Hayret 3. Melek erkek oldu :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
118. Bölüm Herkesin Gücünü Birleştir! (1)
Kırmızı kurtlar yok edildikten sonra insanlar savunmalarını bozmadan siyah kurtların etrafını sardılar. Asıldan hepsi de hemen siyah kurtlara saldırmak için hazırlanmıştı ama Susanoo’nun ani kararı sayesinde bunu bir süreliğine beklemeye almışlardı.
“Yani…”
Yıldırım Tanrısı Klanı’nın başkanı Kang Mi Rae elini alnına götürerek mümkün olduğunca sakinleşmeye çalıştı bir yandan da Il Han’dan durumu doğruluyordu.
“Kurtların hepsi senin astın mı oldu?”
“Evet.”
Il Han başını sallayarak Ericia’ya baktı. Kadın Flemir ile birlikte öne doğru gelerek Mi Rae’yi eğilerek selamladı.
Hafifçe Il Han’ın arkasına geçerek eğildiğinde hayatta kalan bütün kurtlar da onu taklit etti. Tam anlamıyla boyun eğmişlerdi.
“Aman Tanrım…”
“Delilik. Şimdi de canavarları mı evcilleştiriyor? Hem de böyle büyük bir gurubu?”
“Nasıl…”
Herkes şok geçiriyordu. Herhangi birinin çıkarak ‘İnanamıyorum!’ ya da ‘Bunu kabullenemem!’ diye bağırması hiç de anormal olmazdı ama kimse bağırmadı. Çünkü bunu sorgulamaya başladıklarında en başından Susanoo’nun varlığını sorgulamaları gerekecekti.
“Flemir dışındaki bütün dördüncü sınıflar öldü. Eğer isterseniz bizzat kendiniz geçitten geçerek cesetlerini doğrulayabilirsiniz.”
“Sözlerinden şüphelenmiyoruz. Ama onlar canavarlar ve endişelenmeden ede-”
“Sorumluluğu ben alacağım.” Dedi Susanoo. Bütün klan başkanları bilinçsizce başlarıyla onayladılar.
Elbette bunları, Ericia ve Flemir’e bakarak söylemişti. Bir nevi ‘Bütün bunları sizin için yaptım yani bir kazaya sebep olduğunuzda ne olacağını biliyorsunuz, değil mi?’ diyor gibiydi. Elbette kurtlar İngilizceyi anlamıyordu ama hepsi de bir şeyler olduğunun farkına vararak başlarıyla onaylamıştı.
“O zaman kurtların kapıdan geri döndüğünü onaylamak istiyoruz.”
Bu oldukça kolaydı. Il Han emir verdiğinde Flemir kurtulan 3 bin kurdu toplayarak kapıdan geçirdi.
Bazıları bu sahne üzerine rahatlamıştı, bazıları hayranlık duymuştu ve bazılarına da fazla gelmişti.
“Susanoo ve kurt ordusu…”
“Yani şu anda Dünya’daki kimse ona karşı gelemez.”
“Yani pek de bir şey değişmedi.”
Bütün normal kurtlar kapıdan geçtikten sonra geride yalnızca Flemir ve Ericia kalmıştı. Flemir hala dudağını çiğnemekle meşgulken Ericia, Il Han’a yaklaşarak fısıldadı.
“Efendim, sizden bir hafta istemem kabalık olur mu? Hayatta kalan kurt türlerini toplayarak yeni bir yaşam alanı oluşturmak istiyorum…”
“Sana iki hafta veriyorum, git. Eğer geride Yıkıcı Şeytan Ordusu’na ait askerler kalmışsa hepsinin kökünü kazıyın. Oh, bunu da al.”
“Ah! Çok teşekkür ederim!”
Il Han, envanterini karıştırdıktan sonra birkaç tane nadir seviyeli silah ve zırh çıkardı. Kadın önünde defalarca kez eğilerek teşekkür etti ve Flemir ile birlikte kapının ötesine geçti.
