Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

72. Bölüm Başkentten Gelen Kafile #2

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Theo ve Ellenoa’nın tersini düşünmesine rağmen, kafiledekiler son hızda ilerledi. Büyücüler uzun yolun verdiği yorgunluğu umursamayarak her an gitmeye hazırdılar.

Ulu Elf’e eşlik edeceklerdi ve Ulu Elfler tüm elf topluluğunun sembolü olup dünyada 10’dan az Ulu Elf olduğu söylenirdi.  Elenoa Meltor Krallığında ölürse, Elvenheim’dan büyük bir tepki gelirdi.

Austen Krallığının Ulu Elf’i kaçırmaya alıştığı açığa çıktığından, Meltor Krallığında güzel vakit geçiriyorlardı.

Herman, Earl Bergen’a usulen selam verdi. ‘Yardımınız için teşekkür ederiz, Earl Bergen. Majesteleri bu sadakatinizi daima hatırlayacak.’

‘Ah, bunlar ne şanlı sözler! Ben sadece Meltor Krallığının hizmetkarı olarak görevimi yaptım. Herman, beni böyle şımartmayın, lütfen.’

Soylu aileler süslü konuşmayı çok iyi bilirdi. Kont Earl’ün yumuşak yanıtı, saygınlığından ödün vermeden alçakgönüllü bir imaj çizmişti. Ancak, Herman elleriyle bu sözleri savuşturmuştu. ‘Hmm, Anlıyorum. İzninizle.’

Ne yazık ki, Earl Bergen Kırmızı Kule’den gelenlerin böyle detaylara önem vermediğini unutuyordu. Beklenen cevabı vermek yerine, Herman doğrudan Earl Bergen’ın yanından ayrılıp arkasında tekerleklerinin sesini bıraktı. Şu an, yeni ilişkiler kurmanın hiç zamanı değildi.

Dururuk... durururuk...

Herman, yaşlı bir adamın önünde durana kadar son süratle tekerli arabasını itti. Beyaz cübbe giyen yaşlı adamın kim olduğunu söylemeye gerek bile yoktu.

Beyaz Kule kıdemlilerinden Shugel başını aşağı indirip Herman’a baktı. ‘Bir konuşma nasıl 5 dakikadan kısa sürebilir? Bir iki kelime söyleyip yanından ayrıldın mı yoksa? İnsanın ağzını iyi kullanması lazım.’

Fakat, Herman aynı düşünmüyordu. Onu hafifçe azarladı. ‘Boş lafları bırak. O adamla konuşursam, en az 2 saat geç kalırız. Bu da ahmaklığa girmez mi?’

‘Ne dedin? Ayh, seninle de konuşulmuyor. Senin gibi umursamaz birine neyin görgüsünü öğreteceksem?

‘Ne olursa olsun, teleportasyon kullanabiliriz. Zamanın kıymetinden haberin yok mu senin? Bana iki bacağımı geri verseler o zaman söylediklerini düşünebilirdim.’

Herman pantolonundaki boşluğu işaret edince Shugel geri sendeledi. Yürüyecek bacağı bile olmayan birine nasıl karşı çıkabilirdi? En mükemmel iksirler bile bacaklarını yeniden çıkartmaktan acizdi. Bu ikisi her zaman böyle tartışmalar yaşardı.

Vince gülümseyerek aralarına girmese tartışma 10 dakika daha uzardı. ‘Elder Herman, biraz konuşmamız lazım.’

‘Oh, Vince!’

İki yaşlı adam Vince’in araya girmesini bekliyormuşçasına konuşmayı kesti. Yüzlerindeki kasvet ve buruşukluk da ortadan kaybolmuştu. Aslında birbirlerine garezleri yoktu. Bu tutumları neredeyse yarım yüzyıldır aynıydı ve bunu günlük rutinleri haline getirmişlerdi.

Önce Shugel yüz çevirdi. ‘Hmm, ben önden başkente döneyim, geri orada buluşuruz. Rüzgar gücü senin için biraz yorucu olabilir... Bu yaşında muhtemelen eklemlerin ağrıyacaktır, değil mi? Hahaha!’

‘Seni huysuz ihtiyar...!’ Herman, Shugel’ın arkasından bakakaldı, ancak yeni bir kavga başlatma niyetinde değildi. Ne de olsa ikisi de Kırmızı Kule’nin büyüklerindendi ve neyi nerede yaoacaklarını iyi bilirlerdi.

Bu gerçek, Herman’ın yüzündeki sakin ifadeyle sabitti.  ‘Evet, ne vardı?’

