Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

51. Bölüm Benim Ne Özelliğim Var?

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

 

“Yuan Wendong ve diğerleri beni çok oyaladı. Öğleden sonraki dersler birazdan başlayacak, ben sınıfa dönüyorum.” Chu Huanzhao söylendi.

Bu noktada kantinde bir avuç öğrenci kalmıştı. Umursamazca ağzını silip ayaklandı.

“Hangi sınıftasın?” Zu An meraktan sordu.

“Ben…” Gariptir ki Chu Huanzhao aniden rahatsızca kıpırdanmaya başladı. Sesi de zayıfladı, “Siyah sınıftanım.”

“İstiyorsan gül. Ablam Gökyüzü sınıfından bir deha, öğrencilerin en güçlüsü olarak biliniyor ama ben ona kıyasla hiçim. Zamanında herkes dalgasını geçti, artık uğraşamam.”

Ancak kim Zu An’ın onun omzuna desteklercesine vurmasını beklerdi ki, “Zor zamanlar geçirmiş olmalısın, huh? Artık endişelenmene gerek yok. Seviyeyi aşağıya çekmeye geldim. Sarı sınıftanım, hatırladın mı?”

Bu dünyaya ilk geldiğinde herkes ona düşmanca davranmıştı. Atalar salonunda herkes onu cezalandırmaya çalışırken sadece bu genç kız onu korumaya çalışmıştı. Bu konudan bahsedince ne kadar hüzünlendiğini görünce onunla dalga geçemedi.

Chu Huanzhao sözleriyle afalladı. Ona bir an derin derin bakıp yumuşakça mırıldandı, “Teşekkür ederim.”

Zu An rahatlatmaya devam etti, “Herkesin kendine has bir özelliği vardır. Belki de senin özelliğin gelişim değildir, kim bilir.”

Chu Huanzhao’nun gözlerinde hafif bir buğu oluştu, Zu An’ın sözlerinden etkilenmişti, “O zaman benim özelliğim ne?”

Zu An’ı dili tutuldu.

Sadece seni teselli ediyordum. Harbiden ciddiye mi aldın ya!

Yine de Chu Huanzhao’nun beklenti dolu bakışları karşısında hiçbir özelliği olmadığını söyleyemezdi, değil mi?

Gel gör ki birbirlerini sadece kısa bir süredir tanıyorlardı ve Zu An ne kadar düşünürse düşünsün özelliğini bulamadı. Uzun bir süre sonra nihayet zar zor bir şeyler aksırdı tıksırdı, “Bacakların… uzun?”

Kulağa ne kadar gülünç gelirse gelsin, aslında dürüstçe bunları düşünüyordu. Şu anda bile o gece masada otururken salladığı ince ve çekici bacaklar gözünün önüne geliyordu. Bunlar bir adamın kalbine kolaylıkla giden iyi bir bacak çiftiydi.

Göğsünde eksik olanın bacaklarıyla açığa kapattığı sözüne şaşırmamak lazımdı.

Diğer yandan Chu Huanzhao böyle bir yanıt almayı beklemiyordu ve tükürdü, “Pü, sapık!”

Ardından kızararak koşturdu.

Zu An arkasından donuk bir bakış attı.

Böyle azarlamanın ne manası var ki? Öfke puanların nerede? Neden hiçbir şey almadım? Ama bu haksızlık!

O esnada Wei Suo dalkavuk gibi yanına geldi, “Patron, sana gittikçe daha da hayran oluyorum. Muhtemelen akademide erkek fatma İkinci Hanım’ı böyle kızartabilen tek kişisin.”

“Ne sandın. Kimle konuştuğunu unuttun mu?” Zu An neşeyle yanıtladı. “Ah aklıma gelmişken, öğleden sonra hangi ders var?”

Öğle yemeği bitince kaçmayı hâlâ düşünüyordu ama beklenmedik miktarlarda öfke puanı kazanmıştı. Bu da akademi hakkındaki düşüncelerini değiştirmiş ve aniden buranın o kadar da kötü olmadığını hissetmeye başlamıştı.