İnsanlar boş bakışlarla hala uğursuz bir duman çıkartan kapıya bakıyordu. Ama Mi Rae ellerini çırptığında herkes sanki giriş oymuş gibi ondan tarafa döndü.
“Zafer kazandık.” Dedi Mi Rae.
“Herkese, çalışmaları için teşekkür ederim.”
Büyülü bir konuşma gibiydi. Orada olan herkes küresel bir kriz yüzünden gergindi ama şimdi rahatlayabilirlerdi.
Sonbaharın kısa ama karmaşık savaşı sonunda bu şekilde sona ermişti.
“Huh? Susanoo nereye gitti!?”
“Kaybolmuş! Ah, havada uçan tatlı çocuk da yok olmuş!”
“Nereye bağlı olduğu bilinmeyen dört güçlü kişinin de burada olması lazımdı.”
Mi Rae’nin dikkatleri toplaması sayesinde gizlenmeyi aktifleştirmesi çok daha kolay olmuştu. Hatta kadının asıl amacının bu olup olmadığını merak etti. Il Han gizlenmiş bir şekilde elfler, Liera, Erta ve Yu mir ile birlikte orayı terk etti.
“Susanoo, Susanoo’yla hesaplaşmam lazım!”
“Birisi bu deli adamı götürsün. Ama yine de çok kötü, Susanoo ile konuşmak istiyordum.”
“Bölükler geri çekiliyoruz! Kapıda birkaç koruma bırakalım..!”
“Bu bölgeyle ne yapacağız? Kimse burada yaşayamaz.”
Susanoo’nun ani yok oluşuyla birlikte bazıları öfkelenmişken bazılarının da kafası karışmıştı ama sonsuza kadar ondan bir şeyler bekleyemezlerdi. Savaş bittiğine göre artık her şeyi temizleme zamanıydı.
Yabancı ülkelerden gelen destek kuvvetlerine teşekkür etmeliydiler, müttefiklerinin cesetlerini toplamalıydılar, yaralılarla ilgilenmeliydiler, kaçmış olabilecek düşmanlara bakmalıydılar, medya ve devletle iletişim kurmalıydılar, mülkleri zarar görmüş insanlar için ulusal düzeyde bir tazminat vermeliydiler ve kapıyla ne yapacaklarına karar vermeliydiler…
Kore’nin yetenek kullanıcılarını temsil eden ve devletle, orduyla, medyayla ve hatta bazı yabancı devletlerle bağlantısı olan Mi Rae’nin gerçek savaşı daha yeni başlamıştı.
Dürüst olmak gerekirse Il Han’ın hareketleri fırtına gibiydi, insanlar hala şaşkındı ama onun sayesinde alınan zarar da en düşük düzeydeydi. Onun yüzünden yapılacak işler biraz artsa da yapılacak bazı işleri de azaltmıştı.
100% Koreli birinin Susanoo olarak çağırılması tuhaf olsa da ismin ona uyduğunu kabul etmeliydi.
Bir fırtına gibiydi. Kimsenin bulamayacağı ve kimsenin karşı koyamayacağı bir fırtına. Dilediği gibi ortaya çıkıyor ve ortadan kayboluyordu ama bazı zamanlar çok da kötü hissettirmiyordu. Bu daha da tuhaftı.
Mi Rae telefonunu aldığı sırada hafif bir titreşim bir mesaj geldiğini belirtti.
[Konuşmak istiyorum. Lütfen zamanın olduğunda bana haber ver.]
Az öncesine kadar bütün canavar ve insanları ezen görüntüsünün tam zıttı, dikkatli bir konuşma şekli. Mesaja bakan Mi Rae’nin kalbi bir süreliğine gürültülü bir şekilde çaptı. Onu gören Yu Na başını merakla yana eğerek sordu.
