Şükür MC neye benziyor acaba
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
4. Bölüm Yalnız Yaşam (3)
Yu Il Han, evi Seul’a döndükten sonra fantastik romanları gözden geçirdi. Eğer toplumda canavarlar ortaya çıkarsa ne değişirdi? Değişmiş toplumda başarılı olmak için güç ve bilgiden başka neye ihtiyaç vardı? Bunları öğrenmek istiyordu.
Şuan Yu Il Han’ın yaptıkları, Koreli gençlerin yaptıkları spekülasyonlardan ve ‘iyi bir üniversiteye’ ya da ‘iyi bir şirketteki iş’ için erkenden çalışmalarından farklı değildi. Geride bırakılmadan önce öğrendiği tek şey bu bariz bilgilerdi. Bu yüzden, belki de yüz yıllık spekülasyonları bir araya toplamak kabul edilebilir bir şeydi.
[Hayır, bunu kesinlikle kabul edemem…!]
Lita, Yu Il Han her çeşit fantastik kitaptan araştırma yaparken gizlice geri gelmişti. Ona bakarak kafasını salladı. Koreli öğrencilerin kendilerini nasıl çalışmaya kaptırdıkları önemli değildi! Birinin yüzyıllarca çalışması mümkün müydü!?
Elbette Yu Il Han’ın şu anki davranışları çoğunlukla kaçmak ve yalnızlığını unutmak içindi, ama böyle koşullara teslim olmamak ve sürekli yapacak bir şey bulmak onun zihninin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Hayır, büyük ihtimalle uzun süren eğitimi onu değiştirmişti.
“Lita, madem buradasın, söyle. Ceset incelemek veya demircilikten birini denemek istiyorum. Hangisiyle başlamalıyım?”
Yu Il Han ciddi bir şekilde Lita’ya bakıyordu. Lita bunun saçma olduğunu düşünse de cevaplamaktan başka şansı yoktu.
[Canavarlarla başa çıkabilmek için, savunma donanımı ve canavarlardan yapılmış silahlar en etkilileridir. Dolayısıyla ‘ikisi de’ diyebilirim. Ama parçalamanın temellerini öğrenmek demirciliktense sana daha uygun olabilir. Ayrıca bunun, olay yerinde daha da önceliği var.]
“Parçalama öyleyse.”
[Hey, biraz dinlen!]
Bu dünyada bol bol hayvan vardı ve Yu Il Han, iyi bir mızrağı olduğu sürece her türlüsünü avlamada kendine güveniyordu. Dolayısıyla tereddüt de etmedi. Elverişli silah dükkânlarına bakarak birkaç tane mızrak aldı ve harekete geçti.
Parçalara ayırma kolay değildi. Sadece hayvana fazla zarar vermeden avlayabilmek değil, zarar vermeden deriyi yüzmek, eti parça parça kesip tamamını işlemek oldukça fazla bilgi gerektiriyordu. Ve bütün bu işlemler ineklerde, domuzlarda, ayılarda, kaplanlarda, aslanlarda, fillerde ve daha birçoğunda farklıydı.
Ancak, zaman her şeyi çözüyordu. Yu Il Han onlarca yıl boyunca avlayabileceği hayvanların çoğunu avlayıp onları parçaladı ve tekniklerini öğrendi. Sonunda öyle bir noktaya gelmişti ki hiç görmediği bir hayvanı bile nasıl parçalayabileceğini tahmin edebiliyordu.
“Lita, eğer bütün hayvanları avlarsam canavarlar da ortaya çıkamaz, değil mi?”
[Tanrı insanları başka bir dünyaya gönderdi ki insanlar ve hayvanlar eşit şekilde yarışabilsin.]
“Benim haricimde, öyle.”
Lita doğal olarak Yu Il Han’ın sözlerini duymazdan gelerek konuşmaya devam etti.
[Ama şuan bütün hayvanları öldürürsen, dengeye karşı gelmiş olursun. Şuan sana yardım etme sebebim de dengenin kurulmasına yardım etmek. Yani bütün hayvanları avlamana izin verir miyim sanıyorsun? Beni dinle ve sadece sana söylediğim kadar hayvan avla.]
“Hıh.”
Son görevi amberbalığını avlamaktı.
[Dur, aptal!]
