Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

61. Bölüm Zindanlar

Çevirmen: Lydiara / Editor: T4icho

Köle mahzeni, çorak arazinin en acımasız yerlerinden biriydi. Odalarında gece gündüz acı ve umutsuzluk çığlıkları yankılanırdı, köleler gece gündüz işkencecilerinin ellerinde ölürlerdi.  Ölen kölelerin kan ve kemikleri, buranın her santimi kaplıyordu.

Karanlık, günahkâr ve acımasız bir cehenneme getirilmişlerdi.

Zindanlar, binanın başka bir amaca uygun hale getirilmiş olan kanalizasyon sistemine kurulmuştu. Karanlık koridorlar bir labirent gibi tüm yönlere uzanıyordu, ancak ileri karakol sakinleri sadece daha eksiksiz bölümleri kaplıyordu. Mutasyona uğramış yaratıklar zaman zaman içeri dalıp, yakaladıkları köleleri yerlerdi.

Gökdoğan, prangalarla zindanlara getirildi. Muhafızlardan biri, onun şeytan çıkarıcı asasını almıştı. Kanlı Kraliçe gözle görünür bir silah taşımadığından ondan hiçbiri alınmadı.

Birkaç muhafız, onları silah zoruyla ilerlemeye zorluyordu. Karanlık, nemli zindana girdiklerinde, hâlihazırda beş veya altı yüz kölenin buraya kapatıldığını gördüler. Etrafa yayılmış kanla kaplı işkence aletleri vardı ve kullanılmayı bekliyorlardı. Yakındaki bir yerden gelen kesintisiz bir dizi feryat karanlıkta yankılanıyordu.

Yeni köleler içeri getirilip zifiri karanlığa koyulurdu. Haftalar ya da aylar boyunca, çılgınca bir işkenceyle iradelerinin kırıldığı evcilleştirme sürecinden geçerlerdi. Bu vahşi çorak arazilileri işte bu şekilde itaatkâr hale getiriyorlardı.

"Acele et!"

Muhafızlardan biri, silahının arkasıyla daha yavaş hareket eden kölelerden birine kuvvetle vurdu.

Zindan, köle kafesleriyle doluydu. Aslan Yürekli'nin mahsullerinin geri kalanı, herhangi bir isyanı önlemek için bölünerek, evcilleştirilme sürecinin başlamasını beklemek üzere hücrelere gönderilmişti. Gökdoğan ve Kanlı Kraliçe, beraberlerinde sadece bir avuç çorak araziliyle birlikte zindanın daha derin bir bölümüne götürülüyorlardı.

Gökdoğan etrafa bakıyor, durumu anlamaya çalışıyordu. Arkasında sırtlarına silah doğrultmuş dört muhafız ve yakında da beş-altı tane hapishane gardiyanı vardı. Hep birlikte ondan fazla değillerdi. Hiçbiri muhafızların ne kadar yetenekli olduğunu bilmiyordu, ama eğer ortalama savaşçılarsa, Gökdoğan için çok fazlalardı. Kraliçe için ise durum farklıydı.

Ama Gökdoğan gibi, Kraliçe de prangadaydı. Kraliçe’nin hareketleri kısıtlandığı için becerilerinin de etkileneceğini varsaymak gerekiyordu. Dört kişiyi silahla mümkün olduğunca çabuk öldürmek zorundaydı ve bu da yaralı ve bağlıyken zor bir işti. Bu koşullar altında, kudretli Kraliçe'nin bile çaresiz kaldığı görülüyordu.

Ne yapmalıydı?

Gökdoğan bileklerini kıpırdattı ancak prangalardan kurtarmayı başaramadı. Etrafa baktığı zaman zindanların iyi korunduklarını net bir şekilde gördü. Sonuçta, küçük de olsa kölelerin kaçma ihtimali olabilirdi. Onların kaçma şansı, Kraliçe'nin üzerinde saklanan emanetlere bağlıydı. Kraliçe serbest kalabilirse, savaşmaları mümkündü.