“Mi Rae, iş yapmayı çok mu seviyorsuuuun? Bundan sonra her şey cehennem gibi olacak ama neden gülümsüyorsun?”
“Na Yu Na, sen de çalışacaksın.”
“Ugyak!”
Gülümsemek mi? Saçmalık. Sadece, gergin durum ortadan kalktığından yüz kasları da rahatlamıştı. Mi Rae mırıldanarak Yu Na’yı yakasından yakaladı.
Tam da o sırada Mi Rae’den daha da meşgul olan Ha Jin telefon konuşmasını bitirerek sert bir yüzle ona yaklaştı.
“Mi Rae.”
“Özel konuşmaları sonraya sakla.”
“Babamız seni görmek istiyor.”
Mi Rae’nin yüzü anında sertleşti. Üniversiteye gitmek istemediğini söylediği için miydi? Babasının otoritesine zarar verecek bir şey mi yapmıştı?
Kafasından bu sorular geçtiği sırada Ha Jin hafiften gergin bir şekilde konuştu.
“Yu Il Han-shi ile konuşmak istiyormuş.”
“…Hayır, gitmiyorum.”
Küçük bir çocuk gibi başını salladı. İmparatoriçeyi tanıyan herkes bu hareketini görse şok olurdu.
“Geçici olarak yarından sonraki günü ayarlıyorum.”
“Hayır, gitmiyorum.”
“İnatçı olma. Sana bir telefon var, hadi çalışmaya başlayalım.”
“Gitmiyorum, gitmiyorum.”
“Mi Rae çok tatlı. Ce-ee Kyahak!”
“Sen de çalış!”
Yu Na, Mi Rae ile dalga geçme şansını yakaladığı anda kafasına bir yıldırım çarptı. Mi Rae üzgün bir yüzle telefonu aldı.
Yarından sonraki gün. Yarından sonraki gün, ha? Kahretsin! Artık umursamıyorum. Önce işimizi yapalım.
Herkes yeni savaşlarına başladığında ufukta güneş doğuyordu.
Bu sırada Il Han insanların şarkı mı söylediğini yoksa dans mı ettiğini umursamadan herkesten daha hızlı bir şekilde evine gidiyordu.
Elfler, kaç kurt öldürdükleri hakkında böbürleniyordu bu yüzden de Il Han onları susturmak için 70 bin tane öldürdüğünü söyledi.
“Baba, ben de bir sürü öldürdüm! Buuuuuu kadar öldürdüm!”
“Evet, seninle gurur duyuyorum oğlum.”
“Daha da güçlü olabilir miyim?”
“Elbette olabilirsin.”
Söyledikleri boş değildi. Il Han, Yu Mir’in saçlarını eliyle düzelttikten sonra durumunu kontrol etti ve Bebek ejderhadan Çocuk ejderhaya geçtiğini fark etti ve artık 55. Seviyeydi. Bütün bunlar doğumunun hemen ardından bir gün içinde olmuştu.
Yeteneklerini kontrol ettiğinde ağzı açık kalmıştı. Belki de ikinci sınıf olduğundan birçok yeni pasif ve aktif yetenekler vardı ve orta seviye rüzgâr büyüsünün seviyesi artık 39’du. Gizlenme yeteneği daha da harika bir şekilde 47. Seviyeye çıkmıştı. Durum ne kadar aşırı olursa olsun… Il Han şaşkınlıktan hiçbir şey düşünemiyordu.
“Ejderhalar gerçekten de çok güçlüler. İkinci sınıfa geçmek için yapmaları gereken görevler yok, değil mi?”
[Ejderhalar doğdukları anda dördüncü sınıf olmayı vadeder. Görev yapmaları imkânsız.] (Erta)
[Ama Mir’in onların arasında bile bir dahi olduğunu düşünmüyor musun? Gelişme hızı çok yüksek. Oğlumdan beklendiği gibi.] (Liera)
[Senin oğlun da kimmiş!?] (Erta)
Hiç sınıf atlama görevi yok muydu? Bu bile başlı başına aşırı güçlüydü. Eğer söz konusu kişi oğlu olmasaydı çoktan yakınmaya başlardı ama Yu Mir’in küçücük parmaklarının zırhında gezindiğini görmek öfkesini hemen yatıştırıyordu.
