Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

152. Bölüm Evimi Kendim Yaparım (5)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“İşimiz bitti, eveet!”

“Yaşasııın!”

“Eveeeet!”

“Kâbusumuz sonunda bitti!”

“Evveeeeet!”

Malikânenin inşası sonunda tamamlanmıştı. Bunun ardından ortaya çıkan görüntü tıpkı yıllarca Japonya tarafından yönetildikten sonra bağımsızlığa kavuşan Korelilere çok benziyordu.

Ana binanın dışında ll Han’ın tasarladığı her şey – kurt türü için yurt, ön taraftaki yüzme havuzu, bahçe ve arkadaki eğitim alanı – hepsi, olmaları gereken yerdeydi ve tamamlanmıştı. İç kısmın yapısı bile mükemmeldi!

[Ne yazık, eğer üç saat önce bitirmiş olsaydık ikinci değişim yaşanmadan önce bitirebilirdik.] (Liera)

Liera, dışarıdan muhteşem görünen malikâneye bakarak mırıldandı.

Evet, Dünya çoktan ikinci Büyük Değişim’i geçirmişti. Atmosferdeki mana yoğunluğu patlayarak artmıştı, vahşi dalgalar yedi denizden yükselmişti ve çok daha büyük şok dalgaları yeryüzüne yayılmıştı. Gökyüzünün devamlı renk değiştirmesi gibi her dakika yaşanan değişiklikler değişimin çoktan Dünya’da yaşanmaya başladığının kanıtıydı.

Birinci Büyük Değişim yaşandığında mana normal seviyesine gelirken bitki ve hayvanlar evrimleşmişti. Bunların hepsi dakikalık değişimlerdi. Ama ikinci değişim ancak Dünya’nın eski kabuğundan sıyrılarak başka ve yeni bir bedene sahip olması olarak açıklanabilirdi. Dünyadaki bütün nesnelerin içindeki mananın evrimleşmesiyle yaşanan bir olaydı.  

Bu yüzden de yapılması gereken en iyi şey, Dünya kabuğundan sıyrılırken güvenli ve geniş bir yere gidip saklanmaktı. Hiçbir yer tam anlamıyla güvenli olacak şekilde yapılmamıştı çünkü nerede ve ne zaman zeminin bir anda yukarı fırlayacağını veya ikiye ayrılacağını kimse bilmiyordu.

Elbette Dünyalı insanlar için çok daha iyi bir alternatif vardı – başka dünyalara gitmek!

Büyük Değişim’i bekleyenler ve fiziksel yeteneği olmayanlar değişimin işaretlerini gördüğü anda başka dünyalara gitmişti. Büyük ihtimalle birkaç gün içinde hepsi geri dönerdi.

Bu sırada en önde canavarlarla savaşan klanlar için durum daha farklıydı.

Mana yoğunluğunun aşırı artışı sonucunda, doğal olarak, daha çok canavar vardı ve melekler tarafından yapılmış olan Yıkım Tuzaklarının hepsiyle başa çıkması imkânsızdı!

Bu yüzden de değişimden önce çok daha büyük bir gayretle hazırlanıyor, mana yoğunluğunun yüksek olduğu ve canavarların hükmünde olan bölgelere gidebildikleri kadar hızlı gidiyorlardı. Eğer bir şey yanlış giderse mana üst üste binerek hayal bile edilemeyecek güçte bir patron canavar oluştururdu.

[Sadece birinci değişim bile Dünya için çok yoğundu ve şimdi ikincisi gerçekleşti… sizce de üçüncü değişimi yaşayan dünyalarla benzer olmaz mı? Aslında mana yoğunluğu üçüncü değişimini yaşamış dünyalardan biraz az.] (Erta)

Erta, birinci değişimden sonraki yoğun zamanları Il Han ile birlikte yaşadığından dikkatli bir şekilde sormuştu. Spiera da üzgün bir gülümsemeyle onayladı.

[Eğer bu şekilde düşünecek olursak diğer birimlerin Dünya’yı hedef alması mantıklı olur. Belki de Dünya bir gün üstün dünya olabilmek için tekrar doğacaktır.] (Spiera)

[…O zaman tehlikeli bir istila olacak.] (Erta)

[Dünyalı insanların hepsi bu sırada ölür.] (Liera)

Üç melek de endişelerini başarılı bir şekilde dile getirmişti. Gözleri de aynı kişiye odaklanmıştı ve elbette bu kişi Il Han’dan başkası değildi.

