Builder !!
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
102. Bölüm Ruhumun Efendisiyim (2)
[Bazı durumlarda ejderhaların ne düşündüklerini anlayabilirken diğer durumlarda onları hiç anlayamıyorum.]
“Gerçekten mi? Ben onları hiç anlamıyorum.”
Erta, Lecidna’nın bıraktığı yumurtaya bakarken Il Han mektubu aldı. Kendisini neden buraya çağırdığını anlamaya çalışıyordu ve cevap da mektupta saklıydı.
Şaşırtıcı bir şekilde mektup İngilizce yazılmıştı. Ejderha dilinde yazılsa da sorun olmazdı.
“Eğer bu mektubu okuyorsan, büyük ihtimalle ölmüşüm demektir. Sözünü tutup buraya geleceğinden hiç şüphem yok.”
[Bir mektup mu?]
“Günbatımı Bahçesi’nin amaçlarını takip ettim ama bir gün bunun beni ölüme götüreceğini biliyordum. Onların hükmüne kıyasla omuzlarım çok dar, müttefiklerim çok az ve tehlike de çok büyük.”
[Lafı daha fazla çevirebilir mi?]
Il Han, yumurtaya bakmaktan sıkılarak kendisiyle konuşmaya çalışan Erta’yı çok sinir bozucu bulmuştu ama kendini kontrol ederek mektubu okumaya devam etti.
“Endişelendiğim bir şey varsa o da yakında doğacak olan çocuğum. Ejderhalar bunca yıldır biriken kayıtlarla güçle birlikte, ne kadar güçlü bir tür olursa olsun, çocuğumu bırakmak konusunda endişeliyim. Üstelik çocuğumun Yıkıcı Şeytan Ordusu’ndakilere benzeme ihtimali de kafamı kurcalıyor.”
[Yani ejderhalar arasına da anne sevgisi varmış.]
“Ama söz konusu kişi sen olduğun sürece güvenebilirim. Hiçbir şeyden etkilenmeyen, özgür ve hatta mutlak bir güce sahip olan biri olarak biz ejderhalardan daha da parlak bir ışık yayıyorsun. Eğer çocuğum senin gibi biri olarak büyürse hiçbir pişmanlığım olmaz. Yani senden istiyorum. Lütfen çocuğumu benim yerime yetiştir.”
Erta’nın ağzı açık kaldı. Öfkeyle kanatlarını çırptı.
[Bu kadına bir şey mi borçlusun? Gerçekten de utanmaz biri, çocuğunu büyütmeni istiyor! Hayatında bir kişiyle bile çıkmamış birini yalnız bir babaya mı çeviriyor? Cennet onu bağışlasa bile ben onu bağışlamam!]
“Hey, sus! Beni sinirlendiriyorsun! Ayrıca, olayları belirterek hakaret ettiğini biliyor musun!?”
O hayatımı kurtardı. Borçlanmak için yeterli bir neden!
Bir yalnıza oldukça yakışır bir şekilde diğer insanlara karşı kinini asla unutmayan Il Han aynı zamanda neyse ki elde ettiği şeyler konusunda da hassasiyete sahipti.
Doğrusu bir çocuğu yetiştirme konusunda kendine güvenemiyordu ama onun için kendini feda eden birinin isteğini de sırf kendine güvenmiyor diye geri çeviremezdi.
“Çocuğum 200. Seviyeye geldiğinde yetişkin olacak. O zaman gelecekte yapacağın şeylerde sana yardımcı olacak biri olabilir. Utanmazca bir istek olduğunu biliyorum ama bu çocuğa değer vermeni diliyorum.”
[Hmph, en azından utanmazca olduğunu biliyor.]
“Bir ejderhanın kuluçkaya yatması için güçlü bir ateş gerekir. Kuluçka döneminde ejderha için depolanan güç de onun büyümesinde etkili olur, lütfen bunu aklından çıkarma.”
Bu noktaya kadar okuyan Il Han durdu. Erta bunun son olduğunu düşünerek başını yana eğdi ama Il Han hemen sonda küçücük bir satır buldu.
“Eğer gücün varsa elflere de biraz bakabilir misin?” ya da buna benzer bir şey yazıyordu.
[Tam olarak isteklerle dolu bir mektup…]
Bu noktada oldukça olağanüstüydü. Mektup, Il Han’ı kurtarırken öleceğini bildiğine dair detayları bile içeriyordu. Ama Il Han fazla düşünmeden başını salladı.
“Bunu kendi bildiğim yolla yapabilirim. Düşman olarak görmeyeceğim bir şeyin oldukça rahat olacağını düşünüyorum. Ayrıca Reta’dan aldığım şey de var.”
[Ne düşündüğünü hiç anlamıyorum.]
“Heh, bu yüzden bana aşık olma sakın.”