Evet. Yu Mir çok tatlıydı yani sorun yoktu.
[Sena ihanet etmeyeceklerinden emin misin?] (Liera)
Erta gibi onunla birlikte diğer dünyaya geçmemiş olan Erta endişeyle sordu. Il Han başıyla onayladı.
“Hükmetme yeteneğini kullandım ve kontrol ettim yani sorun yok.”
[Ve onu güzel bir kız olduğu için kabul etmedin?] (Liera)
Il Han gözlerini kırptı; bu hiç beklemediği bir saldırıydı.
“O bir canavar. Nasıl güzel olabilir ki?”
[Ejderhalar da bir canavar… ] (Liera)
“Huh, haklısın. Yani bu konuda bu kadar düşünmeye gerek yok..?”
Il Han’ın düşünceleri değişti. Liera umutsuzca bunu söylememesi gerektiğini düşünürken Erta ona bir bakış attı. Ama neyse ki Il Han konuşmasına devam etti.
“Öyle bile olsa önemli değil. Sonuçta onlar sadece benim astlarım. Benden hoşlanmalarının imkânı yok. Asıl mucize benden nefret etmemeleri olur.”
“Ben sadece bir ast değilim. Sizin için canımı bile veririm Majesteleri!”
“O-o zaman ben de ruhumu veririm!”
“B-ben de bütün kayıtlarımı!”
Melekler Il Han’ın sözleri sayesinde rahatlamışlardı ve meleklerin konuşmasına istemeden de olsa kulak misafiri olan elfler sessizce saçma şeyler mırıldandılar. Doğduğu andan beri onların sesini dinleyen Yu Mir sadece gülümsedi. Çok tatlıydı.
Eve geldikten sonra Il Han ilk olarak uyudu. Sadece iki saat. Bu kadarı yeterliydi.
Yaşına göre fazlasıyla uykuya ihtiyaç duyan Yu Mir dışında herkes yorgunluklarını kısa bir uykuyla geçirdikten sonra sakince atölyeye giderek canavarları parçalamaya başladılar. Yalnızca Erta, Yu Mir’e bakmak için geride kalmıştı.
“Millet, sevinin. Eğer bütün ejder türünü parçalarsanız sırada kurtlar olacak.”
“Gerçekten mutluyum, Majesteleri.”
“Haha, hahahahaha….”
Il Han önce birkaç ejder türü çıkararak elflerin onları parçalamaya başlamasını sağladı ve kendisi de kovada iyice dinlenen eti dışarı çıkardı, bütün zehirlerden arındırdı ve hatta daha da korkutucu bir alkollü içeceğe dönüşen Nefes’i bile topladı.
Sonra da kovayı tekrar ejderha eti ve kanıyla doldurdu. Hala fazlasıyla ejderha eti vardı. Daha kesin olmak gerekirse 1250 tanesi daha işlenmeyi bekliyordu. Gelecek nesillere bile yeterdi!
“Yaptığınız işi bitirerek gelin. Size biraz ejderha eti kızartacağım.”
“Yay!”
“Çok duygulandım Majesteleri!”
Il Han, atölyesi olması gereken yerde ejderha eti kızartacağını söylemişti ve elfler de sevinçle konuşmaya başlamıştı Eğer bir kaos varsa o da buydu!
Eğer Erta orada olsaydı iç çekerek görüntüsünün hiç de babaya benzemediğini söylerdi. Ama ondan çok daha farklı olan melek Liera başka şeyler söyledi:
[Ben de yemek istiyorum. Çok lezzetli gibi duruyor.] (Liera)
“Biraz daha bekle.”
