Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

24. Bölüm Benimle Avlanmayı mı İstiyorsun (5)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“Farklı olduğunu söylemiştin!”

Il Han haksızlığa karşı öfkeli halde bağırdı. Ama Erta da haklı bir şekilde bağırdı.

[Zaten farklı! Neden mızrak için gereken evrim koşullarına bir göz atmıyorsun?]

Erta’nın dediğini yaptı.

[Üçüncü sınıf bir canavarı delerek anında öldür 0/500]

[Üçüncü sınıf bir canavarı keserek anında öldür 0/500]

[Üçüncü sınıf canavarların büyü taşı 0/200]

[Dördüncü seviye bir canavarın büyü taşı 0/1]

“Aman Xel’naga!”

Erta’nın dediği gibi kesinlikle farklıydı. Baekdu Dağı ve Everest arasındaki kadar fark vardı aralarında.

“Ama bu, Baekdu Dağı’na tırmanmak kolay anlamına gelmiyor!”

[Senin için kolay olacağını düşünmüştüm.]

Erta onu doğru değerlendirmişti ama belki de tuzakları yaparken yaydığı enerji daha da büyüktü ve bu da değerlendirmesini etkilemiş olabilirdi.

“Zümremin ne kadar yüksek olduğu ve dövüş sanatlarının ne kadar düşük olduğu umurumda değil. Sonuçta sadece 28. seviyedeyim ve mana kullanamıyorum.”

“Ah, evet öyleydin, değil mi? Üçüncü sınıflar senin için biraz zor olabilir.]

Mana duvarı hep aynıydı. Manayı kullanıp kullanamamaya göre kişinin gücü cennet ve cehennem kadar farklıydı.

Il Han’ın saldırı gücünün diğer insanları geçmesinin sebebi, sınıra ulaşmaları için eğitilerek zümre olarak birikmiş dövüş sanatlarıydı. Eğer sadece birine sahipse, başka biri onu yenebilirdi.

Tam tersine, böyle bir durumda mana kullanmak dünyaya hükmeden Akashik Kayıtlar’daki ‘seviye’ ve ‘sınıf’ kavramlarının tanımı onun tarafından sarsılabilirdi.

Yakında o gün de gelecekti. Yakında…

Erta içten içe bu anı dört gözle beklediğini fark ettiğinde düşünmeyi bıraktı. O anda bile Il Han bir yandan yakınırken bir yandan da yatağını toplamış, yüzünü yıkamış ve kıyafetlerini değiştirmişti.

“Trolleri öldürmek için nereye gitmemi bekliyorsun? Hem dünyada onlardan var mı ki?”

[Canavarlar sadece dünyadaki hayvanlarla sınırlı değiller. Bir kez mana yayıldıktan sonra dünyada var olmayan canavarlar da ortaya çıkar. Tıpkı dünyada daha önceden bulunmayan mineral cevherleri gibi. Istakozların birinci sınıf bir su olamadan yaşayamayacağı gibi birçok yaşam formu da mananın belirli bir yoğunluğa ulaşmadığı yerlerde yaşayamazlar.]

“Açıklama yapma bölümünde yüksek lisans falan mı yaptın?”

Il Han, Erta’nın açıklaması üzerine yakınırken bir yandan da etrafı toplamıştı. Eğer dışarıya pijamalarıyla gidecek olsa da yeteneği yüzünden kimse bunu fark etmezdi ama bunu maske taktığında bile kabul etmek istemiyordu.

“Hadi bakalım.”

Dışarı çıkmadan önce televizyonunu açmasının sebebi televizyonda, dünkü aktif hale gelen Yıkım Tuzakları’ndan onu sorumlu tutabilirlerdi. Erta endişelenmemesini söylemişti ama nasıl endişelenmezdi? Bir usta, yaptığı esere karşı sorumluydu.

Ama televizyonda hiç beklemediği bir sahne yayınlanıyordu.

“…İki gün önce savaştığım yer değil mi?”

[Dev Leoparı bıraktığın meydandan mı bahsediyorsun?]

Video, sanki bir helikopterden çekiliyormuşçasına sallanıyordu ama görüntülenen yer kesinlikle Il Han da dâhil birçok insanın dev leoparla savaştığı yerdi.

Bazı yüksek binalar çökmüş, zavallı bir şekildeydiler. Bazı yerlerdeki molozlar bile aynıydı yani bir kayıt olamazdı.

Ama…

“Onu bu kadar kısa sürede bölebilmeleri çok ilginç.”

Ne kadar bakarsa baksın dev leoparın bedenine dair hiçbir iz yoktu. Il Han’ın bıraktığı dağ gibi leopar eti de yok olmuştu. Geriye savaşın izleri, cesetler ve orayı temizleyen inanılmaz miktarda insan kalmıştı.

[…Senin düşündüğünden biraz daha farklı olabilir.]

