Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

114. Bölüm Hayatlarınızın Efendisiyim (5)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

İnsanlar Il Han’ın açıklamasını kabullenerek rahatlamıştı. Hayır, kabullenmektense tıpkı onların yaptığı gibi canavarları kullanmak, savaşmaktan daha kolay gelmişti.

“Oldukça büyük bir mesele. Bütün Dünya’daki yetenek kullanıcılarını toplasak bile yeterli olmaz. Söylediklerimi anlıyor musunuz?”

Il Han fikrini Cephe Birliği’ne ve bu olaylar sayesinde onlarla bağ kurmaya çalışan diğer klanlara açıkladı.

Susanoo’nun onların fikrini sorarak her şeyi kendi başına yapmaya çalışmaması sayesinde durumun ne kadar önemli olduğunu anlayan herkes başını salladı.

“Fazla zamanımız yok yani ‘düşmanlarımıza’ karşı nasıl etkili bir şekilde hazırlanabileceğimize dair fikirlerinizi söyleyin.”

“Senin insan olmadığını sanıyordum ama bizimle aynı seviyedenmiş gibi fikrimizi sorduğun için oldukça tuhaf hissediyorum.”

Omuz silkerek bu şekilde konuşan Magia Klanı’nın başkanı Malaesta’nın, Metal Şövalyeleri’nin başkanı olan Smithson’un aksine Susanoo’ya karşı bir düşmanlığı yokmuş gibi duruyordu.

Devam etti:

“En önemli şey savaş alanını sınırlandırmak. Yıldırım Tanrısı Klanı adına üzgün olsam da zararın artmaması için, canavarlar bizim düzenimizden kaçabilecek olsa da dev bir bölgeyi izole etmemiz gerekiyor. Eğer düşman bir dağ ya da o tür bir yere doğru geri çekilirse her şey daha da kötü olur.”

Bu sözler üzerine Il Han, Mi Rae’ye baktı. Kadın sert bir şekilde onaylayarak telefonunu çıkardı.

“Çağırabileceğim bütün destek gücünü kullanacağım. Dedikleri mümkün olabilir. Ama başka ülkelerden de yardım gelmesini diliyorum. Fiziksel izolasyon hiçbir anlama gelmez. Bizim bütün Seul’u çevreleyebilecek yetenek kullanıcılarına ihtiyacımız var.”

“Bu durum için yetenek kullanıcılarını göndermeyecek kadar aptal biri yoktur, Bayan Kang. Elbette İngiltere’nin de bir karar vereceğini temin ederim.”

Konuşan Smithson’du. Hiç saldırı yeteneği olmamasına rağmen öldürebilmek için canavarları bir bölgede tutmak gerektiğini söylerken bir aptal gibi dursa da en azından bir sebebi var gibiydi.

Hala Il Han’a gözlerini dikmiş olması çok komikti ama Il Han içinden onun değerlendirmesini yükseltti.

“Ned savaş meydanının çevresini düzenleyebilir. Oldukça büyük bir alanda toplanmış olsak bile bu yeterli değil yani acele etmeliyiz. Üstelik burada birçok engel de var.”

“Sivillerin boşaltılması bitti mi? Oh, eğer mümkünse en azından bu kurt canavarların zayıf noktasını bilmek istiyorum.”

“İşe yaramayacağını sanıyordum ama ağırlık kullanarak saldırmak 130. Seviye civarına kadar işe yaradı. Yerlerini değiştirdiğimize göre bu binalara yüksek seviyede bombalar yerleştirerek onları kullanabiliriz.”

Oradaki birçok insan bir gurubu temsil ediyordu dolayısıyla da önlem almakta harikaydılar.

Bütün canavarlara karşı savaşırken bir grup canavarla birlikte savaşmaları gerektiğinden insan kayıplarını en aza indirerek zafer kazanmaya çalışıyorlardı.

İnsanlar sadece konuşmakla kalmıyordu. Önerilerin çoğu, birçok insan tarafından kabul edildiğinden teker teker bu önerileri gerçekleştiriyorlardı. Durum Dünya’daki bütün üst düzeydeki insanlara haber verilmişti. Şu ana kadar sadece durumu izleyen yetenek kullanıcıları ve hatta ordu bile harekete geçmişti.