“Beni Ishmael (Moby Dick’ten bir karakter) diye çağır…”
[Kimsenin anlayamayacağı espriler yapma!]
“Aptalca konuşma, değil anlayabilecek biri, tek bir insan bile yok burada.”
Yüzyıllarca dövüş sanatlarına çalışması ve bütün kütüphaneleri fethetmesi sonucu Yu Il Han inatçı birine dönüşmüştü. Önce harekete geçiyor daha sonra yapılmasına gerek olup olmadığına karar veriyordu. Amberbalığı avı da buna bir örnekti.
Elbette, amberbalıkları nesli tükenmekte olarak etiketlenmişti ve avlanmaları yasaktı. Ama doğruyu söylemek gerekirse Yu Il Han bunu daha az umursayamazdı.
“İnsanlar geldikten sonra hayvan nüfusu da biranda artmayacak mı?”
[Senin aksine, onlar yemek yiyemez ve gelişemezler. Ama senin yaşlanmadığın gibi onlar da yaşlanmaz ve üreyemezler. Hepsi bu…]
“Ve ‘zaman durduğu için’ diyeceksin!”
[Çünkü zaman dur…. Hey!]
Bir amberbalığına bulaşmadan önce bir ay geçirmişti ama bu kadar zaman, beklemek olarak bile değerlendirilemezdi. Sakince dövüş sanatlarına çalışmış olan Yu Il Han, amberbalığıyla karşılaşır karşılaşmaz onu yakalayıp parçalamıştı.
Lita’nın dediğine göre, özel etkilere sahip parçalar taşıyan veya başka bazı sebeplerle büyük miktarda değişim geçiren canavarlar varmış. Dolayısıyla içinde amber bulunduran amberbalığını parçalamak oldukça makul bir egzersiz olmuştu.
[Canavarlar ortaya çıktığında insanlar ilk olarak kaçmayı düşünürler.]
“Onları savaşa hazırlayan kimdi, şimdiyse mantıksızca konuşuyorsun? Her neyse, parçalamayı öğrendiğime göre şimdi de demirciliği öğreneceğim.”
[Evet, her şeyi yapıyorsun, heeer şeyi.]
Bu tam olarak geride bırakılışının 300. yılında olmuştu.
Hiç düşünmeden eline bir çekiç almıştı, ama beklemediği bir şekilde onun üzerinde oldukça zaman geçirdi. Elinde olan kayıtlardan öğrenmesi gerektiği ve ona öğretecek biri olmadığı için, bu oldukça zordu.
Yine de, yüzlerce yıldan sonra aşırı derecede geliştirdiği vücudu onun, en riskli çalışmaların sonunda bile yorulmasına engel oluyordu.
“Teknikleri! Kolayca! Öğrendikleri! Fantastik! Kitaplara! Hazırım! Ama! Neden! Onlar! Gibi! Yapamıyorum!?”
Kelimeler; Yu Il Han’ın örsteki metal parçalarına her çekiçle vuruşunda, sıkılı dişlerinin arasından çıkıyordu. ‘Öyleyse yapa’ Lita’nın dilinin ucuna gelse de bunları söylemesi ile Yu Il Han’ın durmayacağını biliyordu. Bu yüzden de sadece rüzgârı çağırarak alnında biriken ter damlalarını kuruttu.
“Sadece! Rüzgârı! Çağırma! Tekniğini! Öğret!”
[Bunun için manayı kontrol edebilmelisin dedim.]
“Aaahhhh!”
Ocağı kullanabilmek, demir gibi farklı metalleri ayırmak, ateşi körüklemek ve ‘avantajlı’ olarak değerlendirilebilecek bir kılıç yapmak beş yıldan daha az sürmüştü.
Lita, Yu Il Han’ın ne çok uzun ne de çok kısa olan kılıcını aldıktan hemen sonra, dürüstçe fikrini belirtmeden durup kılıca baktı ve gözlerini kapattı.
[Bununla bir turp bile kesebileceğinden emin değilim.]
“Senden turp kesmeni istemeyeceğim, o yüzden geri ver!”
[Bunun unutulmamasını istiyorum. Yüce Tanrı’dan dünya sıfırlandıktan sonra bile bunu korumasını isteyeceğim.]
“Neden bana zorbalık yapmayı bu kadar seviyorsun…!?”