İkisi de aynı sorun hakkında sessizce kafa patlatıyorlardı. İblisin uşakları yakındaydı, bunu biliyorlardı ve Kraliçe zindandan kurtulmayı başarırsa, ortaya çıkacak kargaşa buradaki varlıklarını açığa çıkaracaktı. Bu kendi yerlerini ilan etmekle aynı şey değil miydi? Siyahlı ucube komutasındaki fevtler, sadece onları kuşatmaları yeterdi. O zaman cesurca kaçış teşebbüsleri felakete sürüklenirdi.

Ama eğer bir şey yapmazlarsa, bu zindanlara köle olarak terk mi edileceklerdi?

Arkadan gelen bir ses, onların karanlık düşüncelerini böldü.

“Durun!”

Gardiyanlar kimin seslendiğine bakmak için durup döndüler. Yeni gelen kişiyi saygılı bir şekilde karşıladılar. “Kaptan,” diye bağırdılar, “Emirleriniz nedir?”

Yaklaşan adam, dışarıdayken onları zincirlemiş olan kişiydi. Kara gözleri, bir an için Kraliçe'nin dolgun hatları ve yuvarlak kalçalarında gezindi ve birkaç muhafız, onun niyetini kestirdiler. “Sen, - sen oradaki... Buraya gel."

Gökdoğan, bu işin sonunun iyi olmadığını biliyordu.

Kraliçe gruptan ayrıldı. Yırtık pırtık pelerinin üzerinden onun şehvetli ve sıkı hatları hala seçilebiliyordu. Yüzü hala maskenin ardında gizliydi ama bedeni, tek başına bu muhafızların kaba mizacını uyandırmak için yeterliydi.

“Bunu yalnız görmek istiyorum… onu yanımda bırakın.”

“Emredersiniz, kaptan!” Muhafızlardan biri, Gökdoğan'ın hareket etmediğini görüp botunun topuğuyla ona sert bir şekilde tekme attı. “Neye bakıyorsun lan sen? Yürü!"

“Aslan Yürekli'nin yanında böyle kaliteli mallar getireceğini tahmin etmezdim.” Kaptan yavaşça Kraliçe’ye yaklaştı. “Bakalım neye benziyorsun?”

Kraliçe'nin gözlerinde yavaş yavaş ölümcül bir bakış belirmeye başladı.

Gökdoğan artık göze batmamaya çalışmak gibi bir seçeneği olmadığını anladı. Kraliçe'nin öfkesi söz konusu olduğu için, işler şiddetlenmek üzereydi.

Muhafızlardan biri, onu yine itince Gökdoğan aniden kendini öne doğru savurdu. Muhafıza çarparak şeytan çıkarıcı asasını ele geçirmeyi başardı.

Kaptan kafasını kaldırınca durumu gördü. Yüzü soldu. “Karşı mı koyuyorsun, seni velet? Yakalayın onu!”

“Kraliçe!”

Gökdoğan asasını ona doğru attı. Kraliçe etrafında dönerek ellerini uzattı.

Çelik asa, havada ıslık çalarak yüksek hızla ilerledi ve Kraliçe’nin zincirlerine çarptı. Kıvılcımlar ve sağır edici tiz bir ses çıkarıp kelepçeleri bir kesici alet gibi yırttı. Kraliçe bileklerini kelepçelerden kurtarıp elini kaptana doğru savurdu.

Yeşilarazi İleri Karakolu'nun muhafız kaptanı, Karabayrak İleri Karakolu'nun elit muhafızlarının komutanlarından aşağı kalmayan bir savaşçıydı. Ancak Kraliçe'nin saldırısı hızlı, ani ve beklenmedikti. Bir anda bu kadının üst sınıf bir savaşçı olduğunu ve darbesini atlatmak için çok geç olduğunu anlamıştı.