“Ama o zaman…” Ha Jin, Il Han’a sordu.

“…sen ne yapacaksın? Bizim için çok utanç verici olsa da senin yapacağın hamlelere göre yeni taktikler bulmamız gerekebilir.”

“Öğrendiğim kadarıyla düşman güçleri 130 bin; 30 bin kadar üçüncü sınıf ve 6 tane de dördüncü sınıf var.”

“Senin bilgilerin doğrultusunda öldürdüğümüz kur türlerini atarsak geriye 50 bin canavar kalıyor: 13 bini üçüncü sınıf ve buradaki Kraliyet Koruması dışında da iki dördüncü sınıf.”

“Aman Tanrım.”

Taktiklerini sağlamlaştırmak için meşgul bir şekilde koşuşturan insanlar kendi savaş gücüyle onlarınki arasındaki seviye farkını duyunca yıkıldı.

Özellikle de daha önceden Kantou bölgesinin sonunu getirebilecek olan dördüncü sınıflar! İnsanlar bu sebeple uyumlu bir şekilde saldırmadan bekleyebilmişti!

“Ben o tarafa gidiyorum.”

Böylece Susanoo’nun açıklamasıyla diğerlerinin hayatı kurtulmuştu.

“Dördüncü sınıfların bu tarafa gelmesini engellemek için tek başıma oraya giderek onları avlamayı düşünüyorum.”

“…”

Havalı ve sert açıklaması sayesine Ha Jin bağırmıştı.

Etrafta gezinerek bir yerleri aradığından Mi Rae bunları duymamıştı ama hemen Ha Jin’in yanında olan Yu Na bunu duyarak kahkaha atmaya başladı.

“Demek öyle…”

Ejder Klanı’nın başkanı olan Takagaki Asuha sakin bir şekilde Ha Jin’in söylediklerini onayladıktan sonra sordu.

“Ama dördüncü sınıf derken buradakini de dâhil ettin mi?”

“Elbette.”

Gösterdiği kişi Kraliyet Korumaları’nın başı olan Flemir’di. Il Han önemli bir noktayı belirttiği için memnun olarak başıyla onayladı.

“Asla Dünya’ya gelemeyecekler.”

Bunu söylediği anda Flemir bağırdı.

“Sınırımıza ulaştık. Onlar gelmeye başlıyor!”

“O zaman, millet lütfen başlayın.”

Kısaca konuşan Il Han hemen harekete geçti. Öncelikle Yu Mir’i Liera’ya vererek sordu.

“Sadece onu kucağına alarak etrafta uçsan sorun olmaz, değil mi?”

[Elbette, ben altıncı sınıfım. Doğrudan müdahale olmam yasak ama bir şey olursa kendimi koruyabilirim.] (Liera)

“Tamam, o zaman Yu Mir…”

Il Han, kendinden emin bir şekilde konuşan Liera’yı başıyla onaylayarak bakışlarını Yu Mir’e çevirdi. Sayısız seviye atlayışı sayesinde içinden taşan manayla birlikte her an ateş atmaya hazırlanmıştı. 

“Mananı saklama ve hepsini öldür. Eğer sabırlı bir şekilde burada bekleyerek seviye atlarsan kısa sürede yanına gelirim.”

“Evet! Hepsini öldüreceğim!”

Daha doğumunun üzerinden 24 saat bile geçmemiş olan bir yeni doğanın ve babasının konuşması bu şekildeydi.

Daha sonra da, devam ederek elflere baktı. Il Han’ı takip edebilirmiş gibi duruyorlardı ama hafifçe başını salladı. Elfler de hayal kırıklığıyla durumu kabullendi.

İnsanların orada tek başına olması olukça yetersizdi. Il Han, elflere efsanevi seviyedeki ekipmanlarıyla orada kalarak üçüncü sınıfları engellemelerini söylemişti.

“Pekâlâ Erta, gidelim.”