Yaklaşık bir otuz yıl daha geçtikten sonra Yu Il Han, fabrika yapımı olanlardan daha iyi bir kılıç yapabileceğinden emindi.
Elli yıl daha geçtikten sonra, yaptığı silahın dünyadaki bütün silahları geçtiğinden emindi. Ama Yu Il Han yeteneğinin tam anlamıyla iyi olmadığının bilincindeyken bu noktada duramazdı.
Sanki sahte testinden doksan yedi puan almış bir öğrenci gibi, Yu Il Han, hiç kesin bir cevabın olmadığı demirciliğe tutundu. Kılıçlar, mızraklar, baltalar ve hatta gönderli silahlar gibi metal içeren silahlar yaptı. Savaş eldivenleri gibi korunma teçhizatlarını bile halletmişti. Ve böylece bir elli yıl daha geçti.
“Hayır, bununla bir salatalık bile kesemezsin!”
[Tabi eğer düşündüğün salatalık elmastan yapılmışsa!]
Bu kesinlikle tam bir talihsizlik olsa da her insanda ‘yetenek’ diye adlandırılan bir şey olur. Bu yeteneğin varlığına veya yokluğuna bağlı olarak, ne kadar emek harcasalar da bir şey başaramayan veya sadece bir kere deneyerek dünya rekoruna ulaşabilen insanlar vardı. Ve tabii ki ne kadar uğraşırsa o kadarını ortaya koyabilen insanlar bulunur.
Yu Il Han hiçbir şekilde tek bir denemeyle ustalaşacak seviyede değildi. Ancak, sabit bir şekilde çaba harcamaya devam ettikçe yeteneği artıyordu. Yavaşça, ama asla durmayarak…
Bu tamamen bir tesadüf olsa da, Tanrı tarafından unutulup yeryüzünde bırakılmak onun için bir lütuftu. Boşa harcanmamış asırlar, onun için bir kazançtı.
Çekici eline alışının üzerinden iki yüz küsür yıl geçtiğinde Yu Il Han, kendi beğenisine göre bir silah yapabilmişti. Kendi kişisel alanında yapabileceği silahları takip etmişti böylece yaptığı hiçbir şey titanyum alaşımı veya karbon fiber gibi yeni çıkmış malzemelerden oluşmuyordu. Demirden oluşuyordu. Ancak böyle bir mızrağa şekil vermek, bir insan için çok zordu.
“Nasıl?”
[Dünyadaki teknolojinin bir sınırı olduğunu düşünürdüm… Ama insanın azmi mucizeler ortaya çıkarabilirmiş…]
“Hahahaha. Sonunda Mo Palmo’yu ağlatacak bir silah yapabildim! …!”
[Gerçi bu bir mızrak.]
Bazı şeyler vardı ki Melek Lita bile şaşırabiliyordu. Silahın sadece bakan kişiyi bile kesebilecek keskinliği ve de sertliği… Mızrağın başı ve mili, bir soketle ayrılmıştı ve mil de tamamen demirden yapılmıştı. Ve de oldukça ağırdı.
Bu mızrağı yalnızca Lita veya Yu Il Han kullanabilirdi. Tabii ki şuan dünyada hayvanlar dışında yalnızca ikisi vardı.
[Sana zaten söyledim. Bir kez mana serbest kaldı mı ortaya birçok yeni malzeme çıkacak. Neden çeliğe bu kadar takıntılısı?]
“Artık metallerle uğraşmaya alıştığım için elimin altında nasıl bir malzeme olursa olsun onunla başa çıkabilirim.”
Yu Il Han kayıtsızca cevaplayarak Lita’nın ona uzattığı mızrağı savurdu. Tıpkı vücudunun şekline uygunmuş gibi bir düşünceye kapıldı mızrağı savurduğunda. Bağımlılık yapacak kadar harikaydı. Eğer güzel bir şekilde korunursa onlarca yıl boyunca kullanılabilecek bir işçilik ortaya çıkarmıştı.
Geride bırakılışının 507. yılındaydı.
“Öyleyse…”
Yu Il Han mızrağı bırakırken iç geçirdi.
“…Şimdi ne var?”
Lita’nın kalbi bu sözleri duymasıyla sıkıştı. Lita, Yu Il Han’ın elleri yıllarca çekiç tuttuğu sırada insanların geri gelmesini dilemişti. Ama düşünülen on yıl bir elli kez geçtikten sonra artık bunun ne zaman olacağını bilmiyordu.
