Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

13. Bölüm Evlilik Sözleşmesi (2)

Çevirmen: Violet / Editor: Güz

“Lütfen oturun.”

Lucia şoka girdi. Ağzı o anda krakerlerle doluydu. Onları tükürmesi mümkün değildi, bu yüzden olabildiğince hızlı çiğnemeye başladı. Çok hızlı yutmaya çalışınca boğazına dizildiğini hissetti, bu yüzden çayını içmeye başladı. Hugo tek kelime etmeden sessizce bekledi ama bu Lucia’yı daha da utandırarak yüzünün kızarmasına neden oldu.

Lucia krakerleri yemeyi bitirdiğinde, Dük masanın üzerine kocaman bir zarf koydu ve ona doğru itti. Başını sallayarak içine bakmasını işaret etti. Lucia da öyle yapıp içinden bazı belgeler çıkardı. Utancını bastırdı ve sakince belgeleri okudu.

‘Şu an 18 yaşında olmalı.’

Lucia’nın fiziksel görünümü yaşına uyuyordu, ancak bazen yaşından çok daha olgun görünüyordu. Kraliyet ailesinden ve yüksek sosyeteden insanların hızla olgunlaştığı doğruydu ama onda farklı bir şeyler vardı.

Hugo ilk kez genç kadını gerçekten incelemeye başladı. Daha önce sadece saç rengi ve genel yüz yapısı gibi fiziksel özelliklerine dikkat etmişti. Bu sefer onu bir kadın olarak incelemek için zaman harcadı.

Çirkin değildi ama kusursuz bir güzellikte de değildi. Göze çarpan tek şey göz rengiydi. İlk bakışta altın rengi gibi görünüyordu ama daha çok balkabağı turuncusu renkli bir mücevhere benziyordu.

Ama hepsi bu kadardı. Genç kadının görünüşü ya da vücudu Dük’ü hiç de cezbetmiyordu. Muhtemelen bu nedenle onu karısı olarak kabul etmeye karar vermişti.

Zarfın içinde iki belge vardı. Ebeveyn velayetinden feragat ve aile kayıt sözleşmesi. Bunlar bir kadın için en değerli iki belgeydi. Kadınlar genellikle hukuki hiçbir bilgiye sahip olmazlardı, ancak bu iki konuda virgülüne kadar bilgiliydiler. Boşanma belgeleri de dahil olmak üzere, bunları asla kolay kolay imzalamazlardı. Bu belgeler, bir kadının sahip olduğu tüm gücü sembolize ediyordu.

“İsteğiniz üzerine Prenses, imzalamanız gereken iki belge bunlar.”

“Bu kadar mı? Peki ya geçen sefer bahsettiğimiz diğer şeyler…?”

“Bu ikisi dışında resmi olarak belgeleyebileceğimiz başka hiçbir şey yok.”

“Gerçekten mi? Kişisel hayatınızda özgürlüğe ihtiyacınız yok mu? Size bağlanıp aşık olmamın mahzuru yok mu?”

Lucia bu soruları sorarken cahil bir çocuk gibi gözlerini kocaman açmıştı, Dük anında göğsünde büyük miktarda stres biriktiğini hissetti. Saçma sapan konuşmalardan veya saçma şakalardan tiksinirdi. İnsanların gereksiz yere nabız yoklamasından nefret ediyordu. Bu sözleşmede herhangi bir boşluk bırakma düşüncesi yoktu.

“O zaman bu ikisine sözlü bir sözleşme de ekleyeceğim.”

Beklenmedik bir şekilde, Lucia onun sözlerine hiç şaşırmadı. Ciddi bir şekilde başını salladı ve belgeleri imzalamak için bir kalem alıp aksine o Dük’ü şok etti.

“Durun. Şu anda ne yapıyorsunuz?”

“Bana imzalamamı söylediniz...”

“Size sözleşme şartlarımı söyledim, yani sizin de şartlarınız olmalı, değil mi?”

“Kendi koşullarımı da eklemem uygun mu?”

“Elbette. Zaten yalnızca bir tarafa fayda sağlayan bir sözleşme kurulamaz.”