“Etik ve müzik dersi olmalı.” Wei Suo yanıtladı.

“Etik ve müzik mi?” Zu An’ın gözleri ışıldadı.

Anaokulundan tut üniversiteye, sekmeyen bir düzen vardı; Müzik Bölümü her zaman en güzel hocalara sahip olurdu. Hoş tutumları ya da zarif profilleri olsun, kusur bulmak zordu. Şimdi büyülü bir dünyada olduğuna göre müzik öğretmenleri daha da güzel olmalıydı, değil mi?

Zu An bir dersi daha önce hiç bu kadar iple çekmemişti. Çabucak sınıfa döndü, şişko Man Yu’nun yardakçılarıyla yüksek sesle konuştuğunu gördü. Ancak grup, Zu An’ı fark edince çabucak konuşmayı kesti.

Şimdilik dikkat çekmemekten başka çareleri yoktu. Zu An’a denk değillerdi ve arkaları da onunki kadar güçlü değildi. Şimdi düşününce, Ye Chenliang muhtemelen hâlâ Lu De’nin ellerinde parçalanıyor olmalıydı.

Bu Keltoş gerçekten de sapığın tekiydi. Eline geçirdiği herkese asla unutamayacağı bir ıstırap yaşıyordu.

Zu An’a gelirsek, onları siklemedi bile. Sınıfın girişine bakarken heyecanla içeri girecek güzeller güzeli öğretmeni bekledi.

Gel gör ki içeri giren kişi titreyen bir yaşlı adamdı. Zu An’ın bütün hayalleri gözlerinin önünde suya düştü.

Söz verilmiş olan hoş tutum ve zarif profil nerede lan? En azından kadın bir hoca bulamadınız mı? Ülkede karı mı bitti, neden sikik bir bunak çıkardınız lan karşıma?

“Öhö öhö. Kitaplarınızı açın. Bugün yeni bir bölüme başlayacağız: Görgü Kuralları.”

“Değerler ve ahlak, görgü kurallarına dayalı değilse anlamsızdır. Toplumu düzeltmek ve kültürü geliştirmek görgü yoksa nafile çabadır. Doğruyu ve gerçeği birbirinden ayrıt etmek görgü olmazsa imkansızdır.

“Hükümdar ve kulları, baba ve oğul; görgü kuralları olmazsa nasıl bu bağlar kurulabilir? Öğretmen ve öğrenci; nasıl aralarındaki bilgi mirası bağı görgü kuralları olmaksızın düzgün kurulabilir? Ordu kumandanı ve askerleri; eğer görgü ihmal edilirse nasıl otorite sürdürülür? İlahlara ve ölmüşlere saygı; eğer görgü olmazsa nasıl samimiyet aktarılabilir?”

“Bu yüzden, insanoğlu saygıyı, alçakgönüllülüğü ve taviz vermeyi öğrenmeli ki görgü kuralları kurulabilsin. Papağanlar konuşabilir ancak sadece kuştur onlar. Maymunlar belli sözcükleri telaffuz edebilir ancak sadece hayvandır onlar. Eğer insanların görgü kuralları olmazsa, konuşabilseler de hayvanlardan ne farkları kalır? Görgü eksikliği olursa babalar ve oğullar bir kadını paylaşmaz mı?”

“Bu yüzden görgü ve eğitimi insanlara aktaran azizlerimiz vardır. Görgünün varlığı biz insanları hayvanlardan ayırır…”

… 

Kurtarın beni!

Zu An mutlak çaresizliğe kapıldı. Bahsi geçen güzel müzik hocası yoktu ve üstüne üstelik ninni gibi konuşan hoca resmen işkence çektiriyordu. Hapiste olmak bile daha iyiydi ulan!

Pencereden dışarı bakarken Ulubora’yı kullansa bu sınıftan kaçıp kaçamayacağını merak etti. Ancak, Wei Suo’nun akademideki tüm hocaların uzman olduğunu söylediğini hatırladığında bu ihtimal gözüne çok düşük geldi.

