Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

16. Bölüm Kurtarma Ekibi

Çevirmen: Clumsy / Editor: Clumsy

Rufus, Farrah ve Gary üçlüsü ayakları kuru toprağı döve döve çölde koşturuyordu. Rufus Jason’a sürdürülebilir bir hızda koşacaklarını söylemişti. Bitmek bilmeyen ivmeleri de sözlerini doğruluyordu ama ilerledikleri hız, Jason’ın dünyasındaki önde gelen koşuculara rakip olacak düzeydeydi.

Engebeli zeminde saniyede on metre hızla ilerledikleri için Jason’ın düşünmeye ayıracak pek vakti yoktu. Gary’nin sırtına pelerin misali sarılmıştı; kolları bir ağacın gövdesiymişçesine çaresizce Gary’ye dolanırken bacakları serbestçe sallanıyordu. Saygınlığa dair son endişesi de uçup gitmişti. Şu anda tek amacı savrulup düşmemekti.

Arazinin sınırları şaşırtıcı bir şekilde belirgindi; çölün çorak kahve ve sarıları boyunca ağaç ve çim yeşilinden bir çizgi uzanıyordu. Attıkları tek bir adım, onları farklı bir dünyaya ayak basmışçasına kavurucu bir hava ve sert topraklardan serin çimenler ve davetkar bir esintiye kavuşturdu.

Grup, sınırı aşar aşmaz hız kesti. Rufus ve Farrah elleri dizlerinde çömelip ağır ağır soluklanırken Jason, Gary’nin sırtından inerek yerdeki bir öbek halini aldı. Gary kendisine bakarken de acınası bir şekilde homurdandı.

Gary, “Hiç koşmayan bir adama göre epey ter döktün,” diyerek kıs kıs güldü. Onca tüye, o koca bedene ve Jason’ı taşıyor olmasına rağmen Rufus ve Farrah gibi nefes nefese bile kalmamıştı. Sanki çölde koşmamış da havuz kenarında güneşlenmişçesine rahat bir hali vardı. Her ikisine de yetecek kadar ter dökmüş olan Jason, ona laf yetiştirmek için kafasını kaldırdı.

“Brshrglkrk.”

Ağzım sesli harfler çıkartamayacak kadar kuru olsa da mühim değil ama keşke kafamı kaldırarak enerji harcamasaydım, diye düşündü. Ve mutlu mesut, yumuşak çimlerin üzerine serildi.

Farrah bir kez daha yerden büyü sandığını yükseltti. Ve içerisinden bir avuç şişe çıkartarak Rufus ile Gary’ye birer tane uzattı.

“Canlılık iksirleri,” dedi.

“Ben iyiyim,” dedi Gary. Rufus’sa hiç tereddütsüz bir şişeyi yuvarladı.

“Bana kalırsa onun bizden daha fazla ihtiyacı var,” dedi Farrah, Jason’a bakarak. “Cidden çok fena.”

“Onun suyu var,” dedi Rufus.

Jason isteksiz bedenini oturmaya zorlayarak envanterinden bir şişe çıkarttı. Ve susuzluktan ölürcesine kafasına dikti.

“Hayat zor, dış dünyalı,” dedi Rufus acımasızca. “Ve sen, dostum, fazla naifsin. Bu dünyaya ayak uydurmak istiyorsan sertleşmen gerekecek.”

Jason zar zor ayağa kalktı.

“Siz çöle nasıl bu kadar rahat dayanabildiniz?” diye sordu Jason. “Ben birinin sırtında taşınmış olmama rağmen mahvoldum. Kıyafetlerimin altı bile güneş yanığı oldu galiba.”

“Dört nitelik hakkında ne kadar bilgin var?” diye sordu Rufus.

“Niteliklerin var olduğunu hatırlıyorum,” dedi Jason. “Şimdi sen söyleyince düşündüm de biri kuvvetti ve… birkaç tane daha vardı.”

“Biri de iyileşme,” dedi Farrah. “Bizim iyileşme niteliğimiz bronz kademenin üst sınırlarında, dolayısıyla bizim bedenlerimiz çölün bizden götürebildiği kadarını aynı hızda yenileyebiliyor.”

“Biz kendimizi fazla zorlamadıkça tabii,” dedi Rufus. Jason ister istemez kendisini, ışıldayan terleri ve havalı duruşuyla bir atletizm takviminin modeliymiş gibi görünen Rufus’la kıyasladı. Ona kıyasla Jason, yere dökülenleri temizlemek için kullanılmış bir paçavraya benziyordu.