Kaptan, darbeyi engellemek için kolunu kaldırdı. Sol eliyle de kol ağzından bir hançer çekerek Kraliçe’nin karnına savurdu. İleri karakol kaptanı hızlıydı, ama Kraliçe ondan daha hızlıydı. Kraliçe önceden savurduğu elini çevirip onun kolunu mengene gibi yakaladı.

“Ahhggg!”

Adam insana benzemeyen bir sesle inledi. Bir anda tüm kolu kömür gibi kapkara yanmıştı. Kraliçe, ince bacağını savurup bir düzine kemiği ikiye kırmaya yetecek bir güçle kaptanın göğsüne vurdu. Adamın sağ omuzu parçalandı ve kolu yuvasından koptu ve hatta o kadar sert bir şekilde savruldu ki uzaktaki duvara çarptı. Bu sağ kurtulabileceği bir yara değildi.

Daha kimse tepki veremeden, Kraliçe kendi etrafında dönüp kaptanın kararmış kolunu bir cop gibi kullanarak bir gardiyanın yüzüne vurdu. Geri kalan muhafızlar silahlarını doğrultmak için el yordamıyla aranırken, Kraliçe bir anda iki tanesinin daha işini bitirmişti. Eldivenli elleri onların yüzlerinin derisine bastırılmıştı.

Whoosh! Yüzlerindeki tüm deliklerden ateş fışkırıyordu. Kraliçe onları bıraktığında yere düştüler, boyunlarından yukarısı tamamen kok kömürü haline gelmişti. Önceden gözleri, burunları ve ağızları olan kömürleşmiş delikler artık çirkin birer kraterdi.

Geri kalan iki muhafızın, bu kadının karşısında dehşete düştüğünü söylemek hafif kalırdı. Silahlarıyla hedef almaya çalışırken sendeleyerek geriye doğru çekiliyorlardı. Gökdoğan öne doğru atılıp asasını bir muhafızın göğsüne geçirdi, ama dışarı çıkarıp ikincisine saldırmak için yarım saniye gecikti.

Bang!

Son muhafız ateş etmişti, ancak onların tüfekleri üstünkörü ve tek atışlıktı. Kanlı Kraliçe, mermiden ustaca sıyrıldı ve muhafız, namluyu temizlemek için beceriksizce tüfeğin mekanizmasıyla uğraşıyordu. İkinci atışa hazır olduğunda başını kaldırdı, ancak hedefi ortadan kaybolmuştu.

Crack!

Kraliçe hızla muhafızın arkasına geçti ve ellerini adamın boynuna sararak kaslarını sıktı. Adamın omurgası bir dal gibi kırıldı. Cesedi yere yığılınca, Kraliçe Gökdoğan'ın zincirlerini çıkarmak için nefes nefese onun yanına koştu. Onu serbest bırakınca boğuk sesiyle, "Git," dedi.

Bu ne kadar kuvvetli bir kadındı böyle! Fazla çaba harcamadan bir avuç muhafızı öldürmeyi başarmıştı.

Muhafızların icabına bakmışlardı, ama silah sesi etraftaki herkesi uyarmıştı. Yakında düzinelerce hapishane gardiyanı tarafından kuşatılacaklardı, hem de ikisinin üstesinden gelebileceğinden çok daha fazlası tarafından...

Gökdoğan yere eğilip cesetlerin üstünü aramaya başladı. Kaptanın belinden tabancası ile gardiyanların tüfeklerinden birini aldı, ayrıca biraz da mermi doldurdu. Onlarla birlikte buraya getirilen çorak arazililer de diğer silahları aldılar.

“Bu şekilde kaçamayız,” dedi Gökdoğan diğerlerine. “Siz ötekileri özgür bırakın. Birlik olabilirsek, savaşarak buradan çıkabiliriz.”

Kraliçe'nin ölümcül gösterileri yüzünden o kadar çok korkmuşlardı ki cevap veremediler. Kadın taktığı şeytan maskesi kadar korkunçtu!