[Il Han anahtar olmalı, değil mi?] (Liera)

[Ona neden Büyük evren-parçalayan mızrağı öğrettiğimi sanıyorsun?] (Spiera)

[Ama onun şu an yaptığı şey…] (Erta)

İnsan olan Yanan Orakçı Yu Il Han, Dünya’nın kaderini omuzlanan kişi, o sırada büyü taşlarının malikaneye dağıtılışını deneyliyordu.

“İkinci değişim olduğundan mana işlemek de daha kolay olacak ha.”

[Sevgili Il Han’ım? Ablanla birlikte canavar avlamaya gitmeyecek misin?] (Liera) (Ç/N: Noona: Abla olarak çevrilse de Kore’de erkeklerin kendinden büyük kadınlara hitap etme şekilleridir.)

“Bu önemli bir an, o yüzden de beni bölme.”

[Evet, efendim!] (Liera)

Kontrol ettikten sonra malikânenin ana odasına yöneldi. İnşa aşamasında ona yardım eden herkes de onu takip etti.

[Gerçekten işe yarayacak mı?] (Liera)

[Benim de bu ölçüde bir mana işçiliğini izleyişimin üzerinden uzun zaman geçti.] (Erta)

[Görünüşe göre başlıyor.] (Spiera)

Derin bir nefes aldıktan sonra dördüncü sınıf büyü taşını eline aldı. Sonra da gözlerini kapattı.

‘Yalnızca planladığım şeyi yapmalıyım.’

Bütün büyü taşları doğru yerlerdeydi. Eğer üstlerine düşen rolü güzel bir şekilde oynarlarsa, malikâne tamamlanarak ele geçirilemez bir kale haline gelebilirdi. Elbette, onu daha sonra taşınabilir bir kaleye çevirmeyi düşünüyordu.

‘Güzel, başlayalım.’

Il Han mana işlemeye başladığında büyü taşından bir ışık fırladı. Bu sahne Il Han düşünüldüğünde oldukça normal olsa da ondan sonra olanlar herkesin hayalinin ötesindeydi. Büyü taşından etkilenmiş gibi odadaki masa ışık yaymaya başladı ve sonra da yerde yayılmaya, sütunlara dolaşmaya, tavanın rengini değiştirmeye ve malikânenin içinden ve de çevredeki zeminden dallanıp budaklanmaya başladı.

[Korkunç bir mana fırtınası. Il Han’ın kullandığı mana taşının böyle bir etki oluşturması mümkün değil…!] (Erta)

 

[Bunun anlamı Il Han’ın manayı senden daha verimli bir şekilde kullandığı değil mi Erta?] (Liera)

[Ben- Bunun sebebi demircilik ve mana işçiliğinin birleşimi olması!] (Erta)

Işık sönmeyerek yanmaya devam etti. Bu süreçte bölgenin farklı yerlerine yerleştirilmiş olan üçnücü sınıf büyü taşları, tam olarak Il Han’ın planladığı şekilde çeşitli nesnelere özel özellikler vermek için eridi. Ardından, o bölgedeki bütün nesnelere eklenmiş büyü dili devresi çalışarak güç üretmeye başladı!

[İşe yaramaz bir şekilde muhteşem!] (Liera)

“Bana, kadim elf büyü biçiminin bütün kıyıyı salladığı zamanları hatırlattı…”

“Majesteleri ışıkla kaplandı!”

“Bu şekilde gökyüzüne yükselmez… değil mi?”

Elbette ışık sonsuza kadar var olamazdı. Il Han’ın elindeki dördüncü sınıf büyü taşı tamamen eriyerek malikâneyle bir olduğunda malikâneyi ve bütün o bölgeyi çevreleyen ışık sonunda söndü. Malikânenin çeşitli yerlerinde zayıfa parlayan ışıklar olsa da birisi mana yollamadığı sürece hepsi havada yok olacaktı. Mana işçiliği başarılı olmuştu.

O sırada Il Han’ın retinasında yeşil yazılar belirdi.

[İyi-kötü Karakter tamamlandı.]