[Blerrrgh.]
Il Han, sonunda Erta’dan istediği tepkiyi alınca rahatlayarak altın yumurtayı çantasına koydu. Çantasında olduğu sürece Il Han yerlerde yuvarlansa, gökyüzüne fırlasa ya da zindanlarda dolaşıp dursa bile sorun olmazdı.
Ayrıca bu arkadaşın kuluçka dönemi için birkaç aday aklından geçiyordu. Tutuşma, Mor alev, ikisinin karışımı, Sonsuz Alev.
Gerçi o sırada Sonsuz Alev fikrine aklı yatıyordu.
[Sadece hepsini birleştir.]
“Ooh, iyi fikir.”
[Gerçekten yapacak mısın!?]
Bunlar Dünya’ya döndükten sonra yapacağı şeylerdi; daha Dareu’da yapılacak birçok şey vardı.
Il Han büyü biçimini aktive etti. Araştırdığı şey ejderha yumurtalarıydı! Yıkıcı Şeytan Ordusu’nun da Lecidna gibi geride birkaç tane bırakmış olabileceğini düşündü.
[Yani insnalar bu kadar titiz olabiliyor…]
“Ama hiç yok. Görünüşe göre bebek ejderhalar onların sonuncusuydu.”
Böyle olduğu için çok şanslıydı. Sadece Yıkıcı Şeytan Ordusu’na ait oldukları için onları öldüremezdi, o kadar çok çocuğu yetiştiremezdi de.
Harika bir şekilde endişelerinden kurtulduktan sonra hayatta kalan elfleri araştırdı. Toplamda 1,527 tane elf vardı. Şaşırtıcı bir şekilde oldukça fazlaydı.
“Belki de bu toplumu yeniden yapılandırmak mümkündür.”
[Şimdi ne yapacaksın?]
“Öncelikle geriye kalan ejder türlerini temizleyeceğim, sonra da… Elfleri toplamalıyım.”
Il Han’ın cevabı oldukça basitti. Erta ne veya nasıl diye sormadı. Sorarsa cevabın onu hayal kırıklığına uğratacağını biliyordu.
Tam olarak 3 saat 27 dakika sonra Il Han 1,527 elfin tamamını bir ormanın açıklığında topladı. Vücutlarındaki yaralar, savunma seviyeleriyle doğru orantılıydı.
“N-neler oldu böyle!?”
“Günbatımı Bahçesi’ne ne oldu? Kayıp mı ettiler?”
“Kahretsin, elfler böyle ölecek…!”
Umutsuz elflerin önüne çıkan Il Han kısa bir şekilde açıkladı.
“Bütün ejderhalar öldüler.”
Kimse cevap vermedi. Bir şaka olmak için fazlasıyla acımasız, bir gerçek için ise anlamsızdı. Ama Il Han omuzlarını silkerek sözlerini tekrarladı.
“Bütün ejderhalar öldü. Günbatımı Bahçesi’nden olsun Yıkıcı Şeytan Ordusu’ndna olsun hepsi öldü.”
“K-kim tarafından?”
“Benim tarafımdan.”
“Pfft.”
Il Han başka bir gülüş duymayacağını açıkça belli etti. Üç dakika içinde hepsi ciddi bir şekilde Il Han’a bakıyorlardı.
“Ejderhaları bizim yerimize öldürdüğün için teşekkür ederiz.”
“Sizin için değildi. Kendi dünyam içindi.”
“Yine de, teşekkürler.
İletişim kurmaya hazır olduklarını düşünen Il Han konuşmasına devam etti.
“Bu dünya hala çok haşin ama en azından artık saklanarak yaşamak zorunda değiliz. Zayıf canavarların yaşadığı bütün yerleri söyleyeceğim yani hayatta kalarak güçlenin. Anlaşıldı mı?”
“Evet!”
Elfler cesurca cevap verdiler. Ama bazıları, diğerlerinden daha da cesurdu.
“Ama… N-nasıl canavarların doğasını bilebiliyorsun?”
“Şunun çenesini kapatın!”
“Karşılık verme!”
Il Han’ın üç dakikalık eğitimi o kadar etkiliydi ki birbirlerini durduruyorlardı.
“Size söyleyeceğim.”
Il Han onları durdurmak için elini uzatarak cevap verdi; bir yandan da yavaşça biçimi aktive ediyordu.
“Çünkü elf imparatorunun büyü biçiminin sahibi benim. Ah, pozisyonu devretmeyeceğim, aklınızda bulunsun.”
Aslında bunu nasıl yapacağını bilmiyordu.
“Büyü biçimi…?”
“Aman Tanrım, doğru bu!”
Ama Il Han konuşmasını bitirir bitirmez elflerin ifadesi değişti. Eğer korku ve güçle yönetilen kişilerin bir yüz ifadesi vardıysa da elflerin şu anki yüz ifadesi kırsal bir kabile şefinin bir kahramanın doğmasına şahit olmasını anlatıyordu.
