümcül bir darbeyle derhal icabıma bakma düşüncelerini bir kenara bırakacaktır. Ayrıca bu aynı zamanda Koyumavi'nin yüksek rütbelilerini alarma geçirip bir şeyler yapmalarını sağlar. Hiçbir şey yapmazlarsa en korkutucusu bu olur.”
Bu noktada, Steven temelde tüm eylem ve planlarının başarısız olduğunu kabul etmiş oluyordu böylece.
Ancak, başka bir olasılık daha geldi aklına. Zihninde onu Koyumavi'ye getiren yaşlı büyücüye küfrediyordu. Richard'ın geleceğin rün ustası olduğunu söyleyen ve ona başka bilgiler de veren bu gümüş dilli yaşlı adamdı. Örneğin, Richard'ın Koyumavi'deki eğitimini yalnız başına sürdürdüğü gerçeğini. Gerçekten buna inanıp teyit etmemişti. Geleceğin rün ustası olarak yetiştirilecek olan büyük bir ailenin doğrudan soyundan gelen önemli birinin nasıl olur da yanında hiç yardımcısı olmazdı?
Steven, Archerolar'ın gönderdiği yardımcıların, on ila on dördüncü seviyeler arasında olan suikastçı grubunun, iki katı kadar güçlü olduklarını varsaydı. Bu güç endişelenecek bir şey olmayabilirdi ama yanındaki birkaç kişi bununla baş edemezdi.
Steven doğrudan şiddet kullanmıştı ve Koyumavi'de yasaklanmış bir şeydi bu, dolayısıyla tüm üst düzeylerin tek yapmaları gereken, sessiz kalıp yaklaşmakta olan savaşa müdahale etmemekti… Bu düşünce, korkusuz ejderha efsuncusunu titretmişti.
Bir an sonra, daha önceki savaşçı eve geldi. Berbat görünüyordu, gözlerinin altı çökmüştü ve kan çanağı gibiydi. Belli ki gece boyunca endişelenmişti.
Derhal Steven'ın önünde diz çökerek ciddi bir şekilde konuştu, “Genç Efendim, henüz bir haber yok. Araştırmayı planlıyorum…”
Steven elini sallayıp onu durdurdu, “Araştırmaya gerek yok. Daha sonra adamlarını getir, sana vermiş olduğum tüm emirler iptal edildi. Ne istersen onu yap ve emir almadığında normalde olduğun gibi davran. Eğer… Eğer herhangi bir haber duyarsan, bana söylersin, fakat bilgi araştırma. Anlaşıldı mı?”
Savaşçı ilk başta biraz şaşırmıştı ama kısa bir süre sonra. Steven'ın ima ettiği şeyi anladığında, eskisinden daha fazla suratsızlaştı. Steven sihirli saate baktıktan sonra kaşlarını çatarak sordu:
“Rahip nerede? Neden hala burada değil?”
Steven beklemekten usanmak üzereyken, din adamı nihayet geldi. Gizemli gözükerek büyük bir dikdörtgen kutuyu sürüklüyordu ve Steven'a doğru eğilmeden önce onu dikkatlice yere koydu.
“Genç efendim, bu maddeyi tesadüfen keşfettim. Bunun, Richard'ın bir zamanlar kullandığı sihirli bir kukla olduğu ve tamir masrafına değmeyeceği için yeniden eritilmek üzere gönderildiği söyleniyor. Ancak bunun değerli olduğunu ve bir göz atmanız gerektiğini düşündüm, bu yüzden 30.000 altın sikkeye satın aldım onu.” dedi.
30.000 altın sikke mi? Koyumavi'deki sihirli bir kukla sadece bin sikke değerindeyken telafisi mümkün olmayacak kadar dövülmüş olanı nasıl daha pahalı olabilirdi ki?
Bu, ikisinin de aşırı derecede meraklanmasına neden olurken, sadece savaşçı, din adamının rekabetten dolayı o bedeli ödediğinden şüphe etmişti. 2000'den fazla altın paraya mal olmayacak bir kukla, 30.000 ile satın alınmıştı; fark çok büyüktü. Kapsam veya nicelik olsun, her ikisi de Steven'ın tahammül sınırını fazlasıyla aşıyordu.