Hugo, birini dolandırmak değil, sözleşme yapmak istiyordu. Lucia derin düşüncelere daldı. Bunu hiç düşünmemişti. Tek amacı onunla evlenmekti. O teklif etmişken reddetmek istemiyordu. Bu fazla rahat davranmak olurdu.

“Zamana ihtiyacınız var mı? Bilginiz olsun, bu sözleşme bugün tamamlanmazsa, her şey iptal edilecek.”

“Neden?”

“Bunun karlı bir sözleşme olup olmayacağı kesin değil ve çok fazla değişken var.”

Hugo’nun prensesle tekrar görüşmek için her şeyi yeniden organize etmesi ve hayatındaki her şeyi yeniden ona göre planlaması gerekiyordu ki bu çok zahmetliydi. Bu evlilik anlaşması bir hevesle yapılan bir şeydi. Yarın duygularının nasıl değişeceğini kimse bilemezdi.

“Size bir şey sorsam olur mu? Neden bir kadının aşkından nefret ediyorsunuz?”

Dük ona hiçbir şey söylemeden baktı ve Lucia acı bir hatırayı uyandırıp uyandırmadığını merak ederek yine uysal bir bakış attı.

“Konuşmak istemediğiniz bir şey mi sordum?”

“Bir kadın bana ilk kez böyle bir şey soruyor ve ben de bunu ilginç buldum. Nefret etmiyorum. Kadınlar genellikle aşklarına karşılık verilmesini umarlar. Bense bunu yapamam, bu yüzden onlara beni sevmemelerini söylüyorum.”

Ne acı hatırası? Bu adam iliklerine kadar egoistti. Kadınlar aşklarına karşılık verilmesini beklemezlerse, bu Dük’ü tek taraflı olarak sevmenin uygun olacağı anlamına geliyordu. Bu adamı sırılsıklam aşık edip ona kan kusturmak lazımdı.

Maalesef Lucia’nın böyle yetenekleri yoktu. Onun düşünme tarzını değiştirmek imkansız görünüyordu. O, bütün dünyayı avucunda tutan bir adamdı.

“Aklıma bir şey geldi.”

“Bu evliliğin koşullarını yazmak için kullanabileceğiniz boş bir belge var.”

“Sorun değil. Belgelemeye ihtiyacım yok. İhtiyacım olan tek şey, Dük onuru üstüne söz vermeniz.”

Hugo yalandan güldü.

“Dük onuru mu dediniz? Bu, belgelendirme gibi bir şeyden daha yüksek bir seviye. Peki koşullarınız nelerdir?”

“Sadece iki koşul var. Öncelikle, beni fiziksel veya ruhsal olarak taciz etmeyeceğinize söz verin. Bunu Majestelerine hakaret etmek için söylemiyorum, lütfen yanlış anlamayın.”

Lucia, rüyasındaki anılar nedeniyle kendini korumak için bir güvenlik duvarı istiyordu.

Dük’ün bunca zamandır Lucia'ya bakarkenki yüz ifadesi büyük ölçüde çirkinleşti. Lucia onu kendi kadınına fiziksel olarak zarar verecek ve hakaret edecek bir erkek olarak mı görüyordu? Bu durum biraz tatsız geldi ama genç kadın ona hakaret etmeye çalışmadığını söylemişti, bu yüzden ona inanmaya karar verdi. Sonuçta bu, sözleşmenin basit bir koşuluydu.

“Ya ikincisi?”

“İkincisi… elimden gelenin en iyisini yapacağım. Ancak bazen insanlar gönlüne hakim olamaz. Ekselansları için bu belki de kolaydır. Kalbimi kontrol edemeyeceğime düşünüyorsanız, lütfen bana bir gül verin. "

Nasıl yani... Bu kadının ne düşündüğünü bilmek imkansızdı. Hugo bir kez daha, içinde ne olduğunu görmek için onun zihnini gerçekten açmak istediğini düşündü. Onun daha önce hiç başka bir tarafla sözleşme yapmadığını anlayabiliyordu.

Bu açıkça tek tarafın yararına olacak bir sözleşmeydi. Hugo şimdiye kadar, yalnızca kendisi için faydalı olan sözleşmeleri kabul etmişti. Bu hep böyleydi. Bu sözleşmede de üstünlüğe sahipti. Ama bunun sebebi müzakere becerisi değil, karşısındaki kişinin bunu fark edemeyecek kadar olgunlaşmamış olmasıydı.