Vince, Ellenoa’dan dinlediği hikayeyi ona da anlattı. Theo’nun yanında o da vardı. Obur ile olan ‘Soru Cevap’ kısmı dışında, olayların arkasındaki failleri öğrenememişlerdi. Üstelik ellerindeki bilgiler de son derece yetersizdi.

Herman, onu dinledikçe ifadesi ciddileşti.

‘Genel olarak anladım.’ Diyen Herman duyduklarını gerginlikle kabullendi. ‘Austen Krallığından gelen ajanların Ulu Elf’i kaçırdıkları doğru, ama ayrı bir grup onun korumalarını nasıl öldürür?’

‘Bu doğru.’

En başında, Ulu Elf’i kaçırmak kolay bir iş değildi. Doğan tüm mutant Ulu Elfler Elvenheim tarafından tespit edilir, bu Ulu Elf’e eşlik edecek üst düzey savaşçılar gönderilirdi. Bu savaşçılar, barışçıl elfler ile enerji kullanıcıları ile aynı seviyede olurdu.

Tek bir yeniçerinin üstesinden kalkacağı gruplar değillerdi. Kaldı ki Ellenoa’nın kendi korumalarını görme fırsatı bile olmamıştı.

‘Elvenheim’a götürecek savaşçılar kimsenin haberi olmadan ortadan kaldırılmış mı?’

‘Belki de. Ellenoa savaşçıları beklerken Austen tarafından kaçırıldı. Kaçıp kurtulması kolay olsa da, arkadaşları esir tutulurken, o da eli mahkum teslim oldu.’

‘hmm... Karar vermek çok zor. Bilmediğimiz çok şey var.’

İkisi kesin bir cevaba varmadan bir süre üzerinde düşündü.

‘Elimizden bir şey gelmez.’ Dedi Herman bir sonuca vararak. ‘Acele hareket etmeliyiz. Birkaç gündür etraf sessizdi, ama eğer elflerin peşini bırakmadılarsa biz bile güvenliğini garanti edemeyiz.’

‘Burada kalmak daha iyi olmaz mı?’

‘Arkadan gelen birlikler olmasa öyle yapardık.’

Herman muhtemel tehditlere rağmen sakinliğini koruyordu. Vince’in aklında sorular kaldığını anlayınca alnına hafifçe vurdu. Diğer büyü kuleleri farklı düşünebilirdi ancak, canlarını emanet edecekleri bir tek Kırmızı Kule vardı.

‘Kule Üstadımız bir yere gönderildi. Ama kafileye yetişmek için acele ediyor. Başkente gidersek, onunla daha kısa sürede buluşabiliriz.’

‘Ah...!’ Vince başını salladı.

Yolda Veronica ile denk gelirlerse, korkmalarına gerek kalmayacaktı. Eğer düşman Veronica’yı bile öldürecek kadar güçlüyse, nerede olurlarsa olsunlar zaten canlı cenaze konumundaydılar. Ama aksi durumda, Veronica düşmanı küle çevirmesini bilirdi.

Vince öğrencisi için son derece endişeli olsa da, şimdilik rahatlayabilirdi.

‘Sen niye huzursuzsun? Öğrencin burada kalmıyor mu?’

‘Onu burada bırakamam.’ Vince, Herman’ın sorusuna acı bir gülümsemeyle baktı. ‘Eğer o serseriler Ulu Elf’i takip ederlerse, Theodore’a da saldıracaklardır. Theo’nun kafileye katılıp başkente dönmesi daha güvenli.’

‘Anladım, peki sen burada mı kalıyorsun?’

‘Ben, öğrencime saldıracak düşmanların ayak bileklerinden tutacağım. Bu tarafa gelirlerse onları oyalayabilirim.’

Vince canını her an teslim etmeye hazırdı. Ancak Theo’nun önünde ölmek isteyeceği son şeydi. Ayrıca, öğrencisinin ölmesi, Vince Haidel için bitmek bilmeyen bir utanç olurdu. Yaralı biri savaş meydanında nasıl bir yükse, Vince’in kafileye katılması da o derece yük olacaktı.

Onun Bergen’de tek kalması gerekiyordu ve düşmanı oyalamak için hayatını riske atacaktı.

Herman bu kararına dinç bir şekilde kafa salladı. ‘Kararını çoktan vermiş birine engel olamam. Dostunu korumak için elinden geleni ardına koyma. Ulu Elf ile birlikte öğrencine göz kulak olacağız.’

‘Teşekkür ederim.’

İkisi el sıkıştı. Alt sınıf - üst sınıf yerine aynı bölgede yaşayan iki savaş büyücüsü olarak birbirlerine saygıyla baktılar. İkisinden biri aktif savaşamayacak olsa da ikisi de içlerinde aynı gururu taşıyordu.