Elflerle tanıştığı ilk zamanı düşündüğünde ve büyü biçimini kullandığını söylediğinde çok benzer bir tepki vermişlerdi. Hatırladığı kadarıyla şaşırtıcı bir şekilde anında boyun eğmişlerdi.
Il Han eskiden o kadar üzerinde durmamıştı ama artık her şey daha da belirgindi.
“Bir insan nasıl imparatorun büyü biçimini kontrol edebilir?”
“O insanla daha önce tanışmıştım. O zaman son kahraman Reta Kar’iha’nın varisi olduğunu söylemişti.”
“Yani bir varis mi vardı? O neslin sona erdiğini sanıyordum.”
“Ama büyü biçimi gerçekten de ışık saçıyor.”
Hayır, tepkileri daha abartılıydı; hayal ettiğinden çok daha fazla hem de.
“Onu bulduktan sonra neden gitmesine izin verdin?”
“Çünkü bir insandı.”
“Zaten onu orada tutamazdık.”
“Ejderhaları öldürdüğünü duymadınız mı? İnsan olması önemli mi!”
“Doğru, ama…”
“Gerekli niteliklere sahip.”
Elfler birbirleriyle fısıldaşıyor gibiydiler ama sonunda 1,527 elf tartışmak için dev bir halka oluşturdular. Il Han onlara ne yaptıklarını sorunca birisi kibarca başını sallayarak konuştu.
“Sana nasıl davranacağımızı tartışıyoruz. Senin için sinir bozucu olabilir ama lütfen biraz daha bekle.”
Tavırları farklıydı. İnanılmaz derecede nazik ve kibardılar, sanki hiç baskı veya şiddet görmemiş gibiydiler! Il Han nedense ürperdi. Sayısız kitap ve deneyimle bilenmiş hisleri onu uyarıyordu!
“Bir sonuca vardık.”
“Gerçekten mi?”
“Evet, Majesteleri İmparator.”
Sona eklenen tuhaf şeyi fark ettiğinde elf Il Han’ın önünde diz çöktü. Hemen ardından geri kalan 1,526 elf de birbirini izleyerek yere kapandı.
“Majesteleri İmparator!”
“İnsan olduğunuzdan dolayı bazı karışıklıklar olsa da ejderhaları bu diyardan gönderen kişi olan sizi yalnızca imparator olarak kabul edebileceğimize karar verdik.
“…”
Il Han’ın alnında soğuk ter damlaları belirmeye başladı. Silahlansalar çok daha kolay olurdu, bu da neydi böyle? Gözlerindeki titreşimleri fark eden Erta Il Han’ın kulağına fısıldadı.
[Büyü biçiminin sahibi olan kişi elf imparatoru değilmiş gibi duruyor. Aksine imparator, büyü biçimine sahip olan kişi oluyor. Belki de Reta Dareu’yu geliştireceğini söylerken imparator olacağını bildiği için o şekilde konuşuyordu.]
“Onun aksine hiçbir altyapım olmadan bir krallığın imparatoru olmaktan hoşlanmıyorum.”
Belki de 1,527 elf, Il Han’a imparator diyerek ona yapışmaya çalışıyordur? Sadece bunu düşünmek bile onu korkutmuştu. Il Han titrerken konuştu.
“Ben imparator DEĞİLİM.”
“Ama bizim imparatorumuzsunuz.”
“Hayır.”
“Majesteleri!”
Il Han, elfler tarafından tekrar yenilgiye uğratılmıştı. Bazıları imparatorun yardımcısı olacağını söyleyerek sevinirken Il Han titreyerek durdu.
Görünüşe göre insan kimliği onlar için önemli değildi artık.
“Size yapmayacağımı söyledim.”
“Ama karar verdik. Sizden başka bizim için bir imparator yok.”
“Sizi terk ederek Dünya’ya dönecek olsam bile mi?”
“Öyle olsa bile bizim tek imparatorumuzsunuz.”
Elfler, ölseler bile fikirlerini değiştirmeyecek gibi görünüyordu. Il Han sonunda pes ederek durumu kabullendi.
“Öyleye beni istediğiniz gibi çağırın. Umurumda değil.”
“Evet, Majesteleri!”
Onu defalarca kez ‘Majesteleri’ diye çağırdıklarından kendini tarihi bir filmdeymiş gibi hissetmişti. Ama bir fark varsa o da krallıkların bir imparatorunun olmasıydı ama Il Han’ın tebaası 1,527 tane elf mülteciden oluşuyordu.
Yine de bütün hayatı boyunca bir yalnız olarak yaşadıktan sonra onlar tarafından el üstünde tutulmak çok da kötü hissettirmemişti. Il Han gözlerini kısarak karar verdi.
