Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

3. Bölüm Kan ve Yaratık

Çevirmen: Zorakil / Editor: T4icho

“Yaratık Mutasyonu!”

Ji Zhixiu şaşkınlıktan neredeyse ayağa fırlayacaktı ama son anda, güdülerine hakim olmayı başardı.

Bu kelimeler, sanki doğduğundan beri oradaymışlar gibi aklına kazınmıştı. Acaba için için sızlayan bu acı, insanın kızgın bir demirle damgalandığında çektiği acının ta kendisi miydi?

Yaratık Dönüşümü: Kandan çekilen gücün, kan ile kontrol edilmesi…

Elinde kitap, Ji Zhixiu’nun göz kapakları kaygıdan tir tir titriyordu. Tam olarak neydi bu?!

Avcılar rüya yaratıklarının menfur kanından güç alırlardı. Bu kandan yapılmış bir ilacı vücutlarına enjekte ederek, boşluğa has gücün bir parçasına kavuşabilirlerdi. Ancak bu çok tehlikeliydi ve ilk ilacın kişiyi öldürme olasılığı yüksekti.

Geçen zamanla ilk enjeksiyon, avcı olmanın tanımı haline gelmişti.

Bununla birlikte, alınan ilaç dozu belirli bir seviyenin üstüne çıkarsa avcı vücudundaki menfur kanın kontrolünü yitirerek ‘Enfekte’ oluyor, bu da spesifik bir fenomene yol açıyordu.

Bahsedilen fenomeni üç ana başlıkta değerlendirmek mümkündü: Kişilik bozulması, mantığın yitirilmesi ve fiziksel mutasyon.

Menfur kan oranı ne kadar yükselirse avcı bir o kadar güçleniyordu ve fenomenin aşamaları hızlanıyordu.

Fiziksel mutasyon adı altında bilinen tiplerin en yaygını, yaratık mutasyonuydu ve bu mutasyonu kontrol etmek neredeyse imkansızdı!

Büyük miktarlarda menfur kan taşıyan tecrübeli avcılar korkunç bir güce sahipti ama aynı zamanda, yaratık mutasyonu fenomeni yüzünden büyük acılar da çekerlerdi.

Evet, Ji Zhixiu ‘insanlığını bir kenara atıp’ intikam uğruna ikinci enjeksiyonu, yani ikinci ilaç dozunu almayı düşünmüştü ama bu gizemli kitapçının ona menfur kanı kontrol etmenin sırrını vereceğini kırk yıl düşünse, akıl edemezdi!

Bu demek oluyordu ki yaratık mutasyonunu, antik zamanlardan beri ne avcıların ne de büyücülerin çözebildiği bu büyük soru işaretini kontrol edebilecekti!

“İtiraflar…”

Vücudundaki kanın yavaş yavaş kontrolü altına girdiğini hissedince, Ji Zhixiu heyecan ve kaygıyla titreyen bir sesle sordu, “Benden bunu mu istiyorsun?”

Önünde duran adam gerçek bir manyaktı!

Hem de çok güçlüydü!

Şu anda ellerinde tuttuğu bu bilgi, avcı gruplarının mevcut sistemini yerle yeksan edebilecek kadar muazzamdı! Bu yetenek yaygın hale gelirse eğer, avcılar menfur kanın dizginlerinden kurtulabilirdi!

Bu resmen eski dünyayı değiştirmek için yapılan bir devrime dönüşebilirdi. Sonuçlarını söylemeye gerek bile yoktu – insanlar ya ona aziz diyecek ya da bir günahkar olarak tarihe geçecekti.

Yine de, sonucu ne olursa olsun, kadere dair yapacağı seçim parmaklarının ucundaydı ve Ji Zhixiu, vadesi dolmuş eski dünyaya bir değişim getirmek istiyordu.

Başını eğmiş, ellerindeki kitaba bakarken aldığı nefesler ağırlaştı ve ağırlaştı; şimdi sessiz kitapçıda, yalnızca aldığı sık nefeslerin sesi yankılanıyordu.

Karşı tarafta, başını eğmiş önünde titreyen kadını izleyen Lin Jie sessizce iç geçirdi.

Haah, ayrılık yaşayan her genç kadın gibi…

Güçlü, bağımsız bir kadın gibi görünmesine rağmen onun da naif bir yanı vardı…

Biraz teselli, biraz cesaret, sadece birkaç kelime duydu ama ağlamak üzere.

Böyle zamanlarda, göz yaşları kederi ya da üzüntüyü temsil etmezdi. Bu, aynı zamanda geçmişle şimdinin arasındaki bağın koptuğuna, böylece kişinin geleceğe umut dolu gözlerle bakmaya başlayabileceğine dair bir işaret de olabilirdi.

Naif yanı ortaya çıktığına göre, o halde artık ona biraz özgüven aşılamak lazımdı. Kendine inanması için cesaretlendirilmesi gerekiyordu; dünyanın sertliğine karşı dimdik durabilsin ve onu gururla karşılayabilsin diye buna ihtiyacı vardı!

“Evet, yapmalısın. Yapmak zorundasın. Acını ve pişmanlığını bırak bir kenara, kendine karşı dürüst ol.”

Genç adam alçak bir ses tonuyla konuştu. Sanki aynı anda hem ona hem de kendine söylüyordu bu sözleri.

“Çalsın kıyamet borusu istediğin zaman,  ben yine elimde bu kitapla çıkacağım yüce yargıcın karşısına ve cüretle diyeceğim, böyle yaptım; bunlardır düşüncelerim ve buyumdur ben. Böyleyimdir ve böyledir düşüncelerim; kimi zaman menfur ve alçak, başkalarına karşı erdemli, cömert ve ince; tıpkı senin görmüş olduğun içyüzüm gibi.”

