Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

53. Bölüm Kan ve Saflık (3)

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

Richard o anda pek çok şey fark etti. Erin koşarak gelip önünde durduğunda kucağına atlamak istiyor gibi görünüyordu ama bu isteğini bastırıp onun yerine Richard'ı odaya çekmişti. Dışarıya bir göz attıktan sonra kapıyı sert bir şekilde kapatıp kilitledi. Richard'a bakarken göğsü inip kalkıyordu. Yüzü duygularını ele veren bir şekilde kızarmıştı.

Richard odayı gözden geçirdi. Burası iki oda ve küçük bir banyodan oluşan çok ufak bir yerdi. Tüm diğer odaların sadece dört duvarı varken sadece yatak odasının verandaya bakan bir penceresi vardı. Odada ayrıca sihirli bir lamba vardı ama yanmıyordu, onun yerine bir mum bulunmaktaydı.

Tek kişilik bir yatak ve dolabı bulunan küçük oda, mum dumanının kokusu ve kızın kendi kokusuyla dolmuştu. Banyo bir kişinin duş alması için ancak yeterli büyüklükteydi, salon ise yatak odasından pek de geniş değildi. Salonda pek çok şey vardı fakat alanı daraltmamak için iyi bir şekilde düzenlenmişlerdi.

Richard etrafa bakarken Erin kendi elinin biraz yapışkan olduğunun farkına vardı. Bir göz atmak için mum ışığına tuttuğunda, avucunun kanla kaplı olduğunu gördü! Aniden Richard’ın parmaklarının arasından akan kanı fark etti.

Odaya getirmek için Richard'ı ellerinden çektiğini hatırlayınca kendini tutamayıp haykırdı, "Yaralandın mı?!"

Richard elini sallayıp umursamazca cevap verdi: “Sadece küçük bir yara, önemli değil.” Gerçekten öyle hissediyordu, özellikle Naya Papağan Balığı’yla uğraşırken tanık olduğu o uzun süreçten sonra.

Ancak Erin avucunu net bir şekilde görebiliyordu. Cildi metal çubuğun kaba yüzeyiyle kesilmişti ve bu yara Richard'ın uyguladığı baskıyla daha da korkunç hale gelmişti. Eli ikiye yarılmıştı sanki!

Erin sesini yükseltmeden edemedi, bağırarak:

“Nasıl yaralandın? Sana gerçekten zarar vermeyeceğini söylemişti…”

Erin, bu sözleri ağzından kaçırdığı an eliyle ağzını örttü ve beti benzi attı. Richard en ufak bir şaşkınlık yaşamamış halde ona baktı, delici bakışları onun tepkilerini kaydetmek için bütün yüzünü tarıyordu. Bakışlar sakinleşip donuklaştı, dingin bir sesle, “Demek bu işte senin de bir rolün vardı. Söylesene, kimdi o?”

Richard ne kadar dinginleşirse, Erin o kadar soğuk hissediyordu. Bilinçsizce yakasını tutup yere baktı, çok yumuşak konuşuyordu neredeyse anlaşılamayacak bir tonda, “Minnie. Beni bulup… Seni buraya çekmemi söyledi, seninle konuşacak kişisel bir şeyi olduğunu söyledi. Ben… Onu reddedemezdim, o yüzden razı olmak zorunda kaldım.

“Ama kesinlikle seni incitmeyeceğine söz vermişti! Ayrıca Ekselansları’nın favori öğrencisi olduğunu söyledi, bu yüzden sana zarar vermeye nasıl cüret edebilirdi ki?” Erin’in sesi gittikçe daha da yükselirken kendini ikna etmeye çalışıyor gibi görünüyordu daha çok.

Öte yandan Richard sakindi ve şöyle sordu:

“Minnie mi? Sana ne kadar verdi ve onu reddedememenin sebebi neydi?”

Erin yavaş yavaş sakinleşip yamuk bir şekilde güldü, “500 altın sikke ve babamın başına dert açmamayı kabul etti.”

“500 altın sikke mi? Değerim bu kadar mı yani? Ama işin içine baban da dahilse sanırım bu yeterli.” Richard kendiyle alay edercesine gülümseyerek Erin'e baktı. Yüzündeki gülümseme yavaş yavaş kaybolunca şöyle sordu:

“İlk tecrübeni de satmıştın, değil mi? Ne kadara yaptığını söyleyebilir misin bana?”