Her şeyi bir kenara koysa bile o menfur Keltoş hâlâ bahçedeydi. Eğer şimdi kaçarsa şakkadanak kucağına düşerdi.

Ayrıca böyle küçük bir mesele yüzünden kozunu açıklamaya değmezdi.

Bu yüzden Zu An düşüncelerini rafa kaldırdı.

Tabii dersi hevesle dinleyecek değildi. Anlasa bile sanki gerçek hayatta bir işine yarayacaktı.

Bu yüzden gizlice kendi işine bakmaya karar verdi, tıpkı önceki hayatında masa altından gizlice telefonla oynadığı zamanlardaki gibi. Klavyeyi çağırıp ihtiyatla Wei Suo’ya sordu, “Bir şey görüyor musun?”

Zu An’ın ani sorusu Wei Suo’yu afallattı ve içgüdüsel olarak yanıtladı, “Karımatik yüzünü görüyorum.”

“Karizmatik, karımatik değil.”

Zu An’ın ifadesi karardı. Tavşan dişlisin görebiliyorum da gerçekten şu telaffuzlarına biraz çalışmalısın.

Ama her şekilde, klavyenin kimse tarafından görülmediğini onayladıktan sonra rahat bir nefes verdi.

Acaba kaç öfke puanım oldu. Hm?

Zu An inançsızlıkla gözlerini ovuşturdu. Gerçekten de toplamda 57.454 öfke puanı vardı! Bu şimdiye kadar kazandığından daha fazlaydı!

Çabucak bugün yaptıklarını gözden geçirdi; sabah akademi kapısında epey bir kazanmıştı ve gün içinde de öteberiden toplamıştı. Tabii öğle arasındaki ana şovdan da yığınla gelmişti. Kalabalık hevesle ona öfke puanları sunup duracak kadar nazikti.

Bu yeni öğrendiği bilgi Zu An’a stratejisini tekrar gözden geçirtti. Tek bir kişiyi ne kadar sağarsa sağsın kazanabileceği öfke puanı miktarı aşırı kısıtlıydı. Büyük bir ağ atıp kalabalıktan toplamak çok daha zekiceydi. Böylesi daha etkili olurdu.

Görünüşe göre ileride alan etkili yeteneklere daha çok odaklanmam gerekecek. Ne kadar mankafa varsa, benim için o kadar iyi olur.

Yeni planına karar verdikten sonra Zu An piyangoya geçti. Gel gör ki ellerini yıkama ritüelini atladığını fark etti.

Unut gitsin, birazcık taviz verebilirim.

Zu An ritüeli görmezden gelip enter’a basmak istedi ama titreyen elleri emrine uymadı.

Olmaz, hiçbir adımı atlayamam. Yüzümü yıkamasam bile en azından şansımı temizlemek için ellerimi yıkamalıyım!

Dolayısıyla eline tükürüp iyice ovuşturduktan sonra rahatlayarak enter’a bastı.

Işık hızlıca klavyede gezinip nihayet ‘4’ numarada durdu. Ki Meyvesi!

Zu An keyiflendi.

Görünüşe göre ellerimi yıkamak gerçekten de önemli. Tek attım be!

Bu sırada sıra arkadaşı Wei Suo, Zu An’ın ellerine tükürüşünü izledi ve yerine çivilendi. Wei Suo çabucak masasını kaydırdı, aralarındaki mesafeyi açmak istedi.

Patronun sarkıntılıkta usta olduğunu biliyorum ama böyle berbat hijyen anlayışı olacağını beklemiyordum. Acaba Chu Chuyan ve diğerleri böyle şeyler yaptığından haberdar mı?

Zu An hareketlerinin ne kadar tuhaf gözüktüğünden bihaberdi. O anda piyangoya kendini aşırı kaptırmıştı.

Oynadığınız için teşekkürler!