Tek taraflı olarak faydalı olacak bir sözleşme imzalaması Lucia’nın kendi hatası olurdu. Dük’ün ne onun danışmanı olmak ne de ahlaki açıdan dürüst biri olmak için bir nedeni vardı. Ahlaki açıdan doğru olmak kimsenin yükümlülüğü değildi. Hugo hayatı boyunca böyle düşünmüştü.

Ama genç kadına en azından biraz vicdanlı davranıp bu tek taraflı fayda sağlayan sözleşme konusunda ona tavsiyede bulunmaya karar verdi.

“Neden daha gerçekçi koşullar seçmiyorsunuz? Prenses, bu belgelerin bedelinin farkında değilsiniz.”

Genellikle, bir adam karısından velayet feragatnamesi ve aile kayıt sözleşmesi imzalamasını istediğinde, büyük miktarda paranın el değiştirmesi gerekirdi.

“Farkındayım. Bu iki belgenin çok yüksek fiyatlandırılması beklenir.”

“Öyle.”

“Dük'ün karısı olacağım, bu yüzden tüm temel ihtiyaçlarım karşılanacak. Temel ihtiyaçlar dışında başka şeylere ihtiyacım yok.”

Bir prensesin ağzından ‘temel ihtiyaçlar’ sözünün çıkması hoş ama şok ediciydi.

“İlk şart… peki. Ama ikinci koşulun amacı nedir?”

“Bana göre bir amacı var. Hayatta, dokunamadığın şeylerin herhangi maddi bir şeyden çok daha önemli hale geldiği zamanlar vardır. Yine de bu maddi şeylerden hoşlanmadığım anlamına gelmiyor; parayı hafife almıyorum. Para elbette önemli. Hepimizin paraya ihtiyacı var. Para olmadan yaşamak çok zorlaşır. Ancak birinin geçinebilecek kadar parası olduğu sürece, biraz daha fazlasına sahip olanlarla daha azına sahip olanlar arasında hiçbir fark yoktur.”

Dük yine yalandan güldü.

“Sanki bir ömür yaşamış gibi konuşuyorsunuz. Prenses, bu benim yaşına ve deneyimine dayanan varsayımım, ama bu mümkün değil, öyleyse bu saçma felsefeyi neredeniz öğrendiniz?”

Lucia ‘sanki bir ömür yaşamış gibi’ sözlerini duyduğunda irkildi.

“Saçma felsefe olarak görmeniz sorun değil. Her neyse, bunlar benim koşullarım. Bunların çok zor olmadığına inanıyorum.”

Çok zor değil mi? Gülünç derecede basitlerdi. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın, bu sözleşme tek taraflı olarak kazançlıydı.

“Peki. Prensesin koşullarını anlıyorum ve kabul ediyorum.”

Lucia gergindi ve nefesini tutmuştu. Rahat bir nefes aldı. Hemen önünde iki belgeyi imzaladı ve ona geri itti. Hızlıca göz gezdiren Dük onları bir kenara kaldırdı.

“Bununla nişanımız tamamlandı. Eğer resmi…”

“Hayır. Gerek yok. Ben hallederim. Şimdi nişanlandığımızı varsayacağım.”

‘Nişan’ kelimesi kulağa çok büyük bir şey gibi geliyordu ve Lucia kendisini oldukça tuhaf hissediyordu.

“O zaman... şimdi ben... Dük Hugo Taran'ın nişanlısıyım.”

Henüz evli değillerdi ama Hugo’nun anlaşmayı bozacağı şüpheliydi. Başarı ihtimali çok düşük olmasına rağmen Lucia bu işin üstesinden gelmişti. Şu an yaşadığı yoğun duygular genç kadının yüzünden açıkça okunuyordu. Onu izleyen Hugo, ‘Onura kafayı takacak tipte biri mi acaba?’ diye merak etti.

“Güneş battı, geri dönmelisin. İki günlük izin belgesi almadın, değil mi?”

Lucia yanlış mı duyuyordu? Adamın konuşma şekli...

