Aslan yürekli demek ki buraya kadarmış karının kızının çocuğunun hayatı sana bağlıydı onlar da bitti derenin kenarında yürürsen elbet senin de ayakların ıslanır
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
62. Bölüm Çokbaşlı Yılan’ın Gizli Oyunu
En az üç yüz fevt, sayılamayacak kadar çok fazla muhafızla birlikte ileri karakolun zindanlarını basmıştı. Kanalizasyonlar geniş, birbirine bağlı ve keşfedilmemiş bölgelerle dolu olmasına rağmen, her bir köşeyi arayacak kadar çok adama sahiplerdi. Kaçacak hiçbir yer yoktu.
Neyse ki, Gökdoğan köleleri serbest bırakmak gibi bir öngörüde bulunmuştu. Zindan tam bir kargaşa içindeydi ve aydınlatmalar kırılmış, etraf karanlığa boğulmuştu. Devasa bölümler, zifiri gölgelerle kaplanmıştı. Her yönden gelen silah atışları; bağırışlar ve savaş sesleriyle karışarak yankılanıyordu. Kaos uzun sürmeyecekti, ama Gökdoğan ve Kraliçe'ye kaçabilmek için ufak bir umut ışığı veriyordu.
Bang!
Gökdoğan, on metre kadar ötedeki bir muhafıza ateş ederek canını aldı.
Onunla birlikte olan diğer muhafızlar o tarafa döndüklerinde, karanlıkta onlara doğru hücum etmekte olan şeytani bir yüzle karşılaştılar. Kanlı Kraliçe birinden yürüttüğü bir hançerle aralarına daldı, bir dansçı gibi zarifçe dönüyordu; ormandaki esintiyle birlikte süzülen bir kelebek gibiydi. Kraliçe, muhafız grubunun arasından o kadar çabuk geçmişti ki, onlar bıçağın nereye gittiğini bile anlayamamışlardı ve onun geçtiği her yerde duvarlara kan damlaları saçılıyordu.
İkisi ilerlemeye devam etti, sonunda bir kavşağa geldiler. Aniden yaklaşan ayak sesleri duyuldu, kestirebildikleri kadarıyla on iki çift ayak sesiydi. Gökdoğan, Kraliçe’yi köşeye çekerek üzerlerini pelerinle örtüp psişik enerjisini pelerinin içine odakladı. Yok olmuşlardı.
Birkaç dakika sonra, bir grup muhafız ve bir grup fevt, kavşağın ortasında buluştular. Dört ölü muhafızı görüp avlarının yakınlarda olması gerektiğini anladılar. Yakındaki adamlara uyanık olmaları için yüksek sesle emir verdiler, çok geçmeden koridorları aramak için gruplara ayrıldılar.
Gökdoğan, pelerin gücünün dağılmasına izin verdi. “Odaklanmam güçsüzleşiyor. Pelerini ne kadar çok kullanırsam o kadar yorucu oluyor, hemen buradan çıkmamız lazım. Eğer çıkmazsak öleceğiz. Şu anki sorun, hangi yönü seçmemiz gerektiği... ”
Zindan karmaşık bir yerdi. Nereye gitmeleri gerektiğini nereden bileceklerdi ki? Ellerinde herhangi bir harita yoktu.
“Sadece şansımızı denemek zorundayız.”
Kanlı Kraliçe rastgele bir rota seçip ilerledi. Gökdoğan ne yapacaktı, daha iyi bir önerisi var mıydı ki? Bu yolun dışarı çıkıp çıkmadığı, hareket halinde kalmak kadar önemli değildi. Yakalandıkları takdirde işleri biterdi, bu yüzden yaşamaları tamamen şansa bağlıydı!
Koridor çok dardı, daha çok bir boru gibiydi. Sadece iki kişinin yan yana yürümesi için yeterliydi.