Onlara yapmaları söylenen şeyi sorgulayamayacak kadar sersemlemişlerdi, adamlar diğerlerini almaya gittiler. Birkaç hücreyi açarak bir düzine kadar köleyi serbest bırakmayı başarmışlardı ki bir grup hapishane gardiyanı ortaya çıktı.

“Herkes kaçsın, dağılın! Elinizden geldiği kadar çok kişiyi kurtarın!”

Gökdoğan, kendisinin ve Kraliçe’nin saklanamayacağını biliyordu, bu yüzden en iyi seçenek kaosa neden olmaktı. Köleleri serbest bırakabilirlerse, onlara dışarı çıkmaları için gereken gizliliği sağlayabilirlerdi.

“Kraliçe! Hadi gidelim!"

Gökdoğan, yollarını kapatan gardiyana ateş edip onu havaya savurdu ve çıkışa doğru bir yol açtı. Onlar kaçarken, daha fazla kölenin serbest kalması için hücrelerin kilitlerini parçaladılar ve böylece daha fazla kargaşa çıkardılar. Gardiyanların zapt edemeyeceği kadar çok köle vardı ve bu yüzden hızla yenik düşmüşlerdi.

İkisi çıkışa ulaştı, ancak tam dışarı fırlamak üzereyken gürültülü bir sesle karşılaştılar. Baştan aşağı silahlı çok sayıda siluet onlara doğru hücum ediyorlardı.

Kraliçe onları anında tanıdı. “Fevt askerleri!”

Geniş başlı baltalar taşıyan, zırhlı bir grup asker içeri döküldü, sonra yukarıdan gelen kanatlı bir adam onları takip etti. Onun inişi bir toz kaldırmıştı. Loş ışık ve kir tozun içinde, mutantın keskin gözleri kaçmaya hazırlanan iki silueti seçti.

“Gerçekten onlarmış!” Boğazından yukarı bir kahkaha yükseldi. “Kardeşler, iki sıçanı bulduk!”

Nasıl bu kadar hızlı geldiler buraya?!

Hem Kanlı Kraliçe hem de Gökdoğan kalplerinin göğüslerini ele geçirdiğini hissetti. Yaklaşmakta olan üç mutant lider ve ileri karakolun en iyi savaşçıları tarafından etrafları sarılmıştı. İkisi de çıkış yoluna kadar kesinlikle savaşamazdı ve bu kadar fazla düşman, zindanları hızla kapatabilirdi.

"Saklan!"

Gökdoğan ve Kraliçe gördükleri ilk yoldan aşağı koştular.

Üç mutant, bir düzine ya da bu yüzden tatar yayı taşıyan astları ile birlikte yaklaşıp onların önceden bulundukları yerde durdular. Hangi yöne kaçtıklarını bulmak sadece birkaç dakikalarını aldı.

Kara Yabancı’nın yılan gibi soğuk sesi kulaklarında tısladı. “Buradalar, fazla uzağa kaçmış olamazlar!”

Mutantlar, yanlarına ekiplerini alıp zindanları taramaya başladılar. Ancak hiçbiri havada değişik bir şey fark etmedi; mesela kayıp bir kısım gibi...

Gökdoğan ve Kraliçe yüz yüze birbirlerine sokulmuşlardı. Gökdoğan kendilerini geçici olarak saklamak için kutsal emanet pelerinini üzerlerine atıp psişik enerjisini kanalize etmişti. Mutantlar hiçbir şey göremiyorlardı ve bu yüzden, avlarından sadece birkaç santim uzakta olduklarını fark etmeden yanlarından geçip gittiler.

“Ana koridorlar şimdiye düşmanlarla dolmuş olmalı. Bu tarafa gidemeyiz, başka bir şey düşünmemiz gerek.”

Gökdoğan'ın görünmezlik bulutu yavaş yavaş tekrar madde halini aldı.

Gökdoğan'ın son oyuncağı çok şaşırtıcı olsa da, Kraliçe'nin onu sorgulamaya vakti yoktu. Bir çıkış yolu bulmaları gerekiyordu!