“Hizmetçi gibi davranarak gizlice dışarı çıkmalar falan. İleride böyle sevimli şeyler yapmayı aklından bile geçirme.”

Lucia yanlış duymuyordu.

“Neden birdenbire...”

‘Tepeden konuşuyorsunuz?’ dese fazla açık olurdu. O zaman ‘neden bu kadar kaba konuşuyorsunuz’ nasıldı? Lucia konuşmadan önce Dük onun zihnini okumuş gibi koltuğa iyice yaslandı.

“Kadınımla ne resmi ne de sizli bizli konuşurum.”

Lucia'nın yüzü kızardı.

“Ne zaman Ekselansları'nın... kadını oldum?”

“Nişanlım mertebesine yükseldiğinden beri.”

“Ama henüz evlenmedik! Evlenmeden önce her şey olabilir!”

“Nişanlanmanın tanımını anlamıyor musun? Taran ailesinin geleneğinde boşanma diye bir şey yoktur. Elbette bu, nişan bozmak diye bir şey olmadığı anlamına da geliyor.”

Görevlileri burada olup bu konuşmayı duysalardı, böyle bir gelenek olup olmadığını merak ederlerdi.

“Ö... öyle olsa bile. Nişanlınızla niye sizli bizli konuşamıyorsunuz? Neden olmasın? Bu da Taran ailesinin geleneği mi?”

“Bunu yapmayacağım.”

“…”

Lucia’nın bu adamı anlaması mümkün değildi. İlk başta korkutucu bir adam olduğunu düşünmüştü. Onu kadınların kalpleriyle oynamayı seven bir çapkın olarak görmüştü. Sonra, temel görgü kurallarına sahip bir adam olduğuna inanmıştı. İlk izleniminden daha onurlu bir adam olup olamayacağını merak etmişti. Bugün onunla görüştükten sonra, çok mantıklı biri olduğunu ve duygularının kararlarının önüne geçmesine izin vermediğini görmüştü. Ama şimdi… Lucia’nın hiçbir fikri yoktu.

“Bir hizmetçi izin belgesiyle kraliyet sarayından ayrılmanın yasak olduğunu söyledim. Neden dinlemiyorsun?”

“Ya yine de ayrılırsam? Ne yapacaksınız?”

“Merak ediyorsan neden denemiyorsun?”

“…”

Evet. İlk izlenimden daha doğru hiçbir şey yoktu. Başkalarını tehdit etmek adamın yaşam düsturuydu. Lucia neden bu adamın kendisiyle evleneceğine inandığını merak etti. Daha önceki şaşkınlık tedirginliğe dönüşmüştü. Ya başına talih kuşu konmuş ya da bir kara mayınına basmıştı, kumarın sonuçları hala bir muammaydı.

“Bu çok ani... Son bir kez sadece bir kişiyle görüşemez miyim?”

Lucia onun isteğini göz ardı etmek yerine, iznini istiyordu. Bunu yapmanın en iyi yol olduğuna karar vermişti.

“Onunla görüştükten sonra planın nedir? O kadın yazar, sevgilimin bir prenses olduğunu bilmiyor.”

Lucia arka arkaya iki kez şok oldu. Birincisi, Dük’ün Norman'dan haberdar olmasına. İkincisi de kendisine çok doğal bir şekilde ‘sevgilim’ demesine.

“Yine de... son kez vedalaşmak istiyorum”

“Senden onu sonsuza kadar terk etmeni istemiyorum ki. Nişanımız henüz açıklanmadı. Her şey resmiyet kazanmadan önce ortalıkta dolaşan gereksiz söylentilerle uğraşmak istemiyorum.”

“O zaman düğünümüzden sonra onunla buluşmaya gidebilir miyiz?”

Lucia parıldayan gözlerle ona bakınca Dük yüzünü buruşturdu.

“Evet. Daha sonra sorun olmaz. Ama asla bugünkü sözleşme hakkında tek kelime etme.”

“Elbette, hiç böyle bir niyetim olmadı. Başlangıçta düşündüğümden çok daha anlayışlısınız, Ekselansları.”

“En son beni önüne gelenle yatıp kalkan bir adam olarak görüyordun, bu sefer de anlayışlı biri mi oldum? Kafanın içinde ben ne kadar acınası bir insanım öyle?”