Gökdoğan kaşlarını çattı, çünkü biliyordu ki bir grup düşman bu tarafa gelirse, pelerinin altına saklanmaları için burası fazla sıkışıktı. Sanki düşünceleri onları çağırmış gibi, onlara doğru ayak sesleri yankılandı. Sesler bu sefer beş ya da altı kişiye aitti. Muhafız grubu bir köşeyi dönünce iki grup yüz yüze geldi.
"İşte buradalar!"
"Gebertin onları!"
Gökdoğan, silahıyla adamlardan birinin üzerinde bir delik açarak cevap verdi.
Muhafızların ikisi çömelip silahlarını kaldırırken, arkadaki üç tanesi ise ayakta ateş ettiler. İki grup yaklaşık yirmi metre uzakta duruyorlardı, Kraliçe ne kadar hızlı olursa olsun yolu kat etmesi için fazla uzaktaydılar ve boru, beş nişancıdan sıyrılabilmeleri için fazla dardı.
Bang-bang-bang! Muhafızlar, onlara yaylım ateşi açtılar.
Bu eğreti silahlar en iyi kalite değildi, ancak yirmi metre uzaklıkta öldürücülerdi. Bir çift hançer taşıyan Kraliçe, bıçaklarını havada sallayıp bir dizi kıvılcım çıkardı. İnanılmaz hızı ve doğruluğu sayesinde mermileri havadayken kesmişti. Yani onun böyle bir yeteneği de mi vardı?
Yüzleri solan gardiyanlar hemen başka bir yaylım ateşi hazırlamak için acele ettiler. Bu sırada Kraliçe'nin belinden sarkan su kabağı parlayıp alevler çıkardı. Ateş, toplanarak bir anka kuşu görüntüsü aldı, ardından beş kişilik muhafız grubuna düşerek giysilerini alevlendirdi.
Yanmış et ve saç kokusu borunun her yanını sardı. Ateşler onları yakıp yok ederken beş muhafız yerde yuvarlanarak inliyordu.
Gökdoğan onlara birkaç kez ateş etti, ardından Kraliçe’yi rota boyunca takip etti. Sonunda boru kocaman bir odaya açıldı, ama bu, işleri daha karmaşık hale getirmişti. Artık etrafta tek bir ışık huzmesi bile yoktu ve karanlık o kadar yoğundu ki, insan kollarını uzattığında ellerini yüzünün önünde göremiyordu. Ama onlar zindandan çıkmışlardı.
Karanlığın içinde el yordamıyla ilerlemek zindanlarda ölümü beklemekten daha iyiydi.
İkisi uçurumun kenarında iki saniyeliğine bekledi ve ileri bir adım atmak üzereyken yeryüzünü sarsan bir kükreme onlara hücum etti!
Gökdoğan, baskıcı, vahşi bir niyetin üzerinden geçtiğini hissetti. Arkasını dönünce, elli ya da altmış yaşlarında sakallı bir adamın, büyük bir silahı onlara doğrulttuğunu gördü. Onlara doğru çıldırmış bir gergedan gibi geliyordu.
Aslan Yürekli! O aşağılık herif!
Gökdoğan bir an bile düşünmeden silahını ateşledi, ama Aslan Yürekli onlarca yıllık deneyime sahipti. Gökdoğan, silahını kaldırdığı anda yaşlı köle taciri yönünü değiştirdi ve mermi zararsız bir şekilde duvara gömüldü. Küfreden genç çorak arazili, kırılan tüfeği yere atıp belinden tabancayı çekti. Ateş etmek için kaldırdığında, Aslan Yürekli onun önündeydi ve onun kılıcı karanlığın içinden geçerken parlayıverdi.
Clang!
İki küçük bıçak, köle tacirinin kılıcını engelledi. Üç silah çarpışarak sağır edici bir çığlığa neden olmuştu.