Ardından, iki savaş büyücüsü yollarını ayırdı.

***

Normal yük arabalarının aksine, Beyaz Kule büyücüleri arka koltukta oturup yüksek sesle bağırıyorlardı. ‘Gidiyoruz!’

Aynı anda, tekerleklere bağlı üç rüzgar türbünü hızla dönmeye başladı. Araç, at arabalarıyla aynı hıza ulaştığı zaman, büyücülerin arka kaltuktan okuduğu rüzgar büyüleri araçların kanatlarını yarıya kadar havalandırmıştı.

Theo ise büyük bir ilgiyle bu işlemleri sırayla izliyordu. ‘Wow, neredeyse aracı hareket ettirmek için 100 tane büyü okudular... Ama niye bu kadar büyü yapıyorlar ki?’

Tekerleklerin sürtünmesini engelleyen büyü, aracın yükünü dengeleyen büyü, hava sürtünmesini azaltan büyü, rüzgara göre yönü ayarlayan büyü...

Theo bu aracı tek başına hareket ettirmeye kalksa yüzlerce büyü iksiri alması gerekecekti. Yük arabalarını rüzgar gücüyle hareket ettirmek, çılgınlığın somut haliydi.

Theo ileri geri başını çevirerek aracın hareketlerini takip ediyordu. ‘Bayağı sağlam bir güvenliği var. Canis gibi görünmezlik büyüsü yaparak bile 50 metreden fazla yaklaşılmaz.’

Rüzgar estikçe, Herman ve Kırmızı Kule büyücüleri aracın kenarlarına sıralanıp Ellenoa ve Theo’ya yakın durdular. Çok güçlü bir düşmanın saldırısında dahi biraz zaman sağlayabilirlerdi.

Vince’in onlara düşmanla ilgili söylediklerinden ötürü, kafilenin tedbirleri en üst düzeyde tutulmuştu. Veronica kafileye katılana dek, uyanık olup tetikte bekleyeceklerdi. Rüzgar artış gösterince, Beyaz Kule büyücülerinin icadı olan bu araç da son hızına ulaştı.

Huuuuuuuuuong!

‘Bu da ne?’

Tuhaf rüzgar sesini duyunca, Theo ve Ellenoa cama yapışıp etrafa baktı.

‘Heok...!’

‘Aman Tanrım...!’

İçerdekiler tedirgin olmaya başlarken, pencereden gözüken manzara hızlıca gözlerinin önünden kayıp geçiyordu. Ağaç ve çalılıkların birbirine karıştığı bir hızdalardı. Theo neden ellerini dışarı çıkartamayacaklarını şimdi anlamıştı. Bu hızla giderken bir şeye çarpacak olsalar, kemikleri rahatlıkla kırılabilirdi.

Mitra da dışarı bakınca ürpermişti.

(Hoeeee-)

Gözleri yuvalarında dönmeye başlamış, manzara hızla geçip giderken başı dönmüştü. Rüzgarın ilkelerini düşünürken Mitra’nın küçük bedenini tuttu.

Dışarı bakmaya devam ettikçe, görüntü daha da uçuk bir hal alıyordu.

‘Rüzgar gücünün işleyişini anlasam da, rüzgarı takip etmek imkansız.’

Theo, bu rüzgarı gerçekliğe dökmenin ancak hayatını rüzgar büyüsüne adayan ve en az 5.halka olan büyücüler tarafından mümkün olduğu kanaatine vardı.

Kanatlara rüzgar yollayıp hızlandırmak kolaydı. Ancak asıl zor olan, rüzgar direnci ve karşıdan esen rüzgarın birbirine çakışmaması için uğraş vermekti. Bu tıpkı, aynı anda 5 büyüyü okumak gibiydi.

Büyüyü uygulamaktan ziyade, büyü gücünü kontrol etmek asıldı.

‘...Acaba gerçekten bir günde mi varacağız?’ Theo bunun bir şaka olduğunu düşünse de, bu hızlarını korudukları sürece imkansız sayılmazdı.

En lüks kafilelerin bile bu yolu aşması 1 haftayı bulurdu. Eğer bu tuhaf hız yöntemi oğrenilirse, Meltor Tüccarlar Birliği buna tepki gösterebilirdi. Theodore arkada kalan Bergen manzarasına yarı hayranlık yarı endişeyle bakarken iç çekti.

İstemsizce içinden dua etti. ‘Bu kafile başkente sağ sağlim ulaşsın.’

Ancak o zaman hocası Vince ile tekrar bir araya gelebilirdi.,