“Affedersiniz. Niyetim bu değildi. “

Hugo, bunca zamandır tereddüt eden Lucia'yı meraklı gözlerle izledi. Onunla zaman geçirdikten sonra, daha önce neden başkalarıyla uyumsuz hissettiğini anlıyordu. Genelde insanlar Dük’ten korkuyor ve uzak duruyordu. Kadın olsalar da olmasalar da. Çıktığı kadınlar dışarıdan cilveli davranırdı ama içten içe mesafeli dururlardı. Ancak bu kız onunla çok rahat konuşuyordu.

Ancak henüz hiçbir şey kesin değildi. Belki de kendisini tanımadığı içindi. Hugo, Lucia’nın kendisi hakkındaki söylentilerini hiç duymadığını düşünüyordu. Söylentilerinin küçük bir kısmını bile duymuş olsaydı, kızın ona bakış açısı değişecekti. İnsanlar onu bir canavar olarak görüyordu. Ama en önemlisi, Dük’ün bu söylentileri çürütme niyeti yoktu.

***

Kraliyet Sarayı'na döndükten beş gün sonra, Lucia inanılmaz bir gerçeği fark etti.

‘Düğünün altı ay mı yoksa bir yıl sonra mı olacağını belirtmedi. Evlenene kadar Norman'ı ziyaret edemeyeceğim ve Norman'la konuşamayacağım... Benim için çok endişelenecek.’

Düşünüp taşındıktan sonra bir mektup yazmaya karar verdi.

‘Dük’ten mektubu benim yerime teslim etmesini isteyeceğim. Teslim etmeden önce okuyabilir. Muhtemelen bu koşulları kabul edecektir.’

- Norman. Böyle bir mektupla sana veda mesajımı gönderdiğim için üzgünüm. Lütfen benim için endişelenme. Çok sağlıklı ve güzel bir hayat yaşıyorum. Ancak hayatımdaki bazı önemli sorunlar nedeniyle seninle iletişime geçemeyeceğim. Lütfen beni bulmaya çalışma ve beni bekle. Kesinlikle bir gün tekrar görüşebileceğiz. Söz veriyorum çok uzun sürmeyecek. Ömür boyu devam edecek bir arkadaşlığa sahibiz.

Romanlarını yazarken geç saatlere kadar ayakta kalmana üzülüyorum. Gece ile gündüzün tersine dönmesi sağlığın için iyi değil. Lütfen sağlığına dikkat et.

Sonsuz dostlukla.

Norman dışında biri bunu okumuş olsa bile, yeni veya önemli herhangi bir bilgi elde edemezdi. Norman, Lucia'nın el yazısını tanıyabiliyordu, bu yüzden bu mektubu aldıktan sonra içi rahatlayacaktı.

Yazmayı bitirdikten sonra penceresinden mavi gökyüzüne baktı; görünürde tek bir bulut yoktu.

‘Çamaşır yıkamak için güzel bir gün gibi görünüyor.’

***

Lucia bütün sabah çalıştığı için ter içindeydi. Sarayındaki tüm çarşafları ve perdeleri temizlemek için çıkardı. Büyük tahta leğenler taşıdı ve müstakil sarayının önünde onları sabunlu suyla doldurdu. Tüm battaniyeleri ve perdeleri çeşitli leğenlere yerleştirdi, tüm kirleri çıkarmak için üzerlerine bastı. Bütün sabah ev işleriyle meşgul oldu, kendini oldukça canlanmış hissediyordu. Lucia bir melodi mırıldanarak çamaşırları eziyordu.

‘Burada çalışan bir çocuk musunuz?’

Lucia garip bir kadının sesiyle kafasını kaldırdı. Üniformasına bakılırsa saray hizmetçisi gibi görünüyordu. Hizmetliler ve saray hizmetçileri, genel tasarımları aynı olsa da farklı renklerde üniformalar giyerlerdi.

‘Bir saray hizmetçisinin burada ne işi var?’

Lucia saray hizmetçisine şaşkın gözlerle bakarken ne yapacağını bilemedi, saray hizmetçisi soğuk, sorgulayıcı bir tonla konuştu.

“Neden cevap vermiyorsun? Görünüşe göre burada çalışan bir çocuksun, ama seni ilk kez görüyorum. Prenses içeride mi?”