[Ben de bu sözleri duymayı bekliyordum.] (Erta)

Erta kafasında olduğu halde Il Han, Flemir’e yöneldi. Flemir, astlarının birkaç adım geri çekilmesini saplayarak kapının en yakın kısmına bakıyordu.

Kapının ardında savaşan kendi türü için mi endişeliydi? Yoksa düşmanlarının bu tarafa gelmesinden mi endişeleniyordu?

Durum ne olursa olsun Il Han umursamadı. Yakında öğrenecekti zaten.

“Benimle geliyorsun.”

“Ne demek istiyorsun, ben kalaca-“

“Benimle gelerek düşmanların liderini öldürmelisin!”

Daha konuşmasını bitirmeden Il Han süper insan gücünü aktive ederek onu kapıya doğru tekmeledi.

“Uaaaaaah!”

Flemir’in kapıdan geçtiğini doğruladıktan sonra Il Han parmaklarını şaklatarak, son kez yıldırım mızraklarını toplandı ve kapının etrafında toplandı. Oldukça ezici bir sahneydi.

“Bu kadarı yeterli olmalı.”

Bırakın yeterli olmayı neredeyse mükemmele yakındı. Il Han kendi işinden etkilenerek bağırdı ve Mi Rae’ye çiti nasıl kullanacağını anlatan basit bir mesaj gönderdi. Sonrasında da kendini kapıya doğru fırlattı.

Uzun bir geçitten sonra önünde bir kar ülkesi uzanıyordu.

[S-soğuk!] (Erta)

Her yerde kar yağıyordu ve güzel bir beyaza bürünmüş yer bir zamanlar yaylaymış gibi duruyordu. Elbette kan, et ve kemikle lekelenmişti.

“Hiç üşümedim.”

“Burası Terkedilmiş bir Dünya!] (Erta)

Öyleyse ne olmuştu, Terkedilmiş Dünya’da oldukları için melek güçlerini kullanamayacağını mı söyleyecekti?

Il Han, Erta’nın başıyla kaskının arasına girebilmek için daha da küçüldüğünü görünce onu kendi haline bırakmaya karar verdi. Orası büyük ihtimalle çok daha güvenliydi.

“Güzel, gerçekten de güçlendim.”

Kapıyı kullanarak geçitten geçtiği anda vücudunda dolaşan gücü hissedebiliyordu. Sadece dünya ikinci değişimini yaşadığından sahip olduğu mana yoğunluğundan değildi bu güç; aynı zamanda da Melek Desteği bütün yeteneklerini 30% kadar yükseltiyordu.

Çoktan diğer insanlardan daha yüksek olan istatistikleri yine gelişmişti. Sadece istatistiklerine bakılacak olsaydı seviyesi 200’lerde olurdu.

“Kahretsin, o adam beni tekrar buraya gön-”

Bu sırada yakınlarda bir yere düşmüş olan Flemir, Il Han’ın onu takip ettiğini bile bile dişlerini gıcırdatarak mırıldanıyordu. Kapının etrafında sayısız ikinci sınıf kurt bedenlerini geçide fırlatıyordu ama siyah kürkü olan kurt türlerinin aksine onların kırmızı kürkü vardı. Il Han onların Yıkıcı Şeytan Ordusu’nun emriyle hareket eden ayak takımı olduğunu anlamıştı.

Flemir de bunu görmüştü ve gözleri öfkeyle parlamıştı.

“Kroaaaaar! Nasıl beni görmezden gelirsiniz!”

İnsan şeklinde olmasına rağmen kükreyerek elini savurduğunda kara manadan oluşan bir pençe ortaya çıkarak etraftaki kurtları parçaladı.

Ama onlarcası da ölse yüzlercesi de ölse kırmızı kurtlar umursamadan geçide doğru koşuyordu.

“Demek geri döndün, Flemir! Seni görmek ne güzel!”

“Ikedka, seni piç!”

Klasik bir kötü adam repliğini söyledikten sonra birisi Flemir’e doğru atıldı! Flemir ona saldıran kişiyle savaşırken Il Han kafasını kaldırarak etrafına baktı.

“Tam anlamıyla bir savaş meydanı.”