Buna sebep olacak daha ne kadar zaman sapması yaşanmalıydı? Lita, Tanrı’yla birlikte buna bahaneler bulmak istiyordu ama aslında, Tanrı ile kişisel olarak tanışmamıştı bile. Hiçbir şeyi sorgulamadan sonsuza kadar var olması gereken bir varlık… Bunları ondan daha üst sınıfta olan bir Melekten öğrenmişti.
[Büyük Değişim’in yakın zamanda gerçekleşmesi gerekiyor, değil mi? Canavarlarla ne zaman dövüşmen gerektiğini bilmiyorsun bu yüzden de dövüş sanatlarını geliştirmeli ve algını artırmalıyız.]
“Eh, sonuçta yüz yıl sınırını geçtik yani geri dönmeleri an meselesidir, değil mi?”
“Kendini sürekli elindeki görevlere veren Yu Il Han, zamanın akışından pek anlamıyordu. Bütün zaman ölçüm cihazları durmuştu dolayısıyla daha yüksek bir varlık olan Lita, ona zamanı söyleyebilecek tek kişiydi. Lita’ya göre, bu iyi bir şeydi.
Ve böylece, Yu Il Han dövüş sanatları eğitimine geri döndü. Çalıştıkları hâlâ Vale Tudo ve mızrak dövüşüydü ancak ilk baştakiyle kıyaslandığında birçok şey değişmişti.
Vücudunun sertleşme derecesi ve teknikler tamamen farklıydı. Özellikle de, odaklanma gücü değişmişti. Okuma ve demircilik sayesinde artmış olan odaklanma gücü benzersiz bir başarıydı.
“Vay canına, üç saattir bu mızrağı savurmuş gibi hissediyorum. Lita, bana biraz yemek ver. Açlıktan ölecek gibiyim.”
Belki odaklamasından belki de uzun süre silahıyla çalışmasındandı ama çok acıkmıştı. Yu Il Han böyle düşünürken, Lita dıştan gülümsese de içten içe soğuk terler döküyordu. Mızrak çalışması üç saat değil üç gün sürmüştü.
O andan itibaren Lita günde bir öğün yemek hazırladı. Bu yirmi dört saatte bir anlamına geliyordu. Yemek çok fazla olsa da Yu Il Han anında yiyip bitirdi ve tekrardan eğitimine geri döndü.
Bir 200 yıl bu şekilde geçtiğinde, Yu Il Han sadece mızrağın yetersiz olacağını düşünüp başka silahlar kullanmaya da başladı. Hançerler, kılıçlar, baltalar ve hatta tabancalar elinden düşmüyordu.
Dövüş sanatları ise aynıydı. Tekvando, Aikido, Karete, Muay Thai, kickbox ve daha başka bir sürü - bazıları sadece belirli kayıtlarda olan sanatlar - alanda araştırma yaparak kendini geliştirdi.
Bir dönüm noktası olarak vücudu artık sınırlarını aşmıştı ve değişmeye başladı. En önemlisi, kaslarının gücü ve dayanıklılığı gittikçe artsa da hacimleri yavaş yavaş azalmaya başlamıştı.
İnsanların bahsettiği kas sıkışması değildi bu. Vücut hücreleri yaşlanmayarak ve sadece gelişerek mucizevi duruma maruz kalmıştı ve uzun süreli eğitim sayesinde mutasyona uğruyorlardı. Güçlü ve hareketlerini kısıtlamayacak şekilde de etkili.
Tabii ki kemikler, deri ve iç organlar aynıydı. Sanki vücudu ileride birçok düşmanla yüzleşmek zorunda kalacağının bilincindeydi ve kendisini savaşa hazırlıyordu. Aşağı yukarı, nesillerdir yaşanmayan mutasyon şimdi tek bir insanda gerçekleşiyordu.
Lita bunu gözlemlerken hayal kırıklığını gizleyemiyordu. Tanrı’nın hatası sayesinde bir insanın, mana kullanmadan insan sınırlarını aştığını görebilmişti ve Büyük Değişim gerçekleştiğinde, Yu Il Han manayı öğrendiğinde inanılmaz bir şekilde gelişmiş bir canlı haline gelebilirdi!