Zorlamadan dolayı Kraliçe’nin hançerleri parçalandı, zira Aslan Yürekli kurnaz olduğu kadar güçlüydü de... Darbenin arkasında kesip geçmesini sağlayacak kadar yeterince momentum vardı ve Kanlı Kraliçe ondan kaçmak için geriye doğru adım attı. O sarsılmıştı ve ağzının kenarından bir kan damlası süzüldü. Çarpışmalarının şoku bir iç yaralanmaya neden olmuş olmalıydı.
Aslan Yürekli vahşi bir kükremeyle bir kez daha saldırdı, iki eliyle tuttuğu kılıcını, başının üzerine kaldırıp Kraliçe’yi ikiye bölmek için yeteri kadar kuvvet topladı.
“Bu yaşlı it canına susamış!”
Gökdoğan, tabancasını hızlı bir şekilde art arda birkaç kez ateşledi.
Aslan Yürekli ilerlemeyi bırakıp kafasını hedef alan mermileri engellemek için kılıcını kullandı. Gerisi göğsünde hedeflerini buldu. Thud, thud, thud! Birkaç adım geri sendeledi, ancak mermiler onu öldürmemişti. Kurnaz köle taciri, kalın bir ceket, altına da sertleştirilmiş deri giyiyordu ve bu da mermilerin çok fazla hasar vermesini önlemişti.
Aslan Yürekli, tam da karşı saldırı için hazırlanmıştı ki mağaranın karanlığından bir siluet ileri çıktı.
Yabancı adam uzun ve iriydi, baştan aşağı tam zırhlıydı ve belinde de bir kılıç vardı. Çirkin yüzünde, sağ gözünü örten bandın etrafındaki yara izlerini büzüştüren bir şekilde küçümsercesine bir sırıtış vardı. O bir engerek yılanı gibi tehditkâr bir aurayla kaplıydı ve karanlıktan yavaşça ortaya çıkarak kaçakların önünde durmuştu.
Aslan Yürekli bunun kim olduğunu görünce ağzından kaçırdı. “Çokbaşlı Yılan, iblis avcıları işte bunlar!”
“İblis avcıları mı?” Çokbaşlı Yılan silahına uzanıp yavaşça öne çekti. İyi gözüyle ikisine baktı ve kötücül bir şekilde kıkırdadı. “Ne zamandan beri iblis avcıları böyle bir avuç çöptü? Sen de halen onları gebertemiyorsun… beni hayal kırıklığına uğrattın, ihtiyar.”
Aslan Yürekli yeni gelene ters ters bakarken, Gökdoğan’ın yüzü fırtına bulutu gibiydi.
Aslan Yürekli merhum Çılgın Köpek’e kıyasla güçsüz değildi ve bu tek gözlü adam onu resmen hiçe sayarak konuşmuştu. Yani bu adam, köle tacirinden daha güçlü olmalıydı. Kraliçe yaralı bir halde, bu adamın icabına bakabilecek miydi?
Bakabilsin ya da bakamasın, Kraliçe’nin gözleri öfke ve meydan okuma ile doluydu. Bir iblis avcısı olmak gurur kaynağıydı ve bu kâfir onun şerefli tarikatına hakaret etmeye cüret etmişti.
Kraliçe uzanıp boynundan haçını çekip aldı. Tek gözlü adam hemen onun dövüş ruhunu gördü ve parıldayan mavi bıçağını ona doğru yöneltti. Adamın silahı uzun ve inceydi ve ustaca yapılmıştı. “Gidebileceğin hiçbir yer yok. Kaçamayacaksın. Ama beni yenersen, sana yardım ederim.”
Bu adam neden bahsediyordu böyle?
“Ancak,” diye devam etti, “…beni bile yenemezsen, burada öleceksin!”
Daha fazla bir şey demedi, onlara kör edici bir öfkeyle saldırdı. Adamın el bileği parladı ve göz açıp kapayıncaya kadar kılıcını onlara sekiz ya da dokuz kez savurdu.
Gökdoğan, bu kadar hızlı kılıç kullanan birini hiç görmemişti!