Su ve istirahatle bir nebze toparlanan Jason, çölle bahçenin şaşırtıcı sınırını daha yakından inceledi. Arada, dünyaları ayıran bir sınır misali dümdüz bir hat vardı. Tek bir adımla kavurucu bir çölden İngiliz kırsalındaki bir bahar ayına geçiş yapılabiliyordu. Sınıra bakan Jason, periyodik olarak boylu boyunca yerleştirilmiş, yüzeylerine büyülü semboller kazınmış beyaz, taş sütunları fark etti.

“Buranın çölün ortasında böyle görünebilmesini sağlayan şeyler onlar mı?” diye sordu Jason.

“Yalnızca bir kısmı,” dedi Farrah. “Böyle bir şeyin işler hale gelebilmesi için büyük ve komplike bir sistem gerekiyor.” Ardından Gary ve Rufus’a ruh paraları uzattı. Ve üçü de birer parayı ağızlarına tıktılar.

“Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu Gary.

“Şimdi malikaneye giriyoruz,” dedi Rufus. “Anisa’yı buluyor ve geri kalan herkesi öldürüyoruz.”

“Bu planı sevdim,” dedi Gary. Ardından etrafında gri ışıklar parıldamaya başladı ve kalınlaşarak tam set metal bir zırh şeklinde tüm bedenini sarmaladılar. Ağır ve kalın zırh, büyük cıvatalarla bir arada tutulan koyu renkli, çelik plakalardan oluşuyordu. Yüzeyinde bıçakla kazılmış görünümü veren kaba ama güç saçan büyülü harfler işliydi. Koyu renkli metale kazınmış işlemelerin olduğu yerden de kırmızı bir tav ışığı yayılıyordu.

“Etkileyiciymiş,” dedi Jason. “İçinde sıcak basmıyor mu?”

“Altından kalkabileceğim bir sıcaklık,” dedi Gary. Onun çöl havasında sahilde koşu yapıyormuşçasına basıp gidişini görmüş olan Jason da sözlerine inandı.

Ardından Rufus bir elini uzattı, etrafında altın ışık zerreleri toplaştı. O ışıklar da Rufus’un avcunda bir kılıca dönüştü; daha doğrusu silah olduğu kadar sanat eseri de olabilecek zarif bir palaya. Kabzası da keskin kısmı da canlı bir kırmızı-altın karışımıydı. Silahın büyük bir kısmı güneş misali altın sarısı ışıltılar saçıyor, incelikli kıvrımları boyunca kırmızı-altın yazılar uzanıyordu.

Gary ve Rufus’un etkileyici ekipmanlar kuşanışının ardından Jason’ın gözleri Farrah’a çevrildi.

“Benim çağırdığım her şey taştan,” dedi Farrah. “Yanımda pek fazla şey taşımıyorum.”

“Ben de pelerinimi çağırırdım ama,” dedi Jason, “manam olsaydı bile beni öldürürdü herhalde.”

“O pelerinin ne gibi yetenekleri var?” diye sordu Rufus.

“Kararıp aydınlanabiliyor,” dedi Jason, hevessizce. “Bir de beni hafifletebiliyor, bu sayede yüksek yerlerden atlayabiliyorum.”

Derken bir anda heyecanlandı.

“Oh, suda yürüyebilmemi de sağlıyor,” dedi. “Onu henüz denemedim gerçi.”

“Benim de buna imkan tanıyan büyülü botlarım var,” dedi Rufus. Ardından kaşları çatıldı. “Daha doğrusu benden çalınıncaya dek vardı. Anisa’yı serbest bıraktıktan sonra ekipmanlarımızı geri alırız.”

Farrah, taş sandığı geri göndermeden önce ağır keseler taşıyan iki kemer çıkarttı. Gri olanı Gary’ye verdi, kırmızı olanıysa kendine sakladı.

“Onlar ne?” diye sordu Jason. Farrah’ın kemerini kıyafetlerine dolayışını, Gary’ninse zırhının dışına bağlayışını izledi. Ağır metal zırh Gary’yi neredeyse hiç engellemiyormuş gibiydi.

“Çağırma materyalleri,” dedi Farrah. “Çağırma mı?” diye sordu Jason.

“Çok yakında görürsün,” dedi Rufus. “Gereğinden fazla oyalanmayalım.”