‘Yoksa Il Han’ın daha da gelişmesini mi istiyordun? Il Han’ın gelişimi daha istediğin seviyeye ulaşamadığı için mi ona zorbalık yapıyordun? Sadece… Sadece ne zaman? Eninde sonunda sınırına yaklaşacak. Lütfen bu olmadan önce insanları geri gönder. Hayattan vaz geçmeden önce, lütfen…!’
Sanki Lita’nın en içten duygularını kattığı duasıyla dalga geçercesine, zaman geçmeye devam etti. Neyse ki Yu Il Han, kendini dövüşe verdiği için geçip giden zamanın farkında değildi. Ama Tanrı olmadığından, eninde sonunda sınıra ulaşacaktı.
Lita, artık sınıra geldiğinde onun için ne yapabilirdi? Ne?
‘Eğer Il Han’ın daha önce deneyimlemediği bir şey olsaydı…’
Lita’nın hayal gücü, artık bir noktaya gelene kadar iyice genişlemişti. Bir adam ve bir kadının bir yatağın tepesinde tutkuyla sarmaş dolaş olduğu bir sahne apaçık bir şekilde kafasının içindeydi. Bunların arasında kadının yüzü Lita’ya aitti. Öyleyse adam da…
Yu Il Han’ın dövüş partneri olarak seçtiği demir öbeklerini yumruklamasına baktıktan sonra, yanakları bir domates gibi kızardı.
‘Tanrı’nın emirlerini yerine getiren bir Melek olamama rağmen çok yüzeyselim. Uzun zaman önce gereksiz duygulardan ve arzulardan arınmış olamam rağmen…’
Ancak Yu Il Han’ın kendini okumaya, dövüşe ve demirciliğe vermiş görüntüsü üzerine ne kadar çok düşünürse, düşünceleri daha da gerçekçi oluyordu.
Yepyeni ve şok edici bir dürtü… Yu Il Han her şeyden ne kadar bıkmış olursa olsun böyle bir dürtüden etkilenirdi, başka bir şansı yoktu, değil mi? Tıpkı kedini okumaya veya demirciliğe verdiğindeki gibi… İki yüz yıl boyunca başka hiçbir şey yapmadan kendini tek bir şeye adamak…
Bunu hayal ettiğinde Lita’nın yüzü daha da kızardı. Yüzü duygulara bağlı olarak değişiyordu! Eğer bunu dünyaya gelmeden önce kendine söyleseydi, asla inanamazdı.
‘Evet, sonuçta amaç duygularını tatmin etmek değil Tanrı’nın emirlerini sürdürmek. Eğer ortada Büyük Değişim’e kadar bekleyemeyip yarısında ölecek biri varsa, bu Tanrı’nın itibarını mahveder. En başından beri Il Han’ın yanında olma amacım buydu. Yani doğru yoldayım.’
Usain Bolt’u bile ağlatacak bir hızla kafasından geçen düşünceler kendilerini haklı çıkarmıştı. Bir an sonra ise Il Han’a atılmak için doğru zamanı kolluyordu.
Kalbinden gelen, hemen yeni bir dürtü ortaya çıkarmak istiyordu. Hayır, Yu Il Han içindi. Fakat o kendini dövüş sanatlarına vermişken onu rahatsız edemezdi. Onun isteğiyle bağ kurmak için bıkmadan beklemesi gerekiyordu.
Bu noktada, Lita her şeyi yanlış anlamıştı. Yu Il Han elbette donuk hayatından kaçmaya çalışıyordu, ama bütün hareketleri Büyük Değişim’den sonra hayatta kalmaya yönelikti.
Eğer teşvik edici yeni bir şeye ihtiyacı olsaydı, yapabileceği birçok şey vardı. Bu oyun, spora ya da başka bir şey olabilirdi.
Bu noktayı düşünmediğinden Lita, aslında Yu Il Han’ı sevdiğini itiraf ediyordu. Belki de Lita, bunca yıl Yu Il Han’ı gözlemlerken tuhaflaşmıştı.
Ancak ne yazık ki, ya da neyse ki, Lita’nın Yu Il Han için hissettiği duygu ve arzuların ortaya çıkacağı vakit gelmedi.
Tam olarak Yu Il Han’ın geride bırakılışının üzerinden bin yıl geçmişti.
Bin yılın sonunda dünya sıfırlanmış ve insanlar geri gelmişti.
Magnec