[İyi-kötü Karakter]

[Seviye - Kaos]

[Dayanıklılık – 5,312,500]

[Kullanıcı kısıtlaması – Yu Il Han. Mülkiyetinin dil yeteneğinde son seviye olan birine devredilmesi mümkün.]

[Seçenekler –

  1. Yok ediciden aldığı mana ve yaşam enerjisiyle dayanıklılığını yenileyebilir.
  2. Efendisinin izniyle girmeyen herkese otomatik olarak saldırır.
  3. Rakiplerin kayıtlarını içine çekerek gelişir.]

[İhtişamlı bir malikâne olarak kılık değiştirmiş savaş kalesi. İçindeki bütün nesneler silah olarak kullanılabilir ve düşmana uzak mesafeden saldırı sistemi son seviyede bir mana tekniği. Savaş kalesi, savaş deneyimi kazandıkça gelişir. Dezavantajı; aşırı fonksiyonları yüzünden manasını tam olarak saklamak imkânsız ve yakındaki canavarların ilgisini çekme olasılığı yüksek.]

Kaos? Il Han bu yepyeni seviye karşısında başını eğdiğinde merkezdeki Il Han’da kör edici bir ışık parlaması oldu. Işık siyah ve kırmızının tuhaf bir karışımıydı.

“Şimdi ne oldu!”

“Yoksa bu ışık…!”

“Evrimleşiyor? Babam evrimleşiyor!?” (Mir)

Daha öncesinde Il Han da dâhil herkesi kaplayan büyü taşının ışığının aksine şu an Il Han’ın kendi vücudundan ışık çıkıyordu.

Bu tuhaf olay yüzünden herkes paniklerken bunu yaşamış olan yegâne kişi şaşkınlıkla ağzı açık bakakalmıştı. Evet, bu kişi Liera’dan başkası değildi!

[Huh? Il Han’ın durumu sanki…?] (Liera)

[Demek babam gerçekten de evrimleşiyor?” (Mir)

İyi-kötü Karakter’i yaptıktan sonra çıkan yazılardan bile daha fazla yazı belirdi.

[Demircilik tanrısının kutsamasına sahip olmak için gereken koşulları yerine getirdin. Bütün koşullar yerine getirildi.]

[Demircilik tanrısının kutsamasını kazandın! Bir silahla veya bir silaha karşı savaşılırken dayanıklılık ve saldırı gücü 20% artar. Ateşe karşı dayanıklılık ve ateş bazlı saldırı gücü de 20% artar.]

[Demircilik tanrısının kutsamasını kazandın. Artık Kaos’tan daha üst seviye eserler yapabilirsin.]

Işık kayboldu. Babasının evrimini sabırsızlıkla bekleyen Yu Mir, Il Han’ın pek de değişmediğini görünce başını anlamaz bir şekilde eğdi. Ama melekler görüntüye kanmamıştı.

“Uuuuugh… başım çok acıyor.”

[Biliyordum.] (Liera)

Liera’nın gözlerinin, aşk tanrısının kutsamasından sonra kırmızının bir tonu olması gibi Il Han’ın bedeni de, demircilik tanrısının kayıtları sayesinde gelişebilmek için bir anda değişmişti. Örnek vermek gerekirse, saçlarının bir kısmı kül rengi olmuştu. Saç renginin hafiften açılması da denilebilirdi. Il Han’dan da beklenildiği gibi birisi bilerek saçına dokunmadığı sürece fark edilmeyecek küçük bir değişimdi.

“Sanırım az önce kötü bir niyet hissettim, aaaah.”

[Üzerinde fazla düşünüyorsun.] (Liera)

[Yu Il Han, az önce demircilik tanrısı tarafından kutsandın, değil mi? Bu şekilde Dünya’da iki tane, tanrılar tarafından kutsanmış insan var.] (Erta)

Melekler neşelerini, şaşkınlıklarını ya da kafa karışıklıklarını çeşitli yollarla gösteriyordu ama ll Han cevap verecek durumda değildi. Yeni bilgiler kafasında dolaşarak her şeyi birbirine katmıştı.

Nesnelerdeki bilgiler ya da çeşitli ustaların çeşitli dünyalarda yaptıkları eserler, üretim yöntemleri, aletler, deneyim ve anılar, dünyayı oluşturan sayısız metalin işçiliği… Il Han beyni patlayacakmış gibi hissederek kendini elleriyle iki taraftan desteklerken yere çöktü.