Kraliçe de bir o kadar hızlıydı, darbeler geldikçe sıyrılıyordu. Yaraları onu, tek gözlünün kılıcının ona ulaşmasına ve omzunu delmesine yetecek kadar yavaşlattı. Taze bir kan damlası Kraliçe’nin kıyafetlerini lekeledi.
Çokbaşlı Yılan'ın kesik kesik gülüşleri duvarlarda yankılanıyordu. Tekrar saldırdı, kana susamış olan dokuz çelik yılan gibiydi.
Bu saldırı serisi, öncekinden daha tehlikeliydi, Kraliçe adamın şiddetli hücumuyla kuşatılmış görünüyordu. Yine de durgun bir göl yüzeyi gibi sakin gözüküyordu, kalbi ve vücudu bir olmuş şekildeydi. Birdenbire beyaz bir ışık buketi elinden patladı ve kutsal ışığın parlayan haçına dönüştü.
"Bu…"
Çokbaşlı Yılan'ın iyi olan gözbebeği küçüldü ve refleks olarak sert bir şekilde saldırdı. Onun değerli kılıcı, havada kutsal haçla buluşup bin parçaya ayrıldı. Çokbaşlı Yılan, kendisine öfkeli bir boğa çarpmış gibi hissetti ve beş ya da altı metre uzağa savruldu.
Kanlı Kraliçe güçlü silahını havada tuttu ve o alanı göz kamaştırıcı kutsal bir ışıkla boyadı. Kılıcının tüm enerjileri birleşirken, kılıcı çatırdıyordu. Kraliçe bunu, düşmanı Çokbaşlı Yılan'ın üzerine salsaydı adam ikiye bölünürdü.
Adam kekeleyerek ona seslendi. “S-s-sen kazandın! Sizi buradan çıkaracağım!”
Gökdoğan bir taraftan seslendi. “Kraliçe, ona güvenme!”
Çokbaşlı Yılan niyetini açıklamaya çalıştı. “Hedefimiz seninle aynı, sana yardımcı olabilirim.”
Çokbaşlı Yılan, ikisini öldürmeyi planlamamıştı; çünkü onlar, canlı olarak daha değerliydi. Onlar iblis avcılarıydı ve iblisleri öldürmek onların göreviydi. Çokbaşlı Yılan'ın alaşağı edildiğini görmek istediği kişiler, bu iki çocuk değil, kötü iblisin ta kendisi ve onun uşaklarıydı.
Çokbaşlı Yılan’ın Yeşilarazi İleri Karakolu’nun gerçek hükümdarı olmasının tek yolu buydu ve şimdi bir iblis avcısının gerçek gücünü görünce, bir şansı olabileceğini düşünüyordu. Eğer onlar başarılı olurlarsa, Çokbaşlı Yılan istediği her şeye sahip olacaktı. Başarısız olurlarsa, suç iblis avcısında olacaktı.
Kraliçe'nin kutsal kılıcının ışığı yavaş yavaş söndü. Göstermediği halde, aslında yok olmasına izin verme niyetinde değildi. Kraliçe çok güçsüzdü, adamın kafasını uçurmak için çok fazla yaralıydı.
Çokbaşlı Yılan, yollardan birini işaret etti. “İşte şu, zindandan tek çıkış yolu!”
“Çokbaşlı Yılan, ne yapıyorsun?
Aslan Yürekli ileri karakol liderinin ne yaptığını anlayamamıştı.
Çokbaşlı Yılan yavaşça dönüp köle tacirine ölümcül bir parıltıyla gözlerini dikti. “Ne halt etmek istiyorsam onu yapıyorum ve beni sırtımdan bıçaklamak için bekleyen birisinin varlığını göze alamam! Ölme vakti!"
Sesi soğuk ve zalimdi. Aslan Yürekli'nin yüzündeki tüm renkler solup gitmişti.
Magnec