Oynadığınız için teşekkürler!

Oynadığınız için teşekkürler!

“Siktir, yine oynadığınız için teşekkürler dalgası geldi!”

… 

Oh, bir Ki Meyvesi daha.

… 

Oynadığınız için teşekkürler… Ki Meyvesi… Oynadığınız için teşekkürler… Ki Meyvesi…

Zu An yüzü aşkın kez denedi ve ışık nihayet farklı bir tuşa geldi; ‘1’ numara. Kardeş Bahar’a İnanın!

Zu An rahat bir nefes verdi. Doğrusu, gerçekten de bu eşyayı çekmek istiyordu. Dün gece yaralandığında İlahi Şifacı Ji’nin ilacını kullanmıştı ama iyileşme oranı tatmin edici değildi. Eğer kötü bir durumda olsaydı, düşmanının onun iyileşmesini bekleyip öyle saldırmaya devam etmesi imkansızdı!

Kardeş Bahar’a İnanın varken en azından bir kozu daha olurdu. Anında sağlığını geri kazanmak neredeyse fazladan bir canla aynıydı.

Zu An devam etti, farklı bir şey elde etmeyi umuyordu. Ne de olsa klavyeden çıkan her şeyin kalitesi yüksekti. Gel gör ki kader onun safında değildi. Tek kazandığı oynadığınız için teşekkürler ve Ki Meyvesi’ydi.

Lanet olsun, şansımın gerçekten bu kadar kötü olduğuna inanmıyorum!

Zu An bu nedenle ellerine bir kere daha tükürdü ve iyice parmaklarının arası ile tırnaklarını ovuşturup devam etti. Neyse ki bu sefer 50.000 küsur öfke puanı vardı ki toplamda beş yüz yetmiş dört kez oynayabilirdi.

Bu sırada Wei Suo patronunun delirip delirmediğini merak ederken yutkundu.

Hayır, böyle düşünmemeliyim. Patron sarkıntılıkta çığır açmış bir adam! Nasıl onu normal insan mantığıyla yargılayabilirim? Acaba bu birçok güzel kadını elde etmesinin ardındaki sır mı? Bunu öğrenmeliyim!

Böylece Wei Suo da eline tükürdü ve salyasını ovuşturmaya başladı. Ellerini kaldırıp koklama dürtüsüne karşı koyamadı. Gel gör ki akılalmaz koku öyle güçlüydü ki neredeyse bayılıyordu.

Zu An’a dönersek, bir kere daha yüzünde geniş bir gülümseme belirdi. Işık nihayet farklı bir rakama gelmişti; ‘9’ numara!

Talih Hapı!

İki saatliğine şansınızı son seviyeye çıkartır. Şansa bağlı her türlü olay size yarar sağlayacak bir sonuç verir.

Zu An’ın gözleri ışıldadı. Bu tam olarak şu anda ihtiyacı olan şeydi! Bununla birlikte, her seferinde klavyeden işe yarar bir şey kazanamaz mıydı?

Belki de klavye düşüncelerini tahmin ettiğindendir, altta aniden küçük bir açıklama belirdi, “Not: Talih Hapı klavyenin piyango sisteminde çalışmaz.”

Hassiktir oradan!

Zu An neredeyse klavyeyi yumruklayacaktı. Klavyenin ona bir sürü yarar sağladığı doğruydu ama yaşadığı mutlak hiddet de küçümsenemezdi.

Eğer Talih Hapı’nı piyangoda kullanamıyorsa ne boka yarardı ki? Şu anda gerçek dünyadaydı! Canavar kestiğinde düşen ekipman oranını arttırabileceği bir oyunda değildi, sikik klavye!

Şans yerine beni daha yakışıklı yapacak bir şey kazanmayı tercih ederim.

Hm… gerçi zaten yakışıklıyım, ihtiyacım yok ki.

 

Çevirmen notu
Görgü, Çince’de, çok geniş bir sözcük; tavır, etik ve değerler kavramlarını karşılıyor.