Erin o anda bembeyaz kesilip başını indirdi. Konuşması biraz zaman aldı, “2000 altın sikke.”

“Dört normal mana iksiri” diye oldukça acımasız bir şekilde karşılaştırma yaptı Richard. Daha sonra onu sıkıştırmaya devam etti, “Kimdi o? Neden benimkini değil de, onun parasını kazanmaya razı oldun?”

Bu çok eski bir soruydu, daha önce ortaya atılmış bir soru. Bu sefer Erin kaçmayı seçmedi, zira kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış gibi görünüyordu ve çabucak cevapladı:

“Ekselansları’nın çıraklarından biri olan Steven. O zaman acil paraya ihtiyacım vardı ve tam o zaman teklifte bulundu. Ben… Ben sınırlarda yaşayan ve bir şekilde soylularla bağlantı kurmayı başarmış normal bir insanım sadece. Onu gücü ve statüsünden dolayı reddedemedim.”

“Steven…” Richard isim üzerinde uzun uzun düşündü. Bir planın ana hatlarını yavaş yavaş ortaya koyan yapbozun en önemli parçası gibiydi bu isim. Ancak bunu anlayabilse de içindeki vahşi kan seğirmeye başlamıştı.

“Şimdi ne kadarsın?” Richard’ın sözleri Erin’in istemsiz bir şekilde titremesine neden olurken sanki soğuğa dayanamıyormuş gibi fısıltıyla cevapladı, “Steven'dan başka hiç kimse olmadı. Bazen beni ziyarete gelip, her seferinde 200 veya 300 altın sikke verir. Bazen… Acil ihtiyacım olduğunda, ona ben gidiyorum…”

“Şimdi ne kadarsın?” diye sordu Richard bir kez daha.

Erin sonunda dişini sıkıp cevapladı, “Sana 1600 altın borçluyum. Sana, her seferinde 100 olur.”

Richard yavaşça uzanıp elbisesinin ön yakalarından yakaladı, göğsünü yakıp kavuran şiddetli eğilimler gittikçe daha da tehlikeli hale geliyor ve içinde tutması zorlaşıyordu. Aniden kan görmek istemişti ve Erin'ın uzak durmaya çalıştığı konu zihninde tekrar tekrar beliriyordu.

“Bana sadece 500 altın sikke için mi ihanet edip ölmeme sebep oluyordun az kalsın?!” Richard dişlerini sıkarken gözleri şimdi kan çanağı gibi olmuştu. Bir anda ellerini iki yana çekerek Erin'in geceliğini ikiye parçaladı. Kızı yakalayıp yatak odasına gitti ve onu yatağa fırlatarak üstüne abandı!

Kızın boğazının derinliklerinden gelen kaba soluklar, hayvani iniltilerle odanın her köşesini dolduruyordu. Erin, fırtınada kalmış küçük bir bot gibiydi, vücudu yükselip alçalıyordu kendi kontrolü dışında. Elleri, Richard'ın sırtına sıkıca sarılırken dayanmak zorlaşınca on kanlı iz bıraktı orada. Büyük acı Richard'ın çığlık atmasına sebep olmuştu ama bu ateşini daha da körüklemiş gibiydi. Bu arada Erin’in çığlıkları da yükseliyordu.

Fırtına bir süre devam etti ve sonunda ikisini de ayrıldıklarında enerjisiz bıraktı. Yatak küçük olduğu için birbirlerine sokulmuş, gri tavana bakıyorlardı. Kimse bunu kimin başlattığını bilmiyordu ama Richard sessizce dinlerken kız kendisi hakkında konuşmaya başlamıştı.

Birçok hikâyenin kahramanı gibi, Erin da küçük bir soylu aileden geliyordu. Babası bir şövalyeydi, iki köy büyüklüğünde toprak parçasına sahip bir aileden geliyordu. Marki Niall’in topraklarının bitişiğinde ve Dük Solam’ın evinden çok uzak olmayan bu arazi, Kutsal Ağaç İmparatorluğu'nun sınırlarında bulunuyordu. Babası Marki Niall’ın tebaası olduğu için Minnie ya da Steven’a hayır diyemezdi Erin.