“…Erken dönsem bile yapacak bir şey yok. Yani onlara bir hafta kadar göz kulak olsam mı? Onlar için yaptıklarımdan sonra canavarlar tarafından öldürülürlerse hiçbir şey değişmez ve o canavarlar da Dünya’ya gelebilir. Bunu engellemek için elfleri eğitebilirim.”
Oldukça mantıklıydı ama şimdiye kadar söylediği her şeyden de farklıydı. Erta gözlerini kısarak sordu.
[Bu durum karşısında hafif de olsa iyi hissetmedin mi?]
Keskin yorumunu görmezden gelen Il Han elfleri çağırdı.
“Herkes toplansın.”
“Evet!”
Daha yeni birliklerine atanmış çaylak askerler bu kadar hızlı olabilir miydi? 1,527 elfin tamamı da Il Han’ın emri doğrultusunda hareket etmişti.
Il Han öncelikle sınıfları baz alarak onları böldü. Öncelikle ilk ve ikinci sınıfları ayırdı. Daha sonra da kısa mesafe dövüşçülerini, uzun mesafe dövüşçülerini, rahipleri ve savaşçı olmayan sınıfı ayırdı.
“On gün boyunca size yardım edeceğim.”
[Hey, üç gün daha arttı.]
“Bu bir onurdur, Majesteleri!”
“Üç gün asıl eğitim.”
Il Han öncelikle elflerin canavarlara karşı en iyi savunmayı yapabileceği ve yeni bir tarih yazabileceği bir yer aradı.
Birçok tarih ve coğrafya kitabı okumakla kalmamış olan Il Han’a okuduğu feng shui kitapları da herkesin onaylayacağı bir yer bulmasını sağlamıştı. Eski krallığın kalıntıları… (Ç/N: Feng Shui: Doğada var olan yaşam enerjisini, yaşanılan mekânlarda harekete geçirme yöntemlerini gösteren bir Çin öğretisidir.)
Daha sonra savaşçı olmayan sınıfı çeşitli rollere bölerek doğru meyve, sebze bulmalarını ve yemek yapmalarını, içlerinde yaşayacak evler inşa etmelerini söyledi. Böylece elf krallığının temelleri atılmıştı.
Bütün savaşçı olmayan gruplar gittikten sonra Il Han geri kalanlarla, hangi gruptan olurlarsa olsun, nazik bir gülümsemeyle konuştu.
“Savaşırken öğrendiğim bir şey var. Ne kadar çok darbe alırsanız o kadar iyi olursunuz.”
Bu korkunç sözlere karşı çıkacak bir elf yoktu ama rahip bir elf Il Han’a sordu.
“Ben Tanrı’nın gücünü kullanan bir rahibim. Savaşmayı öğrenmem gerekiyor mu?”
“Eğer seni koruyan bütün savaşçılar ölürse kim savaşacak?”
“B-ben…”
“Güzel, anlamana sevindim.”
Il Han’ın kendisi bilmiyordu ama Lita ile uzun süre dövüş sanatları üzerine çalıştıktan sonra savaş sanatlarını öğretme yeteneği kazanmıştı.
Bir yalnız olarak öğretecek kimsesi olmadığından şu ana kadar fark etmemişti ama elflerin sayesinde sonunda bunu anlayabilmişti.
“Kkhak!”
“Kahahak!”
“Unutmayın, burada döktüğünüz ter, savaş meydanında dökülecek kandır.”
[Onlar kanıyorlar mı ki?]
Böyle şanslı olabilir miydi? Şu ana kadar hayatta kaldıklarından savaş konusunda yetenekliydiler. Bazılarının Il Han’ı şaşırtacak kadar özel yetenekleri vardı.
“Dünya’daki bütün insanlar böyle olsaydı ne kadar güzel olurdu.”
“Kahaak!”
“Kkiaaaaa!”
Kendini, yetenekli elflere eğitim vermeye kaptırmış olan Il Han eğitim sürecini beş gün uzattı. Elfler ağlamak üzereydiler ama geliştikleri inkâr edilemezdi.
Asıl eğitim bittikten sonra Il Han bütün savaşçı sınıfları takımlara ayırarak onlardan çok daha zayıf olan canavarların bölgelerine gönderdi. Tabii ki de bunun için büyü biçimini kullanmıştı.
Savaş sırasında kendilerini güvenmelerini söylemişse de ekipmanları işe yaramazdı.
“Ayrılmadan önce onlara biraz ekipman yapacağım.”
[Onlar için gittikçe daha fazla şey yapıyorsunuz, Majesteleri.]
“Kes sesini. Bu oldukça eğlenceli, Sim City oynamak gibi.”
Il Han’ın öteki dünyası gittikçe genişledi.
Magnec