Erta hafif sert bir sesle konuşmuştu. Il Han tam kafasını eğerek ne olduğunu soracaktı ki ekrandan bir ses geldi.

[İkinci sınıf canavarın bulunduğu yer sizin de gördüğünüz gibi bomboş. Savaştan sonra ganimetler için savaşan insanlarla birlikte ortadan kayboldu.]

“…Ne?”

Il Han’ın bir şeylerin ters gittiğini anlaması fazla uzun sürmedi.

[Bazıları, bir zindanın açılıp onları yuttuğunu söylüyor. Yetkililer bir zindanın girişinin şehrin tam ortasına açılmış olma ihtimalinden bahsediyorlar. Sizi buraya yaklaşmamanız için uyarıyoruz ve…]

Spiker devam etse de Il Han ona odaklanamıyordu. Gözleri titredi.

“Bunun bir zindan olmasının imkânı yok.”

[Yani gayet iyi biliyorsun.]

Erta başıyla onayladı. İfadesi buz gibiydi.

[Kore’deki zindanlar çoktan bir kez etkinleştiler. Mananın etkinleşmesiyle yeni canavarlar ortaya çıktıysa bu aynı zamanda başka zindanların da ortaya çıkması anlamına gelebilir. Ama şuan ki durum kesinlikle bu değil.]

“Bu demektir ki…”

Il Han’ın mırıltısının hemen ardından mahvolmuş şehri gösteren kamera ekranı, büyük bir çarpışma sesiyle simsiyah oldu. Hemen sonra görüntü haber merkezine geri dönerek şaşkınlıktan dona kalmış haber spikerini gösterdi.

Spiker dalgalanmayı saklamaya çalışıp ‘Sanırım olay yerinde bir kaza oldu’ diyerek devam etse de Il Han olayın aslını görmüştü.

“Başka bir canavar vardı.”

[…Yani onu gördün.]

“Elbette gördüm. Stratejisi tanıdık geliyor.”

Il Han bin yılda, bedenini geliştirmek adına neredeyse bütün dövüş sanatlarında uzmanlaşmıştı. Ama bunlar insan teknikleriyle sınırlıydı ve canavarın kullandığı tekniği anlamasının imkânı yoktu.

Ama Il Han bunu görebilmişti. Bu ne anlama geliyordu? Cevap aslında hemen yanındaydı.

Gizlenme. O gizlenme ustasıydı.

“Kesinlikle bir leopar. Hem de kapkara bir tane. …Erta, sen.”

[Ben de bilmiyordum. Dev leopar kesinlikle öldü ve sen onun büyü taşını bile aldın. Canavar avının 99.99% kısmı tamamlanmıştı.]

“Peki ya 0.01% kısmı?”

[Eğer bir çocuğa hamileyse…]

“Biliyordum!”

Il Han’ın yüzü asıldı. Sadece bununla bile çökmeye hazır gibiydi o yüzden de dişlerini gıcırdatmaya devam etti.

Ekranda bir saniyeliğine görünen siyah kürklü leopar, iki gün önce ölen dev leoparın çocuğuydu.

[Eğer onu adamakıllı parçalamış olsaydın bu olmazdı. Sonuçta bu da insanların hırsından dolayı ortaya çıkan bir başka felaket.]

“Orada durup düşünmeliydim.”

[Kara leoparın doğumu senin parçalamayı bitirmemiş olman olsa da bu seni olanların sorumlusu yapamaz.]

Erta, acı acı mırıldanan Il Han’a üzgün bir şekilde gülümsedi.

[Bu konuda bir hata yapamazsın. O sırada nasıl da cesedi bırakıp gitmekten başka bir seçeneğinin olmadığını düşün.]

“O zamanki hareketlerimden pişman değilim. Ama sayısız insanın ölümünü kolayca kaldıramam. Onların arasında, kurtardığım insanlar, bana iyi niyetle yaklaşanlar ve her şeyin adilce olmasını isteyenler vardı”

Il Han’ın çaresizliği, onun düşündüğünden de büyüktü. Erta onu tam anlayamasa da görünen gerçeği fark ettiğinde biraz umutsuz hissetti.

Il Han’ı teselli etmek istediğini düşündü, ardından da böyle bir durumun neden yaşandığını. Neden onun gibi üstün bir varlık başka bir canavarın varlığını hissedememişti.

[Eğer hatalardan konuşmak istiyorsan o zaman her şey benim hatamdı. Leoparın kudurmasının ardında yatan sebebi daha iyi düşünmeliydim.]

“Sebebi çocuğunu saklamak mıydı?”

[Kesinlikle rahmindeki çocuğu korumaya çalışıyordu ve ölümle burun buruna gelince de çıldırdı. Normalde insanları kandırabilse de beni kandırmamalıydı, ama…]

Il Han, birkaç dakika önce televizyonda gözüken leoparın şeklini düşündü.