Erin’in babası, üst sınıfla sosyalleşmek amacıyla sanatla aşırı derecede ilgiliydi. Uzman olmadığı tek şey kendi toprağını yönetmekti dolayısıyla zaman içinde aldığı borçlar, geri ödenemeyecek şaşırtıcı bir rakama ulaşmıştı. Erin on yaşında büyü öğrenmek için Koyumavi'ye gönderilmişti ve bu alanda iyi bir yeteneğe sahipti. Ancak babasının topraklarının standartlarına göreydi bu. O, Koyumavi'de aslında bir hiçti, çok geçmeden tüm birikimlerini harcamıştı ve ailesinin maddi desteği her geçen zaman daha da azalmaktaydı. Eğitimine devam etmek ve Koyumavi'de hayatta kalmak için sadece kendisine bel bağlayabilirdi ve meteliksiz kalınca ilerlemesi de yavaşlamıştı.

Yaşlı şövalyenin, Koyumavi'de gelişmekte olan bir büyücüyü desteklemek için yeterince parası yoktu ve ayrıca büyük bir büyücü yetiştirmek de istemiyordu. Şövalyenin gerçekten istediği şey, Koyumavi'nin adıydı, böylece Erin iyi bir fiyata satılabilecekti. Aristokrasi açısından bu, Erin'in bir vikontla evlenebileceği ya da bir kontun veya güçlü bir markinin metresi olabileceği anlamına geliyordu. Koyumavi'de bulunmadan Erin sadece bir baronun karısı olabilirdi ve koşullara bağlı olarak baronlar bile çeyiz isteyebilirdi.

Dolayısıyla Erin para kazanmak için tüm gücünü kullandı, hepsi Koyumavi'de kalmaya devam edebilmek içindi zira ailesine döndüğü an, politik bir evlilikte pazarlık malzemesi olarak kullanılacaktı. Öte yandan yaşlı şövalyenin onu eve dönmeye zorlamamasının başka bir sebebi daha vardı. Bu da borçlarının kriz raddesine tırmandığından topraklarının her an elinden alınabilme ihtimaliydi. Alacaklıların meseleyi mahkemeye taşımayıp onu iflasını ilan ettirmemelerinin nedeni, Koyumavi'de okuyan geleceğin büyücüsüydü. Sadece borçlarını geri almak için olası büyük bir büyücüyü rencide etmek istememişlerdi bu yüzden Erin, Koyumavi'de kaldığı sürece fazla ileri gitmeyeceklerdi. Tabii ki geri dönmeye razı olsaydı, borçlarla ilgili sorun da kolayca çözülürdü çünkü şövalyenin borçlarını üstlenmeye istekli bol miktarda mal varlığına sahip eski bir dul vardı bile ancak bu, Erin onunla evlenmeyi kabul etmesi halinde geçerliydi.

Minnie belli ki Erin’in geçmişini araştırıp babasının durumlarını öğrenmişti. Erin işbirliği yapmaya razı gelmeseydi, o zaman kız kendi ailesinin gücünü kullanarak şövalyenin arazisini elinden alırdı. Şövalye borçlarını geri ödeme araçlarını kaybedeli uzun zaman olmuştu ve tüm geliri mecburi ilgi alanı olan sanata harcandığından onurlu yaşam tarzına ayak uyduramıyordu bile. Toprağının kaybı, soylu itibarının da kaybı demekti ve bu durum hem şövalye hem de Erin için statü düşüşüne yol açardı.

Minnie Erin'e, Richard'la bağlantı kurmak istediğini ima edip böylece bunu bir erkekle kız arasındaki mesele gibi göstermiş ve ayrıca Richard'a asla zarar gelmeyeceğine dair söz vermişti. Üstüne üstlük Ekselansları’nın gücü onu böyle bir şey yapmaktan alıkoymaz mıydı zaten?

“İşte bu yüzden onu reddetmemin hiçbir yolu yoktu.” Bunu söyledikten sonra genç kız, Richard'ın elini tutup yeni yaralarını okşayarak, “Sana çok sert şeyler yapmadılar, değil mi?” diye sordu. "Yaraların ciddi mi?”

"Önemli değil. Her şey halledildi.” dedi Richard kayıtsızca.