“Majesteleri, iyi misiniz?”

“Majesteleri!”

Astları aceleyle ona tutundu. Mir de sahip olduğu bütün sağlık büyülerini yaptı ama baş ağrısı dinmedi. Baş ağrısı ancak, bütün bilgiler Il Han’ın beyninde bir köşeye yerleştiğinde dinebilirdi.

[Canavar avına gidebilecek durumda olduğunu düşünmüyorum.] (Liera)

[Tanrının kutsamasının etkilerine benziyor. Liera sen de bunu yaşadın, bir şeyler yap!] (Erta)

[Ah, tamam.] (Liera)

Liera ciddiyetle başını sallayarak Il Han’a doğru uçtu ve onu kavradı.

[Seni canavar avına zorladığım için özür dilerim Il Han. Geri kalanları diğerlerine bırak da gidip yi bir uyku çekelim. Uzunca dinlendikten sonra daha iyi olursun.] (Liera)

[Baş ağrısı hakkında bir şey yapmanı söylemiştim, kendi isteklerini yerine getirmeni değil!] (Erta)

Bir tarafta üçüncü küçük savaş yaşanırken Il Han hiçbirini düşünmüyordu. Aksine ağrıyan başını tuttuğu halde oradan kalktı.

Astları endişeli bir şekilde ona bakarken Il Han kısa bir nefes alarak konuştu.

“Savaşa hazırlanalım.”

[Bu durumda canavar avlamak mı istiyorsun? Hayır, burada benimle dinlenmelisin!] (Liera)

[Şimdi gerçekten de kırılmayan ruhuna imreniyorum!] (Erta)

“Sonra konuşalım. Agh.”

Melekleri bir kenara iterek masanın önündeki yumuşak sandalyeye oturdu. O sırada masaya yerleştirilmiş ekran açılarak dışarısını gösterdi. Hem içeriyi hem de arazisinin yakınlarını gösteren mükemmel bir güvenlik sistemiydi!

 Aynı ekranda onlara doğru koşan binlerce canavar görülebiliyordu. İkinci değişim daha yeni yaşanmış olsa da kalabalık çok fazlaydı. Üstelik aralarında oldukça fazla üçüncü sınıf vardı! Eğer kendi hallerine bırakılırlarsa dakikalar içinde bir şehri yok edebilirlerdi.

“Hazine bulmuş gibi acele ediyorlar. Ne kadar inanılmaz bir motivasyon.”

“İstedikleri şey ne ve nerede… onları kovalamalıyız!”

“Hayır, kovalamana gerek yok.”

Il Han kesin bir şekilde Phiria ve Paté’nin konuşmalarını böldü. Bir eli hala başındayken ekranı işaret etti. Geri kalan herkes başını oraya çevirdiğinde binlerce canavarın Il Han’ın arazisine doğru koştuğunu fark etti.

“Bu da…?”

Ericia kafası karışmış şekilde mırıldandı. Il Han tatlı bir gülümsemeyle cevap verdi.”

“Aradıkları hazine burada.”

“Efendim?”

“Onları kovalamanıza gerek yok, buraya geldikleri anda öldürebilirsiniz. Belli bir süre boyunca çok daha fazla canavar buraya çekilecek.”

Herkes Il Han’ın sözlerini anlamıştı. Düşünüldüğünde, ister mana işçiliğinin ışığından olsun isterse de hala çeşitli yerlerden sızan sönük ve üstün sınıf mana parçaları, ikisi de oldukça çekiciydi.

Elbette, bu şekilde baştan çıkarlarsa bir Kaçak olurlardı!

“…”

“…”

“…”

Oradakiler şaşkınlıktan konuşamaz haldeyken yalnızca Paté gülümseyerek bağırdı.

“Şimdi bir de modern bir canavar çekme sistemi yaptınız! Majestelerinden beklendiği gibi!”

“Yağcılığı bırak ve git savaş.”

“Evet!”

Bu şekilde, Dünya’da ikinci değişimin yaşandığı gün büyük ve muhteşem malikânenin savunması bağımsız bir şekilde başladı. Sanki Il Han’ın tanrı tarafından kutsanmasını kutluyor gibiydi.

O sırada Dünyalı insanların neyle karşı karşıya kaldığını bilmiyorlardı bile!