Böylece grup yola koyuldu. Dışarısı bakımlı ormanlık alanlarla çevriliydi; ustaca yerleştirilmiş ağaçların ve çalılıkların arasından gölgeli, çakıllı patikalar uzanıyordu. Jason, bir yerlerden bir derenin şırıltısını duyabiliyordu.

“Hoşmuş,” dedi etrafına bakınarak.

“Abartılı,” diye eleştirdi Rufus. “Çevreye karşı hareket etmek yerine çevreyle birlikte hareket etmeleri gerekirdi. Çölün ortasında tüm bu düzeni kurup sürdürmenin maliyeti abartının da ötesinde.”

“Neden bahsettiğini anlıyorum,” dedi Gary. “Benim büyüdüğüm yerin yakınlarında bir çöl şehri var. Orada bir yeraltı nehri akıyor ve şehrin yarısı o nehrin etrafında, yerin altına inşa edilmiş durumda. Doğayı kendi avantajlarına kullanıyorlar. Neredeyse hiçbir temel büyülü bakım maliyeti olmuyor.”

“Zartos’tan mı bahsediyorsun?” diye sordu Rufus. “Bir saniye, az önce Zardoz mu dediniz?” dedi Jason.

“Hayır, Zartos,” dedi Rufus. “Senin dünyanda Zardoz diye bir yer mi var?”

“Yo, Zardoz…” diyen Jason, tarif etmenin en uygun yolunu aradı. “Zardoz dememeniz iyi olmuş deyip geçelim.”

“Zartos’ta hiç bulundun mu, Rufus?” diye sordu Gary.

“Hayır, abim bahsetmişti,” dedi Rufus. “Kesinlikle görülmeye değer demişti.”

“Abini tanıdığım kadarıyla,” dedi Farrah, “muhtemelen kadınlarından bahsetmiştir.” “O kadar da kötü değil ya,” diyen Rufus, Gary ve Farrah’ın kışkırtıcı bakışlarıyla karşılık buldu.

“Değil işte.”

“Zartos’ta büyük bir göksel topluluğu var,” dedi Gary. “Ama abin sana bundan bahsetmemiştir sanırım.”

“Bahsetmiş olabilir,” dedi Rufus, kaçamak bir şekilde. “Laf arasında.” “Gökseller,” dedi Jason. “Bu dünyadaki başka bir ırktı, değil mi?”

“Aynen,” dedi Rufus. “Elfler gibi onlar da insani duyulara çekici gelmeleriyle ünlüdürler.”

“Bizim dünyamızda yalnızca insanlar var,” dedi Jason. “Yepyeni ırklarla tanışma düşüncesi heyecan verici.”

Derken metallerle donanmış Gary’nin sırtına şaplağı indirdi. Ve “Ama sen ilelebet benim ilkim olacaksın, Gary,” dedi.

“Yaklaşımını beğendim,” dedi Gary. “Diğer ırklar söz konusu olduğunda insanların şöhreti pek iyi değil.”

“Buna inanırım,” dedi Jason. “Benim dünyamda yalnızca insanlar var ama ona rağmen birbirimize karşı korkuncuz. Mesela babamın ailesi benim büyüdüğümden farklı bir ülkeden geliyor, haliyle ben tanıdığım çoğu kişiden farklı görünüyorum. Bu yüzden de kendi ülkemdeki insanlar bana yabancı gözüyle bakıyor. Bana benzeyen insanlar bile bana muz diyor.”

“Muz mu?” diye sordu Farrah.

“Dışı sarı, içi beyaz,” dedi Jason. “Annemin adı Cheryl; neden insanlar mesele haline getirmeden Pat Benatar dinleyemiyorum ki?”

Diğer üçü kafa sallayarak bakıştı.

“Hiçbirimiz ne kastettiğini anlamadık sanırım,” dedi Farrah. “Muhtemelen böylesi daha iyi,” dedi Jason.

Ekili ormanlık alan küçüktü ve kısa sürede yerini rengarenk çiçeklerle dolu bir bahçeye bıraktı. Patika, ormanın içerisinden sıyrılıp bahçe yatakları arasında uzanmaya devam ediyordu. Arkalarında da Jason’ın daha önce dışını hiç görmediği malikane uzanıyordu. Tıpkı arazi gibi burası da geniş bir İngiliz kır evini yansıtıyordu. Üç katlı taş cephesi ve düzinelerce penceresiyle nesilden nesle kalan bir miras havası veriyordu.