Din adamı bunun ne kadar ciddi olduğunu bildiğinden gizlemek için daha fazla zaman harcamadan hemen kuklayı çıkarıp hızlıca anlattı:
Bu kuklanın yok edilmesi ve eritilmesinden sorumlu olan kişi, Karaaltın'ın yardımcısıydı ve astlarına, bunun son derece tuhaf olduğunu söyleyip duruyordu. Rahibin arkadaşlarından bazıları bu astların arasındaydı, bu nedenle din adamı hemen bundan haberdar olup hızlıca oraya gitmişti.
Yardımcı, gri cüceye oldukça benziyordu; Koyumavi yasalarına uymak konusunda aşırı ısrarcıydı ancak yeterince yüksek bir fiyattan etkileniyordu. Richard'ın kullandığı kuklaya bir göz atınca, din adamı onu derhal Steven'a götürmeye karar vermiş, bu yüzden hayal edilemez bir fiyattan, 30,000 altın sikkeden satın almıştı.
Kukla çıkarıldığı an, üzerindeki hasar izleri Steven'ın dikkatini çekiverdi. Üstünde kalmış olan kan lekeleri şok ediciydi, öyle ki Steven dayanamayıp kuklanın üzerindeki çöküntülere ve çatlaklara hafifçe dokundu. Savaşçıya “Ne düşünüyorsun?” diye sordu.
Savaşçı ciddi görünüyordu, “Belli bir alan için yapılmış özel bir hareket gibi görünmüyor, bu yüzden rastgele vurmuş olmalı. Ama bu güç… Bu korkunç! Sadece eğitimli 10. seviyeden savaşçılar böyle patlayıcı güce sahip olabilir! Bu kukla, yarım vücut zırhlı bir şövalyenin seviyesinde olmalı; başka bir deyişle, Richard bir şövalyeyi tek bir darbeyle öldürebilecek kadar güçlü… O bir büyücü değil miydi ama?”
Suikast girişiminin nasıl yürüdüğünden oldukça emin olmasına rağmen, Steven'ın tahminleri bu kuklaya baktıktan sonra garip bir yöne sapmıştı. 10. seviyedeki bir savaşçının gücüne sahip bir Acolyte mi? Başka bir ürperti sardı onu. O kadar da imkânsız değilse de - ırksal yetenekler, soy kabiliyetleri ve bazı güçlü sihir malzemeleri bu kadar saf bir güç sağlayabilirdi - onun bilmediği daha başka kaç sırrı vardı Richard'ın böyle?
Steven ilk defa yanlış rakip seçtiğini hissetti. Ama sonuçta bu onun tercihi değildi ki; o sadece kendisi için ödeme yapan bir çıraktı ve Sharon sadece tek bir rün ustası yetiştirecekti.
“Niye bunu daha önceden vermedin bana?” diye sordu Steven, din adamına bağırarak.
Din adamının karşılık olarak söyleyecek hiçbir şeyi yoktu, çünkü bu haberi o sabah öğrenmişti. Kuklayı geri alabilmesi bile halihazırda yapabileceği en büyük şeydi. Nasıl daha hızlı yapılabilirdi ki?
Steven'ın öfkesi biraz sakinleşince, savaşçı ona “Genç efendim, kuklanın başı…” diye hatırlattı.
O an Steven bunun başsız bir kukla daha yeni fark etti. En önemli kısmı olması gereken kafa ortadan kaybolmuştu, boynundaki kesik de çok düzgündü. Öteki tarafta kesik yoktu ve nasıl kesildiğini belirlemek zordu. Steven’ın bakışları ona çevrilince, din adamı hemen şöyle dedi: “Yardımcı, başın özel olduğunu söyledi, o yüzden Karaaltın kendisine ayırmış. Satılabilecek bir koleksiyon parçası olduğunu söyledi ama çok pahalı olurdu. En az 100.000 sikke…”
Çok özel bir kafa mı?