[Bu kurtlar, sanırım siyah kurtları kovalıyor.] (Erta)

Geçide koşan kara kurtların sayısı 30 binden biraz azdı. Geriye 20 bin kadar siyah kurt kalmıştı ama kırmızı kurtlar onlara doğru koşarken geçitten geçmelerini engellemeye çalışıyordu.

Ayrıca karşı taraftan onları engelleyen başka bir insan görünümlü kurt türünü görebiliyordu. Hm, görünüşe göre gerçekten de iki tane dördüncü sınıf kurt türü vardı. Flemir bu konuda yalan söylememişti.

[Ama anlamadığım bir şey var Yu Il Han.] (Erta)

Tesadüfen Erta bir noktayı belirtti.

[Bu kırmızı kurtlar elbette Yıkıcı Şeytan Ordusu’nun emri altındalar yani hepsi de Dünya’yı hedef almalıydı. Ama bunlar önceliklerini karıştırmamışlar mı? Bütün kurt türünü öldürdükten sonra Dünya’yı hedef almaları normal değil mi?] (Erta)

“Elbette bu normal olan yol.”

[O zaman neden kurt türünü görmezden gelerek Dünya’ya gitmeye çalışıyorlar?] (Erta)

“Çünkü kurt türünü yok etmek istiyorlar.”

[Bana kelime oyunu mu yapıyorsun… Sonra da yaptığı hatayı gözden geçirdi.

Kraliyet Korumaları insan şeklini alıyor diye kurt türünün kraliyet ailesi de insan şekli alacak değildi.

[Yani kurt türü kraliyet ailesi çoktan Dünya’ya geçti!?] (Erta)

“Elbette; eğer durum böyle olmasaydı Flemir bu kadar sinirlenmezdi.”

Il Han sakince cevap verdi.

Dedikleri doğruydu. Flemir, Dünya’da koruması gereken kişileri terk etmek zorunda kalmıştı ve öfkeli bir şekilde düşmanıyla savaşıyordu.

“Uaaaaaaah! Kahretsiiiiiiiin!”

“Kuhahahaha! Umutsuzluğun benim için bir neşe kaynağı! Yavaşça, sana neler olduğunu anlat!”

Ölüm her yerdeydi. Siyah kurtlar umutsuzca kırmızı kurtları engelliyordu ve kırmızı kurtlar da sayısal ve kuvvetteki üstünlükleriyle hepsini ezip geçiyordu.

Kırmızı kurtların yanında yer alan dördüncü sınıflar hiçbir yerde gözükmüyordu. Görünüşe göre duruma pozitif yönden bakarak oldukça yavaş bir şekilde hareket ediyordu.

Sadece bir kişi kendi sınıfının çok üstünde bir güçle orada bulunuyordu.

“Şu adam şimdilik benim için fazla güçlü.  Buraya gelmem gerektiğini biliyordum. Bir şekilde onu burada tutmalıyım.”

[Şu an için imkânsız, nasıl yapmayı düşünüyorsun?] (Erta)

“Yakında göreceksin.”

Gülerek mırıldanan Il Han bedenini hareket ettirdi.

Oldukça eğlenceliydi. Kar, dev toprakları kaplamış olsa da arkasında hiç iz bırakmadan yürüyordu. Bu, gizlenme ustası ve Pankozmik yalnızın gücüydü!

“Artık o kadar da iyi hissetmiyorum.”

[Bir şeyler hissediyorsun. Öyleyse bana göstereceğin şey nedir, Yu Il Han?] (Erta)

Birçok kurt Dünya’ya gitmişti. Ama gidenlerin azınlıkta olduğunu söyleyebilirdi.

Karlı yaylada, siyah veya kırmızı hala 120 bin kurt vardı. Dahası sekiz tane dördüncü sınıf da hala oradaydı.

“Ne demek ne söyleyeceğim?”

Il Han güldü. Tam olarak şeytani ‘Ölüm Tanrısı’na uyan bir gülümsemeydi.

“Onları yok etme işini tamamlayacağız tabii ki de.”

Il Han’ın sözleri biter bitmez yüzlerce ejderha kemiğinden mızrak havada uçarak kurtlara saldırdı!