‘Beni mi arıyor? Neden? Bu durumda ne söylemem gerekiyor?’

Neredeyse hiç kimse Prenses Vivian'ın gerçek yüzünü bilmiyordu. Saray hizmetçisi şu anki haliyle, Lucia'nın prenses olduğuna asla inanmazdı.

“Peki. Acele et ve cevap ver. Dilsiz misin? Burada prensesle tanışmak isteyen bir onur konuğumuz var.”

‘Onur konuğu? Benim için bir misafir mi?’

Bu ayrı saraya ilk kez bir misafir ziyarete geliyordu.

“Çamaşır yıkamanın zarif bayanlara göre olduğunu hiç bilmiyordum.”

Bu bir yerlerden tanıdık gelen, alçak bir ses tonuydu. O kişi olamazdı, bu yüzden Lucia yerinde donakaldı. Büyük bir çabayla boynunu kaldırdı. Sanki bütün kemikleri aniden paslanmış gibi geldi. Burada olmaması gereken bir kişi tam orada duruyordu. Kuzguni siyah saçlar ve kızıl kırmızı gözler. Siyah saçlarını ortaya çıkaran mavi bir gömlek üzerine siyah bir palto giymişti. Lucia’ya neredeyse boş bir ifadeyle bakıyordu.

Lucia'nın ruhu adeta o anda vücudunu terk etmişti.

“Bir hizmetçinin bir prensesi tanıyamaması ne kadar korkunç. Çünkü çok tuhaf bir hobiniz var, Prenses.”

Gerçeği duyunca, orada bulunan tüm saray hizmetçilerinin beti benzi attı. Bunu gören Lucia o anda kendisinin de tıpkı onlar gibi göründüğüne emindi.

“M… merhaba… Ne yapıyorsunuz… burada…?”

“Oradan çıktıktan sonra konuşalım.”

Lucia serseme döndü. Dışarı çıkmaya çalışırken kayıp yere düştü. Ne rezil bir şekilde düşmüş ne de canını yakmıştı, ama cidden utanmıştı.

Yüzünü ateş basan Lucia başını kaldırıp ihtiyatlı bir şekilde yukarı baktı. Dük kollarını çapraz şekilde kavuşturmuş, ona bakıyordu. Her zamanki gibi duygusuzdu, ama Lucia ona ne kadar zavallı göründüğünü düşünmeden edemedi.

Hugo yaklaştıkça, Lucia aniden donakaldı. Adam ahşap leğenin yanında durup yardım etmek için elini uzattı. Genç kadın onun eline şaşkın bir ifadeyle bakakaldı ve başını kaldırıp yüzüne baktı. Yüzünü görmek için boynunu iyice çevirmek zorundaydı. Zaten uzun boylu olan adam o anda bir dev gibi gözüküyordu. Geniş yapılıydı ancak bu onun hızlı reflekslerini etkilemiyordu.

Kadının neden elini kabul etmediğini anlamayan Dük azarlayan bir yüz ifadesiyle kaşlarını çattı. Lucia anında çabucak onun elini tuttu. Eli kocamandı. Lucia’nın eli, onun avucunun içinde bir çocuğun eli gibi görünüyordu. Hugo tek bir hamleyle onu kolayca kaldırdı.

Lucia tahta leğenden kurtulmuştu ama şimdi çıplak ayaklıydı. Bunca zaman, Hugo’nun bakışları onun ayaklarına takılmıştı. Lucia onun bakışlarını kendi ayağına kadar takip edince kulakları utançtan kıpkırmızı oldu.

“Aah!”

Vücudu havada yükselince, Lucia şok içinde çığlık attı.

“Giysilerine sabunlu su bulaştıracaksın!”

Lucia, Hugo’nun pahalı giysilerinin kirleneceğinden korkarak bağırdı ama Dük onu hiç duymamış gibi davranarak saraya doğru ilerledi. Lucia onun ellerinden kurtulmaya çalışmayıp uysalca vücudunu ona bıraktı. Ağlamaklı görünen kıza bakınca Hugo’nun dudaklarına hafif bir gülümseme yayıldı ama gülümseme aynı anda kayboldu.