“Sana 150,000 vereceğim. Git, bana o kafayı getir!” Steven artık maliyetleri önemsemiyordu. En azından rakibini iyi tanıyıp nasıl kaybettiğini öğrenmek ve bu şekilde bir sonraki hamlesini hesaplamak istiyordu.
Rahip, savaşçıya bir bakış atarak, “Genç Efendim, benim yerime başka biri gitse nasıl olur?” diye önerdi.
Steven başını sallayıp, “Hayır, sen git. Sana güveniyorum!"
Din adamı inanılmaz derecede duygulanmış görünerek hemen oradan ayrıldı. Ayrılmadan hemen önce, savaşçıya şiddet dolu gözlerle sert sert bakmıştı.
Steven çok beklemek zorunda kalmadı. Rahip, yarım saat içinde geri döndüğünde elinde karmaşık bir kilidi olan bakır bir kutu, yüzünde yenilmiş bir ifade vardı. Tereddütlüydü, açmaya isteksizdi ama Steven tek kelime etmeden onu elinden kapıp sertçe açarak kafayı dışarı çıkardı. Daha sonra sersemleyip donakaldı.
Bu ayna gibi parlak ve temiz bir kuklanın başıydı, o kadar yeni duruyordu ki insan kendi yansımasını görebiliyordu üzerinde. Bu gerçekten de vücuda kıyasla çok özeldi ama bunun sebebi, ona hiçbir zarar verilmemiş olmasıydı.
“Sadece bu mu 150.000 altın sikke tuttu?” Steven’ın sesi o kadar soğuktu ki, cehennemde soğuk bir rüzgara benziyordu ve yalnızca olumlu cevap verebilecek din adamının sırtı ter içinde kalmıştı.
Steven birdenbire kahkahalara boğularak kuklanın kafasını çöp kutusuna fırlattı uzaktan, “Güzel, iyi iş çıkardın! Parayı harcayabildiğin sürece sorun yok!”
Savaşçı ve din adamının ikisi birden bu davranışı garip bulurken, sadece Minnie neler olup bittiğini biliyordu. Ancak o Steven'ın yaptığı gibi gülemezdi. Her çöküntü, kuklanın vücudundaki her kan lekesi, onun içine dert olmuştu. Genellikle yüreğinin derinliklerinde saklandığı, her an patlak verecek bir yanardağı, çılgın ve hayvani bir Richard'ı gördü bu kukladan. İkinci bir şansı olsaydı, onun gibi bir düşman seçmezdi asla, tıpkı şu an anormal bir şekilde bağırmakta olan Steven gibi. Neden bu kuklayı daha önce görmemişlerdi sanki?
Minnie, Steven'ın daha da kötü bir ruh hali içinde olduğunu biliyordu. Ancak, Karaaltın'ın parayı almaya istekli olduğu gerçeği, karanlıkta iyi bir haber, bir umut ışığıydı…
Bu arada, Karaaltın da oldukça iyi bir ruh hali içindeydi. Fırtınaçekici kabilesinden bir savaş şarkısı mırıldanarak, Koyumavi'nin hesaplarını düzenliyordu. Beklenmedik gelir denilen küçük kategoride iki sayı vardı; İlki 30.000 ve sonraki 150.000. Yazdıktan sonra sanki her biri büyük değerli bir taşmış gibi, tekrar tekrar memnuniyetle baktı onlara. Çelik kuklayı eritmenin karşılığında alacağı miktar on sikkeden daha azdı; büyük bir fırına atılması gereken bir şeyi satmak, hem de böyle astronomik bir rakama, yeni bir sanatsal başarıya ulaşmak gibiydi. Kim demiş muhasebeciliğin sadece faturalardan sorumlu olmakla sınırlı olduğunu?
Ek gelir Karaaltın'ın hislerini ayaklandırıyordu ve bu kadar miktarda parayı idare etmekte zorlanmayacaktı. Bütün paralar, Koyumavi'nin deposuna girdiği için miktardan bağımsız olarak parayı kabul etmeye razıydı.
Magnec