“Şuradaki çalı labirentiydi galiba,” diyen Jason, ilerledikleri bahçenin ötesini işaret etti. “Nerede olduğuma ve neler döndüğüne dair hiçbir fikrim olmaksızın orada uyandım işte.”

“Seni orada mı buldular?” diye sordu Gary.

“Keşke o kadar basit olsaydı,” dedi Jason.

“Sessiz olun,” diye emretti Rufus. “Her an karşımıza bir düşman çıkabilir. Geride kaç kişi kaldı ya da kurban odasından dönen oldu mu bilmiyoruz.”

“Sizinle gelmem gerektiğinden emin misiniz?” diye sordu Jason. “Bir savaş çıkacak olursa pek işinize yaramam.”

“Yalnız kalmayı mı yeğlerdin?” diye sordu Rufus. Ah, hayır, düşününce öylesi daha kötü.”

“O zaman çeneni kapat.”

Grup çiçek tarhlarının arasında ilerleyerek malikanenin önündeki yeşillik alana ulaştı.

“Sessiz gibi,” dedi Rufus.

“Şimdi çağırma yapalım mı?” diye sordu Farrah.

“Anisa’yı buluncaya dek sessiz olalım,” dedi Rufus. “Birinin onu rehin almaya karar vermesini istemeyiz.”

O anda bir cam kırıldı ve birileri ikinci katın penceresinden atıldı. Atılan adam yere sert bir iniş gerçekleştirse de saniyesinde ayaklanarak koşmaya başladı. Ve kendisine bakan dört kişi karşısında afallasa da hiç kız kesmedi.

“Benden kaçabileceğini mi sanıyorsun?” diyen bir kadın sesinin kırık pencerenin ardından yükselişiyle Gary’nin dudaklarından bir kahkaha kaçtı.

“Birinin onu rehin alması konusunda endişelenmemize gerek olduğunu zannetmiyorum,” dedi.

Derken üç ışık küresi, kırık camdan çıkıp birbirlerinin etrafında döne döne kaçan adamın peşine takıldı. Adam kırık camlar yüzünden kan akıtıyor ve düşüşü sebebiyle topallıyor ama buna rağmen Jason’ın başarabileceğinden daha hızlı ilerliyordu. Fakat bu hız, kendisini hatasızca takip eden, beyaz ve altın rengiyle yanıp sönerek ivmelenen ışık kürelerini alt etmesi için yeterli değildi.  

Küreler, adamı yakaladıkları anda etrafında dönmeye ve vücuduna ışık huzmeleri yollamaya başladılar. Adam tenine işleyen her huzmede acıyla feryat etse de kaçma dürtüsünü yitirmedi. Küreler onun her bir hareketini takip etti, yeni huzmeler gönderildi ve en nihayetinde adam yere serildi. Çığlıklarının yerini ölüm sessizliği aldı. Küreler de ortadan kayboldu.

Grubun bakışları kırık pencereye ve ardında dikilmekte olan güzel, sarışın kadına kaydı. Kadın havaya doğru bir adım attı, ayaklarının altında parıldayan ışıkla birlikte yere zarif bir iniş gerçekleştirdi. Ve gruba ulaşmak için yeşillik alanda yürümeye başladı.

“Onun şifacı olduğunu söylememiş miydiniz?” diye sordu Jason. “Evet öyle,” dedi Rufus.

“Bu kadın mı?” dedi Jason. “Hani şu ölüm küreleri olan kadın.” “Aynen o,” dedi Farrah.

“Kendimi onun ellerine bırakma konusundaki hevesim bir anda azaldı nedense.”

Anisa kırılgan denilebilecek derecede zayıf, platin sarısı saçlı, soluk tenli bir kadındı. Üzerinde bedenine tam oturan, işlevsel ve bembeyaz bir alt üst takım vardı. Sağlam görünümlü kumaş, boynundan ayaklarına dek uzanıp hayati bölgelerini daha kalın paneller halinde örtüyordu. Yine beyaz bir kemer takıyor ve kalça kısmında bir kılıçla çok sayıda küçük kese taşıyordu. Çizmeleri bile beyazdı ve üzerlerinde tek bir toz zerresi dahi bulunmuyordu. Saçları sıkı bir şekilde atkuyruğu yapılmış, uçları hafiften sivri kulakları gözler önüne serilmişti. Genç kız, kıvrak bir zarafet ve mutlak bir özgüvenle başını sallayarak grubu selamladı.

“Siz de kurtulmuşsunuz,” dedi daha azını beklemezmişçesine. “Peki bu berduş neden peşinizde?”