Zehirli kısım çoğunlukla ejderhanın kanında olduğundan kutuda iyice dinlenen ejderha etinde sadece az miktarda zehir kalmıştı. Zayıf zehir direnci yeterli olurdu. Hatta ona sahip olunmasa bile yiyen kişinin sadece dili uyuşurdu ve zararı zaman içinde ortaya çıkardı.
[Yeterince ciddi gibi duruyor!?] (Liera)
“Sorun yok. Elflerimi güçlendirdim yani hepsinin en azından zayıf zehir direnci var.”
“Benim normal zehir direncim var Majesteleri!”
Phiria, hırsız sınıfından beklendiği gibi zehir dayanıklılığını geliştirdiğinden böbürlenmişti. Parçalamayı diğerlerinden çok daha kısa bir sürede bitirmişti.
“Güzel, önce sana vereceğim.”
“Onur duyarım.”
Il Han, ejderha kemiklerinden yapılmış barbekü ızgarasını alıp yıkadıktan sonra Sonsuz Alev ile ısıttı.
Sonrasında tek lokma olacak şekilde birkaç dilim et keserek ızgaraya koydu. Bunu yaptığı anda etten gelen cızırtılar ve de güzel bir koku bütün atölyeyi kapladı.
“Vao, sadece bununla da mutluyum.”
[Yemek yapma yeteneği 54. Seviye oldu. Birçok yemeği çok daha etkili bir şekilde pişirebileceksin ve çok daha derin ve daha çeşitli tatlarla yemek yapabileceksin.]
Sadece ejderha etini kızartmak yeteneği 5 seviye artırmıştı! Sadece bu bile eti uzun süre dinlendirdiğine değmişti. Daha da mutlu oldu.
Söz verdiğinden ilk parçayı Phiria’ya verdi. Güzelce kızarmış bir parça eti çubuklarla alıp anında Sonsuz Alev’e teşekkür ettikten sonra Phiria gözlerini kapatarak eti ağzına aldı. Bütün dünyalar içinde ejderha etinin tadını çıkaran ilk kişiydi.
“Aaaaah.”
Ejderha etini yiyen Phiria hiçbir şey diyemeyerek sadece bağırabildi. Gözlerinde yaşlar belirmişti. Meraklanan Il Han da bir parça et aldı.
Gözleri anında açıldı. Eğer yapabilseydi gözlerinden altın ışıklar çıkarırdı.
“Ooooh, Ooooooooooh!”
[Bunu diyeceğini biliyordum.] (Liera)
“Isırdığım anda nazikçe ağzımda eriyor. Hem çiğnememi gerektiriyor hem de gerektirmiyor ve inanılmaz tadı ağzımda patlıyor. Sanki ağzımın içinde bir festival var! Oooh, Karnaval!”
[Bu cümleye çalışmış mıydın?] (Liera)
Nasıl bir lezzetti ki buna sebep oluyordu? Liera dayanamayarak kontrol etti. Aslında daha önce birçok ejderha öldürmüştü ama hiç etini yememişti.
Ama Il Han’ın çubuklarını kullanarak eti aldığı sırada zaman kafasındaki melek halkası parlayarak ışık yaymaya başladı. Başka bir melek onunla iletişim kuruyordu. Yemek yiyen birini rahatsız etmemek gerekiyordu!
Liera homurdanarak gelen mesajı aldı. Çok iyi tanıdığı Spiera konuşuyordu.
[Liera, Cennet Ordusu bir karara vardı. Dünya ile ilgili üstün varlıklar şüpheli davranışlarda bulunduğundan artık ben de Yu Il Han’a yardım edeceğim. Üçüncü sınıfa geçtiğini ve anlaşma yapabileceği melek sayısının arttığını söylemiştin, değil mi?]
[…]
Ani açıklama karşısında Liera söyleyecek söz bulamadan öylece donup kalmıştı.
Il Han’ın yükü artacaktı.
Magnec