“Gizlendiği için onu bulamamıştın.”

[Evet. Oldukça harika bir koşul. Kudurmuş canavarın çocuğu olduğunu ve çocuğunun gizlenme yeteneğinin olduğunu bilerek harekete geçemem.]

Parçalamada son seviye olan ve kocaman bir hayvanı bile dakikalar içinde parçalayabilecek biri olan Il Han bile onu tam olarak parçalamamıştı.

Askerlerin tartışmaları sayesinde hayvanın parçalanması ertelenmişti. Sonuç olarak da kara leopar güvenli bir şekilde doğmuştu ve…

Bu şeklide düşünülürse kara leoparın doğumunun bir mucize olduğunu söylemekle aşırıya kaçılmazdı.

“Gerçi öyle olmamasını tercih ederdim.”

Il Han ekrandan, haber merkezindeki adamın paniklemiş, ter döken görüntüsüne bakarken sordu:

“Üçüncü sınıf mı?”

[Gerçekdışı gizlenme tekniğine bakılırsa büyük ihtimalle öyle.]

Erta’nın açıklamasıyla içini çekerek televizyonu kapattı. Daha birkaç dakika önce üçüncü sınıf bir canavarı yenemeyeceği sonucuna varmıştı. Ve şimdi… kendini bıkkın hissediyordu.

Ama bu şekilde bırakamazdı yoksa başka ne kazalarının olacağını bilemezdi. Ayrıca, her ne kadar diğer dünyalarda görev yapanlardan devralmış olsa da hala dünyadaki en güçlü kişiydi. Onu öldüremeyeceğini söyleyip işin içinden çıkarsa kim canavarla yüzleşebilirdi ki?

Son olarak da, kimse bir suçlu aramasa bile Il Han hala çaresiz hissederken hiçbir şey yapmadan bekleyemezdi. Yaptığı her şeyi ardından temizleyen biri olan Il Han için leopar kendi elleriyle temizlemesi gereken bir pislikti.

Ona hayranlıkla bakan ve işkenceden kurtuldukları için sevinen askerleri düşündü.

Bilinçsizce yumruklarını sıktı.

“Hazırlanmalıyım.”

[Kendine güveniyor musun?]

“Belki tek başıma yapmak zor olabilir ama gerekli hazırlıkları yaparsam çok da korkmam gereken bir rakip değil, değil mi?”

Sürekli öncelikle hayatta kalmayı düşünen kişiliğinin aksine oldukça havaya girmiş görünüyordu.

Erta durumu merak ediyordu ama Il Han’ın kendine güvenmesinin sebebi barizdi.

Sebep, üçüncü seviye olan canavarın özel yeteneğinin gizlenme olmasıydı.

Eğer bütün değerleri saldırı ya da savunmadaysa kendinden emin olamazdı ama özel yeteneği gizlenmeyse korkmaya gerek yoktu! Sonuçta o, hiç eğitimini almadan gizlenmede ustalaşmıştı!

Il Han kendine güvenini ortaya koyar koymaz Erta’ya dikkatle sordu.

“…Saldırı veya savunmada güçlü değil sonuçta, değil mi?”

[Çıkarımların doğru, yani endişelenme. Bir varlığın her alanda nadir yeteneğinin olması imkansız. Özellikle de canavarlarda. Leoparı ele alırsak, kendi gizlenmesini yükseltmek için diğer istatistiklerinde bir düşüş olmalı.]

“Yani öyle… hımm…”

Il Han, evi düşüncelerle terk etti. Onu çok güçlü hale geldikten sonra öldürmeyi tercih ederdi ama onu şehirde bir başına da bırakamazdı. Söz konusu bir zindan olsaydı o zaman başıboş bırakabilirdi. Ama yaşayan, üçüncü seviyede ve özel yetenek olarak gizlenmeyi kullanan bir canavardı, bunu yapamazdı.

Canavarı, onu kısa sürede öldürecek ekipmanlar yaparak onu öldür. Bu en iyi yöntemdi. Bu işe yaramazsa geriye kaçmak kalıyordu.

Ayrıca, onu öldürürken ihtimalleri daha da yükseltecek bir seçenek vardı.

“Bir insan ağzıyla iki farklı kelime söylememeli ama…”

Ama başka yol yoktu. Bu dünyada bir erkeğin gurundan daha önemli şeyler vardı.

Il Han dudaklarını yalayarak tereddüt etmeden, ikisini de daha önceden belirlediği ankesörlü telefonlara yöneldi. Sonra da iki gün önce aldığı kartvizite baktı. Beceriksiz parmaklarıyla Kang Mi Rae’nin telefon numarasını tuşladı.

Dışlanmış ve imparatoriçenin en önde savaşanları kurtaracağı stratejinin başlangıcıydı bu.