Lin Jie’nin söylediği bu sözler, İtiraflar’ın orijinal baskısından bir alıntıydı.

Gülümseyerek Ji Zhixiu’ya baktı ve devam etti, “Vahşi yaratıklar gibi, her insanın ilkel güdüleri ve arzuları vardır. Gerçek böyledir, değil mi?”

Ji Zhixiu başını kaldırıp baktığında, Lin Jie’nin bardağını kaldırıp onun bardağına dokundurduğunu gördü.

“Yeni bir yarının şerefine. Ne dersin?”

Kaç zaman olmuştu…

Ji Zhixiu kitabı bıraktı ve heyecanla bardağını aldı. O sözlere cevaben gülümsedi. “Rehberliğinize minnettarım. Dediğiniz gibi yapacağım.”

Lin Jie bardağından bir yudum almıştı ki Ji Zhixiu’nin hal ve hareketlerini görüp donakaldı.

Kadın demin o çay bardağını kafasına mı dikmişti? Şerefe demiştim, sembolik olsun diye! Ayrıca çay ağzına kadar doluydu ve sıcaktı! Kaşla göz arasında nasıl içti hepsini?

Neyse, neyse canım.

Duygusal insanlara akıl ermez derler.

Lin Jie huzursuzca bardağını masaya bıraktı. Bir an tereddüt etse de, nihayetinde sormaya karar verdi, “Hastaneye gitmek ister misin?”

Ji Zhixiu başını iki yana salladı. “Teşekkürler ama ben gayet iyiyim.”

Konuşma sırasında yaralarının çoğu iyileşmişti. Bu, menfur kanın bir etkisiydi.

Öyle olsun bakalım. Madem öyle diyor, o halde iyidir. Sonuçta ağzı yansaydı böyle rahat rahat konuşamazdı.

“Biraz daha dinlenmek ister misin?”

Lin Jie tezgahın altından siyah bir şemsiye çıkardı ve onu salladı. “Dükkanım ufak olduğu için maalesef kalacak yer yok, sana akşama kadar eşlik edebilirim.

“Al bakalım bu şemsiyeyi. Kitap da, şemsiye de sende kalsın. Kiralanan kitapları bir ay içinde geri istiyorum, hadi işin çıktı diyelim yedi gün daha verebilirim. Kitabı getireceğin zaman şemsiyeyi de unutmazsın.”

Bir kitapçıdan çok, burası bir kitap deposuna benziyordu. Kitapların dışında içeride sadece raflar vardı.

“Birazdan gideceğim,” dedi Ji Zhixiu, şemsiyeyi aldığı sırada Lin Jie’nin ona uzattığı kayıt defterine göz attı ve şahsi bilgilerini yazdıktan sonra imza attı. Ardından başını kaldırıp temkinle ona baktı, “Bana biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?”

Ben mi?

Sözleri biraz abarttım mı yoksa? Belki de, kırılmış bir kalp yeni heyecanlara daha açıktır.

Lin Jie şaşkınlıkla gözlerini kırptıktan sonra profesyonellere özgü bir gülümseme takındı. “Adım Lin Jie. Sadece başkalarına yardım etmeyi seven, bu ufak dükkanın sahibi sıradan bir insanım.”

Kitabı poşete koydu ve defterdeki isme baktı.

Ji Zhixiu… Hmm?

Yeraltı kaynaklarına dair geliştirmeler yapan şu büyük şirketin başkanı, Ji Bodong’un kızının ismi de Ji Zhixiu’ydu sanki?

Lin Jie hafızasına güvenirdi ve ‘Ji Zhixiu’, yaygın bir isim değildi. Tahminine güveniyordu. Ayrıca, önünde duran bu hanımefendinin giydiği akşam elbisesi el yapımıymış gibi görünüyordu. Sıradan insanların böyle bir elbiseye parası yetmezdi.

Lin Jie defteri sessizce kaldırırken sakinliğini korumaya çalıştı.

Oltaya büyük bir balık takıldı.

Parayı kırab… Şey, yani dükkanı yenilemek için biraz para kazanabilirim!

Öte yandan, Ji Zhixiu Lin Jie’nin kimliğini fazla açık etmek istemediğini düşünüyordu ama cevap onu hayal kırıklığına uğratmamış, tam aksine heyecanlandırmıştı.

Bunu bir imtihan olarak görüyordu ve kendini kanıtlama gereği duyuyordu. Kendi gücüyle bütün hainlerden kurtulacak ve ona verilen bir aylık süre içinde geri dönecekti.

Ardından, bir sonraki adım için yardım alabilecekti…

Ji Zhixiu iki adım çekildi. Baston kolunun altında, bir elinde kitap, diğerinde şemsiye, derin derin eğildi.

“O halde, iyi geceler dilerim.”

Lin Jie başını kaşıdı. Yani anlıyorum, zengin bir ailenin genç hanımı ama bu kadar nezaket de biraz fazla.

Ji Zhixiu derin bir nefes aldıktan sonra doğruldu, dışarı çıktı, şemsiyeyi açtı ve yağmura daldı. Ancak aniden tüyleri diken diken olunca bastonu kavradı; içindeki mekanizmayı her an aktifleştirmeye hazırdı.

Şemsiye tutan, yaşlı ve kambur bir adam ona doğru geliyordu ve elinde bir kitap vardı.

….